29 Ağustos 2019 Perşembe

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - AV HAYVANLARININ HİKÂYESİ (TURKISH & ENGLISH) KÜÇÜK BİR TAVŞANIN VAHŞİ BİR ASLANI ALT ETMESİ





   Av Hayvanlarının Hikâyesi

   Hoş bir vadide av hayvanları, aslan korkusundan keşmekeş içindeydiler. Öyle ki, o aslan pusu kurarak av hayvanlarını kapardı. O otlak, bu yüzden hepsine nâhoş bir hale gelmişti. Hile ile aslana gidip dediler ki: “Biz kendimize vazife bilelim, sana her gün yiyecek getirelim, seni doyuralım. Sen de bizim sana getirdiğimizden başkasını isteme, avlanma da bu hoş vadi bize nahoş olmasın.”




   Aslan onlara dedi ki: “Tamam, söylediğiniz söz doğru, eğer hileye uğramazsam benim için makbuldür. Çünkü ben Zeyd ve Bekir’den çok hile gördüm. Ben halkın yalanlarından helâk olmuşum; yılan ve akrebin ısırmasından çok zarar görmüşüm. En derinlerimde pusu kurmuş olan nefs halkı da bana, hile ve kinde bütün halktan daha zararlıdır. Benim kulağım ‘Mümin bir delikten iki yara almaz.’ sözünü işitti; Peygamberin sözünü canla başla kabul etti.”

   Av hayvanları: “Ey her şeyden haberi olan bilgin! Çekinmeyi bırak; zira çekinme kaderden kurtarmaz” dediler. “Çekinmede, perişanlık ve kötülük vardır; sen Hakk’a tevekkül et, tevekkül daha iyidir. Ey sert ve gazaplı kimse kaza ile pençeleşme ki, kaza da seninle kavga etmesin. Hak Teâla’nın hükmü önünde ölü ol ki, Tanyerinin Rabbi’nden yara alma.

   Aslan, av hayvanlarına: “Tamam, tevekkül rehberdir, ancak şu sebep de Peygamber’in sünnetidir” dedi. “Peygamber, yüksek sesle ‘ Tevekkülle beraber, devenin ayağını bağla’ dedi.”

   Hepsi ona: “Kazanmayı, insanların zaafı yüzünden, boğaz miktarınca bir aldatma lokması bil” dedi.

   Aslan: “Evet doğru söylersiniz, ama kulların Rabbi ayağımızın önüne bir merdiven koydu” dedi.

   Hepsi birden bağırdılar: Sebepleri eken o açgözlüler, kadın ve erkek nice yüz binlerce kişi, neden zamanın menfaatlerini elde edemediler?

   Aslan av hayvanlarına: “Evet, ama enbiya ve müminlerin çalışmalarını da gör” dedi.

   Cefadan, sıcaktan, soğuktan her ne gördülerse, yüce Allah onların çalışıp çabalamasını zayi etmedi.

   Aslan bu üslupla birçok delil getirince o cebrîler bu cevaba inandılar. Tilki, geyik, tavşan ve çakal cebri ve boş sözleri bıraktılar. Aslan’dan zarar gelmemesi için ona söz verdiler. Her gün, zahmetsizce nasibi ona gidecek, başka bir isteği de olmayacaktı. Kura, hayvanlardan hangisine çıkarsa, o gün aslanın yanına sırtlan gibi koşup gidiyordu. Bu kadeh dönüp dolaşıp tavşana gelince, tavşan “Bu zulüm ne zamana dek…" diye haykırdı.




   Topluluk ona dedi ki: Biz bu kadar zamandır vefa ve verdiğimiz söze canımızı feda ettik. Ey inatçı, bizim adımızı kötüye çıkarma da aslan incinmesin; çabuk git, çabuk git.

   Tavşan onlara: “Ey dostlar, bana mühlet verin de hilem ile beladan kurtulun” dedi. “Benim hilem ile canınız aman bulsun, bu hile çocuklarınıza miras kalsın.”

   Topluluk ona: “Ey eşek, sözümüze kulak ver de tavşan gibi davran, haddini aşma” dedi. “Kendine gel, bu nasıl sözdür ki senden iyiler ve ulular bile bunu söylemediler. Sen ya şaşkınsın ya da kaza bizim peşimizde. Yoksa bu söz sana layık mıdır?”

   Tavşan: “Ey dostlar, Allah bana ilham etti. Bir zayıfa güçlü bir tedbir nasip oldu” dedi.

   Ondan sonra av hayvanları: “Ey çevik tavşan, ne düşündüğünü söyle” dediler.

