Sevgili gönül yolcusu,
Hatırlarsan “Yedi Katlı Merdiven”de nefsin Emmâre’den Kâmile’ye yükselişini konuşmuştuk. Kâmile mertebesinde nefs artık mutmain, sâfî ve itaatkâr… Ama orası bitiş değil, asıl vuslatın kapısı. Çünkü nefsin sonu, benliğin erimesiyle başlar. İşte o kapıdan geçince “fenâ” başlar; benliği Allah’ta yok etmek. Sonra da “bekâ” gelir; O’nda bâki kalmak, O’nunla var olmak.
Fenâ fillah, “ben”in tamamen silinip Hak’ın varlığında erimesidir. Kul, kendi zâtını, sıfatlarını, arzularını unutur; “ben yaptım, ben oldum” diyen o eski benlik kalmaz. Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hak” demesi bundandır – ben yok oldum, görünende Hak kaldı. Mevlânâ buna “öldüm, oldum” der.
Mesnevî’nin Ney-nâme’sinde âşıkın ölümü en güzel şekliyle anlatılır:
جمله معشوق است و عاشق پردهای
زنده معشوق است و عاشق مردهای
(Her şey maşuktur, âşık ise perdedir / Yaşayan maşuktur, âşık ise ölmüştür.)
Yani âşık benliğini eritip perde olur; yaşayan Hak’tır artık. Başka bir nağmede aşk ateşiyle yanmak şöyle geçer:
آتش عشق است کاندر نی فتاد
جوشش عشق است کاندر می فتاد
(Aşk ateşi neye düştü / Aşk coşkusu şaraba düştü.)
Fenâ, bir anda olmaz; aşk ateşiyle yanmakla, zikirle kendinden geçmekle, muhabbetle erimekle olur. Şems’le Mevlânâ’nın vuslatı gibi: Şems gelince Mevlânâ’nın benliği eridi, Şems’te fenâ buldu; sonra Şems gidince bile o fenâ hâlinde kaldı, bekâ billah’a erdi. Artık görünürde Mevlânâ var ama içte Hak konuşuyor.
Bekâ billah ise fenâdan sonraki haldir. Kul, Hak’ta bâki kalır; varlık O’nundur artık. “Görünürde sensin ama içte O’dur” hali… Mevlânâ der ki:
هر که را جامه ز عشقی چاک شد
او ز حرص و عیب کلی پاک شد
(Kimin elbisesi aşktan yırtıldıysa / O hırs ve kusurdan tamamen temizlendi.)
Günlük hayatta fenâ anları nelerdir biliyor musun?
- Bir zikir halkasında kendinden geçip gözyaşlarıyla “yok” olmak,
- Secdede secdeye kapanınca “ben”i unutup sadece O’nu hissetmek,
- Sevdiğin bir kulda, bir çiçekte, bir mûsikîde Hak cemâlini görüp erimek…
Bunlar küçük fenâ tadımlarıdır. Tam fenâ ise, nefs tamamen susar; irade, istek, her şey O’nundur.
Fenâ olmadan bekâ olmaz; bekâ olmadan da gerçek vuslat olmaz. Birinci basamakta nefsi terbiye ettik, ikincide benliği erittik. Artık yol, O’nda bâki kalmak…
Ey gönül, senin fenâ anların hangileriydi? Hangi zikirde, hangi aşkta “öldüm, oldum” dedin?
Yaz, paylaş, belki bir gönül daha o ateşte yanar.
(Mesnevî’den ilhamla: Fenâ fillâh’tan bekâ billâh’a… Aşkın en güzel nağmesi budur.)
Sevgili gönül dostu,
Fenâ ile “ben”i erittik, bekâ ile “O”nu ikâme ettik… Kalbimiz artık O’nda kalıcı olmanın huzurunu tattı. Ama yol bitmedi; şimdi eriyen gönlümüzü Allah’la doldurmanın vakti: Zikir Çeşitleri… Hafî, cehrî, kalbî zikirlerin kalbe dokunuşlarını ve derin etkilerini birlikte keşfedeceğiz.
Bu linkten serinin 3. yazısı olan [Zikir Çeşitleri: Hafî, Cehrî, Kalbî… ve Kalbe Etkileri] yazısına ulaşabilirsiniz.
Serinin devamı için blogu takip etmeyi ve bildirimleri açmayı unutma. Gönül yolunda basamak basamak ilerlerken seni de yanımızda hissetmek en büyük ilhamımız…
Bir sonraki basamakta buluşmak üzere,
Gönlünle kal.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.