16 Kasım 2020 Pazartesi

MESNEVÎ’DEN HİKÂYELER: HALKA TEŞHİR EDİLEN MÜFLİSİN HİKÂYESİ

Mevlana’nın Mesnevî’sinden müflisin hikayesi, deve üstünde şehirde teşhir

     Bir Tamah ve Adalet Öyküsü

    Zamanın birinde, evi barkı olmayan, kimsesiz bir müflis vardı. Hapishanede, amansız bir ortamda yaşamını sürdürüyordu. Ne vakit yemek gelse, bir bahane bulup zindandakilerin ekmeğini ölçüsüzce yerdi. Bu tamahkârlığı, mahkûmların yüreğine Kâf Dağı gibi çökmüştü. Onun yüzünden kimse sofrada bir lokma yemeye cesaret edemiyordu. Dostluğu hiçe sayan bu adam, hapishaneyi cehenneme çevirmişti.

    Mahkûmlar, daha fazla dayanamayıp kadının anlayışlı vekiline şikâyete koştular: 

    “Kadıya selamımızı ilet ve bu obur adamın bize neler çektirdiğini anlat! Sürekli hapishanede, asalak gibi yaşıyor. Yemek vakti geldiğinde, selamsız sabahsız soframıza sinek gibi konuyor. Altmış kişilik yemek bile onu doyurmuyor! Ne dersek diyelim, sağır gibi duymazdan geliyor. Hileyle yiyecek saklasak da nafile, sofraya oturur oturmaz her şeyi silip süpürüyor. ‘Allah yiyin dedi,’ diyerek kendini haklı çıkarıyor. Üç yıldır bu kıtlık canımıza tak etti! Ya bu adam hapishaneden gitsin ya da yiyeceği bir vakıftan karşılansın. Ey adaletin temsilcisi kadı, bize yardım et!”

    Vekil, şikâyetleri dinleyip kadıya iletti. Kadı, durumu araştırttı ve şikâyetlerin doğru olduğunu gördü. Müflisi huzuruna çağırıp, “Kalk, hapishaneyi terk et, evine git!” dedi. 

    Müflis cevap verdi: “Efendim, senin lütfun benim evimdir. Bu hapishane, benim için cennettir. Beni kovarsan, yoksulluktan ölürüm!” 

    Kadı, “Yoksulluğunu ispat et,” dedi. Müflis, “Zindandakiler şahidim,” diye karşılık verdi. 

    Kadı itiraz etti: “Onlar senden şikâyetçi, senden kaçıyorlar. Onların şahitliği taraflı olur.” 

    O sırada mahkemede bulunanlar hep bir ağızdan, “Biz onun hem müflisliğine hem de ahlaksızlığına şahidiz!” dediler. Kadı, kime sorsa, “Bu adamdan kimseye hayır gelmez,” cevabını aldı.

    Bunun üzerine kadı kararını verdi: “Bu müflisi şehirde dolaştırın, tellallar bağırsın: ‘Bu adam beş parasızdır, dolandırıcıdır!’ Mahalle mahalle gezdirin, kimse ona borç vermesin, veresiye bir şey satmasın. Kim onunla ilgili şikâyette bulunursa, artık hapse atmayacağım, çünkü müflisliği ispatlandı.”

    Hüküm çıkınca, odun satan bir Kürdün devesini getirdiler, müflisi üzerine bindirdiler. Zavallı Kürt feryat figan etti, ama nafile. Kuşluk vaktinden akşama kadar deveyi bırakmadılar. Deve önde, sahibi arkada, müflis üstünde, şehri karış karış dolaştılar. Her hamamda, her çarşıda halk onu seyretti. Türk, Kürt, Rum, Arap tellallar, kendi dillerinde bağırdı: “Bu adam müflistir, sahtekârdır! Kimse ona bir kuruş borç vermesin. İneği satmaya kalkarsa, bilin ki çalmıştır. Tatlı dilli, ama boğazı geniş, dışı temiz, içi kirli bir adamdır. Sakın onunla dostluk kurmayın!”

    Akşama kadar müflis, deve üstünde teşhir edildi. Gün batarken deveden indi. Kürt, adama yakındı: “Evim uzak, vakit geçti. Sabahtan beri deveme bindin, bari bir avuç saman ver!” 

    Müflis alaycı bir gülümsemeyle, “Sabahtan akşama ne için dolaştık? Aklın nerede? Müflis olduğum yedi göğe duyuruldu, sen mi duymadın? Tamah kulağını tıkamış, gözünü kör etmiş!” dedi. Kürt’ün kulağı tamahla o kadar doluydu ki, tellalların sesini işitmemişti.