   Tavşan: “Her sırrı ortaya dökmek olmaz, zira bazen tek çıkar, bazen de çift” dedi.

   Tavşan aslanın yanına gitmeyi bir saat geciktirdi. Daha sonra pençe vuran aslanın yanına gitmek için yola çıktı. Aslan, tavşan yanına gelmekte geç kaldığı için yeri kazıyor, kükrüyordu: “O alçakların sözü ham, gevşektir, eksiktir demiştim” dedi. “Onların hilesi eşekten düşürdü beni. Şu felek beni ne zamana kadar aldatacak, ne zamana kadar? Düşman sözleriyle kulak yolundan gözlerimi bağladı benim. Cebrîlerin hileleri beni bağladı; tahta kılıçları bedenimi yaraladı. Bundan sonra o gürültüyü dinlemem ben. Bunların hepsi şeytanların, gulyabailerin sesleridir” diye söyleniyordu.

   Tavşan aslanın yanına gitmeyi iyice geciktirip, hilesini kararlaştırdı. Uzun bir gecikmeden sonra, aslanın kulağına bir iki sır söylemek için yola koyuldu.

   Aslan hem açlığından hem de tavşanın gecikmesinden ateşleniyor, kızıp köpürüyordu. Bu sırada tavşanın karşıdan geldiğini gördü. Korkusuzca, hiddetli, hızlı, çevik, asık suratlı bir halde koşuyordu. Aslan huzuruna gelince tavşana: “Ey nâbekar”, diye kükredi. “Ben ki filleri param parça etmişim; erkek aslanların kulağını burmuşum. Bir yarım akıllı, zayıf tavşan kim oluyor ki bizim emrimizi yerlerde bırakıyor.”

   Tavşan: “El-aman, eğer senin ululuğun beni bağışlar, bana izin verirse özrümü beyan ederim” dedi.

   Aslan: “Ey ahmakların arkasından giden, ne özrü? Şahların huzuruna bu zamanda mı gelinir?” dedi. “Sen vakitsiz öten horozsun, senin başını kesmek gerek. Ahmağın özrünü kabul etmek doğru olmaz. Ahmağın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehri olur. Ey tavşan, senin özrünün içi boş, ben tavşan değilim ki özrünü benim kulağıma sokuyorsun."

   Tavşan: “Ey padişah! Şu adam olamamışı adam sayıver; dert çeken birinin özrüne kula ver,” dedi. “Yüksek makamının zekâtı olarak bu yolunu şaşırmışı yolundan kovma. Her ırmağa su veren deniz bile, her çerçöpü başının, yüzünün üstüne koyar. Deniz bu kereminden dolayı eksilmez; deniz, kereminden ötürü azalıp çoğalmaz.”

   Aslan: “Benim keremim herkesin makamına göredir; herkesin elbisesini onun boyuna göre biçerim,” dedi.

   Tavşan: “Dinle, eğer lütfa layık olamazsam, kahır ejderhasının önüne başımı koydum. Ben kuşluk vakti yola çıktım, kendi arkadaşımla şahın olduğu tarafa doğru geliyordum. Onlar benim yanıma, senin için bir tavşanı daha arkadaş etmişlerdi. Yolda başka bir aslan kulunuza kast etti. Yanınıza gelen bu iki arkadaşa kast etti. Ben o aslana: Biz şahlar şahının kullarıyız; onun dergâhının hizmetçileriyiz, dedim."

   O aslan: ”Şahların şahı da kim oluyor? Utan. Benim huzurumdayken her işe yaramazın adını anma, dedi. Eğer arkadaşın ve sen bu kapıdan giderseniz, sizi de şahınızı da parça parça ederim” , dedi.




   Ben o aslana: “Bizi helak eyleme de, bir kere daha şahımın yüzünü göreyim, senin haberini ona ileteyim, dedim. O aslan: Arkadaşını rehin bırak, yoksa sen benim anlayışımda kurbansın, dedi. Ben ona çok yalvardım, ama bir faydası olmadı. Arkadaşımı aldı ve beni yalnız bıraktı. Arkadaşım irilikte benim üç katımdı, hem zariflikte, hem güzellikte, hem de beden de üstündü. Artık bu yol o aslan tarafından kapandı. İşte başıma bunlar geldi, sende öğrenmiş oldun. Bundan sonra sana söz verdiğimiz vazifeden ümidini kes. Sana doğru neyse onu söyledim, gerçekler acıdır. Eğer vazifemize devam etmemizi istersen, yolumuzu aç. Hemen gel de o korkusuzu def et.”

   Aslan: “Bismillah, gel bakalım nerede o? Eğer doğru söylüyorsan önde sen ol, önüme düş,” dedi. Böylece onun da, onun gibi yüz tanesinin de cezasını vereyim. Ama yalan söylüyorsan seni cezalandırırım.”

   Tavşan bir kılavuz gibi, aslanı tuzağa götürmek için önüne düştü. Nişan koyduğu bir kuyunun yanına gittiler. Derin bir kuyuyu ona tuzak yapmıştı. Aslan kuyuya yaklaşınca, tavşanın yoldan geri kaldığını, ayak sürüdüğünü gördü.

   Aslan: “Sen neden geride kaldın? Arkada kalma, öne geç,” dedi.

   Tavşan: "Ayağım nerede? Elim ayağım kesildi. Canım titredi, gönlüm yerinden oynadı,” dedi. “Benim yüzümün rengi altın gibi (sararmış) görmüyor musun? Yüzümün rengi içimden haber veriyor.”

   Tavşan aslana çeşitli öğütler verdi, “İşte ben bunlar yüzünden geride kaldım,” dedi.

   Aslan: “Sen hastalık nedenlerinden ‘demem o ki’ diye şu özel nedeni söyle” dedi.

   Tavşan: “O aslan bu kuyunun içinde yaşar. Bu kalede afetlerden korunur” dedi. “Akıllı olan kuyu dibini seçer; çünkü yalnızlıkta gönül safaları vardır. Kuyunun zahmeti halkın zahmetini çekmekten iyidir. Halkın ayağını tutan başını kurtaramaz.”

   Aslan: "Öne çık. Benim darbem onu kahreder; sen bak bakalım o aslan orda mı?” dedi.

   Tavşan: “Ben o ateşte yanmışım,” dedi. “Ama sen beni kucağına alırsan… Ey kerem madeni, ben senin desteğinle gözümü açıp kuyuya bakabilirim.”

   Aslan onu kucağına aldı. Tavşan aslanın desteği ve korumasıyla kuyuya doğru eğildi. İçine baktıklarında, her ikisinin de suda yansıması belirdi. Aslan kendi yansımasını gördü. Kucağında büyük bir tavşan olan aslan şekli suda parıldadı. Aslan düşmanını suyun içinde görür görmez tavşanı bırakıp kuyunun içine atladı. Aslan kuyuya düştü. Aslında o kuyuyu kendi kazmıştı. Yaptığı zulüm, kendi başına geldi.

   Tavşan kurtulmuş olduğuna sevinerek av hayvanlarının tarafına, ovaya kadar koşarak gitti. Aslanın inleyerek öldüğünü görünce çayıra kadar sevinçten döne döne gitti. Çünkü ölümden kurtulmuştu. El çırpıyor ve yaprak gidi raks ediyordu.

   Bu sırada, bütün av hayvanları zevk ve coşku içinde sevinerek tavşana doğru gittiler. Tavşanın etrafına toplandılar. O, onların ortasında bir mum gibiydi. Ona karşı büyük bir hürmetle, secde ederek dediler ki: “Sen gökyüzünün bir ulususun ya da bir perisin. Belki de sen erkek aslanların Azrail’isin. Her ne olursa olsun canımız sana kurbandır. Üstün geldin ya eline koluna sağlık. Allah bu (ilmin) suyunu senin ırmağından akıttı; senin eline koluna aferin. Bize açıkça söyle, o aslanı hile ile kendine nasıl inandırdın, o zalimi hile ile nasıl ezdin? Bize söyle de hikâyen hastalıklarımızın dermanı olsun; canlarımıza merhem olsun. Açıkça söyle, çünkü o zalimin zulmünden bizim canlarımız da yüz binlerce yara var.

   Tavşan: “Ey ulular! Huda’nın bana verdiği bir başarıydı; yoksa cihanda bir tavşan kim olur ki?” dedi.“Hak Teâlâ bana kereminden kuvvet bağışladı ve kereminden kalbime bir nur verdi. Bu nur benim elime ayağıma kuvvet kattı. Güç ve kuvvet Allah katından gelir, halimizdeki değişmeler de Hak katından gelir. Hak Teâlâ, bu başarıyı her zaman ve her devirde zan ehline de görüş sahibine de gösterir.



Kısa bir not: Hikâyedeki aslan aklı, tavşan da nefsi temsil ediyor.