    Velhâsıl: Bu hikâye, tamahın insanı nasıl kör ve sağır ettiğini çarpıcı bir şekilde anlatır. Mesnevî’de, bir önceki tekkeye gelen konuğun bineğini satan sûfilerin hikâyesi ile bağlantılıdır ve dünyaya düşkünlüğün ruhu nasıl zehirlediğini gözler önüne serer. Müflis, şeytanı temsil eder; Kur’an-ı Kerîm’deki A’raf suresi 7/12-18 ayetlerinde anlatılan, kibir ve aldatma ile insanı yoldan çıkaran şeytanın ta kendisidir. Mevlana, bu kıssayla bize nefsimizin arzularına kapılmanın tehlikelerini öğretir. İnsan, ancak tamahı terk edip adalet ve doğruluk yolunda yürüyerek manevi huzura ulaşabilir. Bu hikâye, içimizdeki şeytanla yüzleşip kendimizi yeniden inşa etme çağrısıdır.

    STORIES FROM THE MASNAVI: THE TALE OF THE INSOLVENT MAN DISPLAYED TO THE PUBLIC 

    A Story of Greed and Justice

    Once upon a time, a penniless man, homeless and alone, lived in the harsh confines of a prison. Whenever food arrived, he’d find an excuse to devour the other prisoners’ rations without restraint. His greed weighed on their hearts like a mountain. No one dared eat a bite, for this man would snatch every morsel. By trampling on kindness, he turned the prison into a living hell.

    The prisoners, unable to endure any longer, went to the judge’s wise deputy with their grievances: 

    “Take our greetings to the judge and tell him of the misery this glutton inflicts on us! He lingers in this prison, living like a parasite. At mealtime, he swoops in uninvited, like a fly to our table. Even food for sixty men doesn’t satisfy him! No matter what we say, he pretends not to hear. We try every trick to hide our food, but he sweeps in and devours it all, claiming, ‘God said eat!’ For three years, this famine of his has worn us down. Either send this man away or provide his food from a charity. O just judge, bring us relief!”

    The deputy listened and reported the complaints to the judge. After investigating, the judge found the claims true. He summoned the insolvent man and ordered, “Leave this prison and go to your home!” 

    The man replied, “Your kindness is my home, sir. This prison is my paradise. If you cast me out, I’ll die of poverty!” 

    “Prove your poverty,” said the judge. “The prisoners are my witnesses,” the man answered. 

    “They’re biased,” the judge countered. “They flee from you and weep because of your actions.” 

    At that moment, everyone in the courtroom spoke up: “We testify to his poverty and his wickedness!” Whoever the judge asked about the man said, “He’s trouble, my lord—steer clear of him.”

    The judge issued his verdict: “Parade this man through the city. Let criers proclaim, ‘He’s penniless and a fraud!’ March him through every street so no one offers him credit or a single coin. If anyone brings a complaint against him, I won’t jail him again—his insolvency is proven.”

    The order was carried out. They brought a Kurdish firewood seller’s camel and placed the insolvent man on it. The poor Kurd wailed, but his protests were ignored. From morning until night, they used his camel. The camel marched ahead, the Kurd trailed behind, and the insolvent rode atop as they roamed the city. Crowds gathered at every bathhouse and marketplace to watch. Turkish, Kurdish, Greek, and Arab criers shouted in their tongues: “This man is a bankrupt and a deceiver! Don’t lend him a cent. If he tries to sell a cow, know it’s stolen. He speaks sweetly, but his greed is boundless. He may look honest, but his heart is corrupt. Beware of befriending him!”

    The insolvent was paraded until dusk. When he dismounted, the Kurd pleaded, “My home is far, and it’s late. You’ve ridden my camel all day—give me at least a handful of straw!” 

    With a mocking smile, the insolvent replied, “Why did we parade all day? Where’s your sense? My poverty was announced to the heavens, and you didn’t hear? Your greed has deafened and blinded you!” The Kurd’s ears were so filled with greed that he hadn’t heard the criers’ warnings.

    In Conclusion: This story vividly illustrates how greed blinds and deafens the soul. It connects to the previous Masnavi tale of Sufis selling a guest’s mount, both warning against worldly desires. The insolvent man symbolizes the devil, as described in the Quran’s Al-A’raf 7:12-18, where Satan’s pride and deception lead astray. Rumi uses this tale to teach that succumbing to base desires pulls us from justice and truth. Only by taming our ego and walking the path of righteousness can we find spiritual peace. This story is a call to confront our inner demons and rebuild ourselves in the light of wisdom.