 The Story of Animals 

A number of beasts of chase in a pleasant valley were harassed by a lion.
Inasmuch as the lion was (springing) from ambush and carrying them away, that pasturage had become unpleasant to them all.
They made a plot: they came to the lion, saying, “We will keep thee full-fed by means of a (fixed) allowance.
Do not go after any prey beyond thy allowance, in order that this grass may not become bitter to us.”
“Yes,” said he, “if I see (find) good faith (on your part), not fraud, for often have I seen (suffered) frauds from Zayd and Bakr.*
I am done to death by the cunning and fraud of men, I am bitten by the sting of (human) snake and scorpion;
(But) worse than all men in fraud and spite is the man of the flesh (nafs) lying in wait within me.
My ear heard ‘The believer is not bitten (twice),’ and adopted (this) saying of the Prophet with heart and soul.”
They all said: “O knowing sage, let precaution alone: it is of no avail againts the Divine decree.
In precaution is the embroilment of broil and woe: go, put thy trust in God: trust in God is better.
Do not grapple with Destiny, O fierce and furious one, lest Destiny also pick a quarrel with thee.




One must be dead in presence of the decree of God , so that no blow may come from the Lord of the daybreak.”
“Yes,” he said; “(but) if trust in God is the (true) guide, (yet use of) the means too is the Prophet’s rule (Sunna).
The Prophet said with a loud voice, ‘While trusting in God bind the knee of thy camel.’
The party (of beasts) answered him, saying, “Regard acquisition (work), arising from the infirmity of (God’s) creatures, as a mouthful of deceit proportionate to the size of the gullet.
“Yes,” said the lion; “but the Lord of His servants set a ladder before our feet.
They all lifted up their voices (to dispute) with him, saying, Those covetous ones who sowed (the seed of) means*1,
Myriads on myriads of men and women—why, then, did they remain deprived of fortune?
“Yes,” said the lion; “but at the same time consier the exertions of the prophets and the true believers.
God, exalted is He, prospered their exertion and what they, suffered of oppression and heat and cold.
The lion gave many proofs in this style, so that those necessitarians became tired of answering  (him).
Fox and deer and hare and jackal abandoned (the doctrine of) necessity and (ceased from) disputation.
They made covenants with the furious lion, (ensuring) that the should incur no loss in this bargain,
(That) the daily ration should come to him without trouble, and  that he should not need to make a furter demand.
Day by day the one on whom the lot fell would run to the lion as (swiftly as) a cheetah.
When this cup (of death) came round to the hare, the hare cried out, “Why, how long (are we to endure this) injustice?”
The company (of beasts) said to him: “All this time we have sacrifificed our lives in troth and loyalty.
Do not thou seek to give us a bad name, O rebellious one! Lest the lion be aggrieved, go, go! Quick! Quick!”
“O friends,” said he, “grant me a respite, that by my cunning ye may escape from calamity,
That by my cunning your lives may be saved and this (safety) remain as a heritage to your children.”
The company (of beasts) said to him: “O donkey, listen (to us)! Keep thyself within the measure of a hare!
Eh, what brag is this—(an idea) which thy betters never brought into their minds?
Thou art self-conceited, or Destiny is pursuing us; else, how is this speech suitable to one like thee?”
He said: “O friends, God gave me inspiration: to a weakling there came a strong judgement (wise counsel.)”
Afterwards they said, “O nimble hare, communicate what is in thy apprehension.
He said, “One ought not to say forth every secret: sometimes the even number turns out to be odd, and sometimes the odd number to b e even.”
He delayed awhile in going, then he went before the lion who rends (his prey) with claws.
Because he tarried late in going, the lion was tearing up the earth and roaring.
“I said.” cried the lion, “that the promise of those vile ones would be vain—vain and frail and unfulfilled.
Their palaver has duped me*2: how long will this Time deceive me, how long?”
The lion from fury and rage was saying, “By means of my ear the enemy has bound up my eye*3.
The tricks of the necessitarians have bound me (in capttivity); their wooden sword has wounded my body.
After this I will not hearken to their palaver: all that is (only meant to deceive, like) the cry of demons and ghouls.
The hare made much delay in going; he rehearsed to himself the tricks (which he was about to play).
After long delay he came on (took) the road, that he might say one or two secrets into the ear of the lion.
The lion, incensed and wrathful and frantic, saw the hare coming from afar,
Running undismayed and confidently, looking angry and fierce and fell and sour,
For by coming humbly (he thought) suspicion would be (excited), while by boldness every cause of doubt would be removed.
When he came further on, near to the “shoe-row*4, “the lion shouted—“Ha, villian!
I who have torn oxen limb from limb, I who have rubbed the ear of (chastised and vanquished) the ferocious elephant--
Who (what) is a half-witted (feeble) hare, that he should thus throw on the ground (disregard) my behest?”
Abandon the hare’s slumber and heedlessness! Give ear, O donkey, to the roaring of this lion!*5
“Mercy!” cried the hare, I have an excuse, if thy Lordship’s pardon come to my aid*6”
“What excuse?” said he. “Oh, the shortsightedness of fools! Is this the time for them to come into the presence of kings?
Thou art an untimely birds: thy head must be cut off. One ought not to hear the excuse of a fool.
The fool’s excuse is worse than his crime; the excuse of the ignorant is the poison that kills wisdom.
Thy excuse, O hare, is devoid of wisdom: what hare*7  am I that thou shouldn’t put it in my ear?”
“O king,” he replied, “account a worthless one to be worthy: hearken to the excuse of one who has suffered oppression.
In particular, as an alms (thank-offering) for thy hihg estate, do not drive out of thy way one whose way is lost.
The ocean, which gives some water to every stream, lays on its head and face (surface) every piece of rubbish.
By this bounty the sea will not become less: the sea is neither increased nor diminished by its bounty.”
The lion said. “I will bestow bounty in its (proper) place, I will cut every one’s clothes according to his stature.”
“Listen,” cried the hare, “if I am not a fit object for (thy) grace, I lay my head before the dragon of (thy) violance.*8
At breakfast-time I set out on the way, I came towards the king with my comrade
That party (of beasts) had appointed, for thy sake, another hare to go along with me as consort and companion. On the road a lion attacked thy humble slave, attacked both the companions in travel who were coming (to thee).
I said to him, ‘We are the slaves of the King of kings, the lowly fellow-servants of that (exalted) court.’
He said ‘The king of kings! Who is he? Be ashamed! Do not make mention of every base loon in my presence.
Both thee and thy king I will tear to pieces, if thou and thy friend turn back from my door.’
I said to him, ‘Let me behold once more the face of the king and bear the news of thee (to him).’




He said, ‘Place thy comrade with me (in my keeping ) as a pledge; otherwise, thou art a sacrifice (thy life is forfeit) according to my law.’
We entreated him much: it was no use. He seized my friend and left me to go alone.
My friend, from his plumpness, made three of me both in comeliness and beauty and (size of) body.
Henceforth this road is barred by that lion: the thread of our covenants is broken.
Cut off (abandon) hope of the allowance henceforth; I am telling thee the truth, and truth is bitter.
If thou want the allowance, clear the way! Hey, come on and repel that irreverent one!”
“Come on in God’s name,” said he, “let me see where he is! Go thou in front, if thou art speakingtruth,
That I may give him and a hundred like him the punishment they deserve, or if this is a lie, that I may give thy deserts to thee.”
The hare set out on the way, (going) in front like a guide, that he might lead him towards his snare,
Towards the well which he had designated: he had made the deep well a snare for his (the lion’s) life.
When the lion came near the well, he saw that the hare lagged on the way and stepped back.
He said, “Why have you stepped back? Do not step back, come on!”
The hare said, “Where is my (power to move a) foot? for (both) hand and foot are göne. My soul trembles and my heart (courage) has fled.
Seest thou not the colour of my face (pale) as gold? My colour indeed is giving knowledge of my inward state.
The lion said to him, “Amongst (all) the causes of your malady tell (me) the special cause, for this is my object.”
“That lion,” he said, “lives in this well: within this fortress he is safe from harms.”
Every one who is wise chose the bottom of the well (to live in), because spiritual joys are (to be attained only) in solitude.
The darkness of the well is better than the dark shades of the world: he that followed at the heels of the World never saved his head.
“Come on,” said the lion; “my blow subdues him: see thou whethet that lion is in the well at present.”
The hare answered, “I am consumed with (dread of) that fieriness (wrath): perhaps thou wilt take me beside thee,
That with thy support, O mine of generosity, I may open my eyes and look into the well.”
When the lion took him to his side, under the lion’s protection he began to run towards the well.
As soon as they looked at the water in the well, there shone forth in the water the light (reflected) from the lion and him (the hare).
The lion saw his own reflexion: from the water shone the image of a lion with a plump hare at his side.
When he beheld his adversary in the water, he left him (the hare) and sprang into the well.
He fell into the well which he had dug, because his iniquity was coming (back) on his own head.
When the harre was gladdened by deliverance (from the lion), he began to run towards th e beasts until (he came to) the desert.
Having seen the lion miserably slain in the well, he was skipping joyously all the way to the meadow,
Clapping his hands because he had escaped from the hand of Death; fresh and dancing in the air, like bough and leaf.
Then all the wild beasts assembled, joyous and laughing gleefully in rapture and excitement.
They formed a ring, he (the hare) in the midst like a candle: all the animals of the desert bowed (in homage) to him.
“Art thou a heavenly angel or a peri? No, thou art the Azrael of fierce lions.
Whatever thou art, our souls are offered in sacrifice to thee. Thou hast prevailed. Health to thy hand and arm!
Explain bow thou didst meditate with guile, and how thou didst guilefully wipe out that ruffian.
Explain, in order that the tale may be the means of curing (our malady); explain, that it may be a salve for our souls.
Explain! For in consequence of theiniquity of that tyrant our sould have myriads of wounds.”
“O Sirs,” said he, “it was (by) God’s aid: else, who in the world is a hare (who an I, that I should have been able to do this)?
He (God) bestowed power on me and-gave light to my heart: the light in my heart gave strenght to hand and foot.”
From God come preferments (to high position), from God also come changes (which bring one to low estate).
God in (due) course and turn is ever displaying this (Divine) aid to doubters and seers (alike).