-------- -------


------





TEKKEYE GELEN KONUĞUN BİNEĞİNİ SATAN SÛFÎLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

4 Kasım 2020 Çarşamba

Tekkeye Gelen Konuğun Bineğini Satan Sûfîlerin Hikâyesi

    Bir seyyah sûfi, uzun bir yolculuktan sonra bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini ahıra çekip kendi elleriyle suyunu, yemini verdi. Daha önce anlatılan “Lâ havle çeken uşak” hikâyesindeki gibi ihmalkâr davranmadı. Tedbiri elden bırakmadı, her şeyi kuralına uygun yaptı. Ama kaderin önüne geçilir mi? Tekkedeki sûfîler yoksuldu, elleri dardı. Yoksulluk, neredeyse onları küfre sürükleyecek kadar ağırdı.

    Zenginler, tok karınla yoksulun hatasına gülmesin. O sûfîler, çaresizlikten eşeği satmaya karar verdi. “Zaruret haramı helal kılar,” dediler. Eşeği satıp parasıyla yiyecek içecek aldılar, mumlar yaktılar. Tekkede bir şenlik başladı: “Bu gece ziyafet var, semâ var!”

    “Yeter bu sabır, yeter bu üç günlük oruç! Elimizde zembille dilenmekten bıktık. Biz de insanız, bizim de canımız var. Bu gece misafirimiz var, ne güzel!” dediler. Ama can sandıkları şey, aslında bâtıl bir tohumdu.

    Seyyah sûfi, yorgun argın gelmişti. Tekkedekilerin misafirperverliğini, ilgisini görünce, “Bu gece eğlenmezsem ne zaman eğleneceğim?” dedi. Yemekler yendi, semâ başladı. Tekke toz d.TreeNode oldu; mutfaktan duman, tepinmelerden toz, coşkudan kendinden geçiş... Kimi el çırpıp zıplıyor, kimi secdeyle yeri süpürüyordu.

    Semâ sona yaklaşırken hânende, ağır bir Yörük semai usulüyle bir ezgi tutturdu: “Eşek gitti, eşek gitti!” Herkes bu ezgiye uydu, sabaha kadar “Eşek gitti, oğlum, eşek gitti!” diye coştular. Seyyah sûfi de onlara uyup “Eşek gitti!” diye şarkıya katıldı.

    Sabah olunca tekke boşaldı, sûfi yalnız kaldı. Eşyasını toparladı, eşeğine yükleyip yola çıkmak için ahıra koştu. Ama eşek yok! “Herhalde uşak suya götürmüştür, dün az içmişti,” dedi. Uşak gelince, “Eşek nerede?” diye sordu.

    Uşak, “Sakalına bak, belki ordadır,” dedi alaycı bir tavırla.

    Sûfi öfkelendi: “Eşeği sana emanet ettim, korursun diye güvendim! Peygamberimiz, ‘Elin ne aldıysa geri ver,’ der. İnat edersen kadıya gideriz!”

    Uşak, “Sûfîler hep birden üstüme çullandı, ne yapabilirdim? Canımdan korktum. Kedilerin arasına ciğer atıp sonra ciğeri soruyorsun!” dedi.

    Sûfi, “Diyelim ki eşeği zorla aldılar. Peki, neden gelip ‘Eşeğini götürüyorlar!’ demedin? Öyle yapsaydın, eşeğimi ya da parasını geri alırdım. Şimdi kimi bulayım, kimi kadıya götüreyim? Bu işi sen başıma açtın!” diye yakındı.

    Uşak, “Vallahi kaç kez geldim, ama sen herkesten coşkulu ‘Eşek gitti, oğlum!’ diye bağırıyordun. ‘Bu adam her şeyi biliyor, razı,’ dedim ve sustum,” cevabını verdi.

    Sûfi, “Herkes söylüyordu, hoşuma gitti, ben de söyledim. Ama bu taklit beni mahvetti! Lanet olsun o taklide!” dedi. “O topluluğun neşesi bana aksediyordu, gönlüm şenleniyordu. Ama taklit, hakikate ulaşmadan bırakılmamalı. Damla, inci olmadan midyeden ayrılmaz.”

    Tamah, sûfiyi yoldan çıkardı. Yemek, zevk ve semâ hırsı, hakikati görmesini engelledi. Ayna hırslı olsaydı, yalan söylerdi. Terazi mala tamah etse, doğru tartar mıydı? Peygamberler, “Ücret istemem, kılavuzum, müşteriniz Allah’tır,” demiştir. Hak’la dolu olan için dünya leş gibidir. Ama o sûfi, hırsla gece körüydü. Hırs, kulağına hakikati fısıldasa da duymazdı.