Endnotes
* -Zayd and Bakr are typical names of men in Arabic.
*1- I.e. had recourse to exertion as a means of attaining to their desire.
*2- Literally, “has thrown me from the ass.”
*3- I.e. “I have let myself be blinded by listening to the beasts.”
*4- The palace near the door, where visitors take off their shoes before advancing to the dais at the upper end of the room.
*5- This verse is an admonition addressed to the reader.
*6- Literally, “give me a (helping) hand,” I.e. “if thou wilt pardon my Presumption and permit me to excuse myself, I will do so.”
*7- I.e. “ass.” The Persian word for hare is khargush=ass-eared.
*8- I.e. “I surrender myself to thy vengeance.”

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORIES

The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH)

--------

Story of the Jewish king who for bigotry’s sake used to slay he Christians Part 1 (-2-)  (-3-)   (-4-)

THE STORY OF ANOTHER JEWISH KING WHO ENDEAVOURED TO DESTROY THE RELİGİON OF JESUS.



------





-------


Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

22 Ağustos 2019 Perşembe

MEKTÛBAT (FATIMA HATUN'A...)





     Mektûbat; 147 mektuptan oluşmaktadır. Bu mektupların bazıları kendi aile üyelerine bazıları devrin âlimlerine, dostlarına, arkadaşlarına ve devlet büyüklerine gönderilmiştir. Mektupların içeriğine bakıldığında önce övgü dolu sözler, o kişiyi yüceltici sıfatlar olduğu ve daha sonra gönderilen kişiye göre mektubun devam ettiği görülür. Devlet ricâline gönderilen mektupların bir işin halledilmesi için veya o iş yapılmışsa teşekkür etmek için yazılmıştır. Oğlu Alaaddin'e gönderdiği mektupların, Alaaddin'in bir dargınlık sebebiyle evden ayrılmasından sonra geri dönmesi için yazılmıştır. Bunun gibi diğer mektuplar da çeşitli konularda gönderilmiştir. Mektupların gönderildiği kişilerin bir kaçının ismini yazmak gerekirse; Sultan İzzeddin Keykâvus, Muineddin Pervane, Hüsameddin Çelebi, Sâhip Ata gibi daha başka isimler de bulunmaktadır. Bu mektuplardan birisi de Sultan Veled hazretlerinin eşi Fatıma Hatun'a yazılmıştır. Fatıma Hatun Sultan Veled Hazretlerinin eşi olması dolayısıyla Hz. Mevlânâ'nın gelini, Selâhaddîn Zerkûb hazretlerinin de kızıdır. Mektup şu şekildedir; 

            FATIMA HATUN'A

     Canım, canına karışmıştır, birleşmiştir;
     Seni inciten her şey, beni de incitir.

     Ululandıkça ululansın, Allah'a tanık getiririm, ant içerim yüce Allah'ın önüne ön olmayan zatına; özü doğru evlâdımızın hatırı, neden yaralanırsa, sizin gamınız, on kat artığıyla bizim gamımızdır; sizin düşünceniz, tasanız, bizim düşüncemizdir; bizim tasamızdır. Şeyhlerin padişahının, gerçekler ışıklarının doğrusunun hakları, bağışları, efendilikleri, bu duacının boynunda bir borçtur ki hiçbir suretle şükretmekle, hiçbir hizmetinde bulunmakla bunu ödemeye imkân yoktur; Allah, onun ruhunu kutlasın; onun şükrünü, ancak yüce Allah'ın hazinesi ödeyebilir.




     Evlâdımdan dileğim şudur: Babasından hiçbir şey gizlemesin; kimden incinirse söylesin; Allah dilerse, ne kadar mümkünse o kadar, yardımda kusur etmem, bunu canıma minnet bilirim. Hatta aziz oğlum Bahâeddin, sizi incitmeye uğraşırsa gerçekten, ama gerçekten, gönlümü, sevgimi alırım ondan; sevmekten vazgeçerim onu; selamına cevap vermem; cenazeme bile gelmesin; istemem...

     Ondan başka kim olursa olsun, hükmüm gene budur. Yalnız hiç gam yememeni, dertlenmemeni isterim. Ulular ulusu Allah, yardımınızdadır sizin.

     Sizin hakkınızda kötü söz söyleyen olursa, bilin ki deniz, köpeğin ağzıyla temizlenmez; şeker kamışı dengi, sinek düşmekle değerinden düşmez. Şuna iyiden iyiye inanmışım ki, yüz bin kez, biz mazlumuz diye ant içseler, sizin hakkınızda duada bulunmayanları, sizi sevmeyenleri mazlum tanımam; zalim bilirim; antlarını, özürlerini kabul etmem. Vallahi, billahi, tallahi hiçbir özürlerini, hiçbir antlarını, hiçbir düzenlerini kabul etmem...

     Sizin hakkınızda kötü söyleyenin ağlayışına da aldırış etmem; mazlum sizsiniz. Size hürmet etseler, efendi, efendimizin evlâdı deseler size; bu sözü yüzünüze karşı söyledikleri gibi, iki yüzlülük etmeyip arkanızdan da aynı sözü söyleseler; ayıbı, kusuru, kendilerine verseler, suçlu biziz deseler, bütün bunlarla bile, hepsi de zalimdir, mazlum sizsiniz. Çünkü sizin hakkınız, o sultanın hakkı, onların yaptıkları işlerden, söyledikleri sözlerden yüzlerce kat artıktır. Vallahi de böyledir; billahi de böyledir; tallahi de böyle...




     Ben, nezaketim yüzünden bir toplumun yüzüne zehir gibi gülsem bile, hamd olsun. Yüce Allah, bana o aydın gönlü vermiştir; bilirim ve anlarım ki, onlar, canla gönülle Hakk'a, Hakk'ın kullarına, apaçık, doğru bir gönülle bağlanmadıkça, düzeni bulanık suya attıkça, işleri ters gösterdikçe, Allah'ın kullarının ayaklarına toprak olmadıkça, onlara kul köle kesilmedikçe ben, bu işi, doğru gönülle yapmamışımdır bunu. Babanızın inancı budur; bu inançla ölürüm, bu inançla mezara giderim. Allah için olsun, Allah için, bu babanızdan hiç gizlemeyin; halleri, bir bir bana söyleyin de, Allah'ın yardımıyla, mümkün olduğu kadar yardım edeyim.

     Siz, o sultanın eserlerinden, Hak amanının heykelisiniz bu âlemde; sizin bereketinizle onun tertemiz ruhu, yeryüzündekilere, sizin sebebinizle, yüz binlerce yardımda bulunur. Eserleriniz, hiç mi, hiç eksik olmasın; soyunuz kesilmesin, hem de kıyamet gününe dek; sizin ve oğullarınızın gönlünlü gamlanmasın...

                Öyle olsun ey âlemlerin Rabbi...

13 Ağustos 2019 Salı

EBÛ BEKİR ŞİBLÎ HZ. (Silsile-i Mevleviyye 8)





       
      EBÛ BEKİR ŞİBLÎ HZ. (d. 247-858/ö. 334 -945)
      Ey nice mürg andelip efgan;
        Gülistan içre eyler ah figan..
        Bilmeden birbirimizin halin;
        Tartarız ikimiz de dil ile can..
        Şu kadar vardır ki, her birimiz;
        Eylemiştir gam ile bağrını kan..
        O yanar kendinin havasında;
        Benim odum kılar ciğer büryan.. (Nefahat’ül-Üns, s.414)
     
        Bu şiir, sema’ yapan bir kişin halinden soranlara verdiği cevabıdır. Takip ettiğimiz Mevlevi silsilesi içindeki diğer bütün Allah dostları gibi, Ebû Bekir Şiblî’de (kuddise sırruhû) çağının büyük, âlim, arif ve zâhitlerinden olup aynı zamanda maliki mezhebinin de fâkihlerindendir. Asıl adı, Ebu Bekr Dülef b. Cahder Şiblîdir. (Kuşeyrî Risâlesi, s. 132). Bağdat da doğup büyüdü. Tövbesinden önce Demâvend diye bilinen bir vilayette Valilik yaptı. Otuz yılını hadis ve fıkıh ilimlerini tahsil etmekle geçirdi. Tasavvufa yönelmesiyle beraber Valilik görevini bırakarak, kalbindeki mâsivayı gidermek için riyazet ve mücahede yolunu tuttu ve bununla uğraştı. Denilmiştir ki, “Riyazet ve mücahede de o safhaya geldi ki uykusuzluğa alışmak ve uyumamak için geceleri gözlerine tuz sürerdi.” Hayru’n Nessâc, Cüneyd-i Bagdâdî, Ebu Bekir Saydalanî (kuddise sırrıhûm) gibi büyüklerin sohbetlerine katılıp bu sohbetlerden feyz aldı. Hayru’n Nessâc’ın (kuddise sırruhû) huzurunda tövbe etti. O da Ebû Bekir Şiblî’yi (kuddise sırruhû), talbesi olması için, dergâhında birçok âlîm ve velî zatı yetiştiren devrinin büyük ariflerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sırruhû) götürdü. Onun nefs mücadelesine girişmesinin sebebi şöyle anlatılır: Demâvend emîri iken, Rey emîri vasıtasıyla Bağdat’tan kendisine bir mektup ulaştı. Bir cemaatle beraber, Bağdat’taki halifenin huzuruna vardılar. Kendilerine hil’atler ihsan edildi. Döndüklerinde meğer emîrin aksıracağı tutmuş, giydirilen hil’atin yenine ağzını ve burnunu sildi. Bu durum halifeye intikal ettirilmiş ve “O, işte böyle yaptı” denilmişti. Halife, “Derhal emîrin hil’atini çıkarın, ensesine vurun ve emîrlik görevinden de azledin” diye emir verdi. Bunun üzerine Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) uyandı ve, “Bir mahlûkun hil’atini ve kaftanını mendil yerine kullanan bir kimse eğer azil ve tahkir edilip vilayeti idare yetkisi geri alınmaya müstehak olursa, âlemlerin padişahının hil’atini mendil olarak kullanan bir kimse acaba hangi muameleye müstahak olur?” diye düşündü. Derhal halifenin huzuruna vardı (ve istifasını sundu). Halife,




          -Ne oldu, diye sordu. Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) anlattı: “Ey halife! Sen ki bir mahlûk olduğun halde, kadir kıymetinin ne kadar olduğu mâlum bulunan bir hil’atine yapılan saygısızlığı hoş karşılamıyorsun, âlemlerin padişahı olan Hâlik, ihsan etmiş olduğu marifet ve muhabbet hil’atini, bir mahlûkun hizmetinde mendil olarak kullanmamı hiç hoş karşılar mı? Dedi ve oradan ayrılıp Hayru’n Nessâc’a (kuddise sırruhû) gitti, olanları ona anlattı. Hayru’n Nessâc (kuddise sırruhû) onu Cüneyd-i Bağdâdi’ye (kuddise sırruhû) götürdü. Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), onun sohbetine katılmak istiyordu. Cüneyd-i Bağdâdi (kuddise sırruhû) onun talip olduğu bu yolun sabır yolu olduğunu öğretmek için çeşitli imtihanlara soktu. Bir sene kibrit sattırdı, bir sene kapı kapı dolaşıp dilencilik yaptırdı. Bu geçen senelerde, herkesin vali olarak bildiği ve îtibar gösterdiği Ebû Bekir Şiblî’ye (kuddise sırruhû) kimse bakmaz ve değer vermez oldu. Cüneyd-i Bağdâdi (kuddise sırruhû) ise ona içinde bulunduğu hali anlatarak “Artık halktan bir şey bekleyecek halin kalmadı” dedi. Ama Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû), Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) için imtihanı bitmedi. Dedi ki: “Valilik yaptığın yerdeki insanlardan helâllik iste…” Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), bir bir evlere giderek hepsinden helallik istedi. Söylenenlerin hepsini itirazsız yerine getiren Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû) huzuruna vardı. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona baktı ve “Sende hâlâ makam ve itibar görme isteği var” diyerek onu tekrar dilencilik yapmaya gönderdi. Kazandıklarını Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sırruhû)   getiriyor, oda o paralar ile dervişlerin ihtiyacını karşılıyordu. Bir senede böyle geçti. Sonunda Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona sohbetlerine katılmasına izin vereceğini söyledi. Ancak ona bir şart koştu. Dedi ki: Dervişlerin hizmetçisi sen olacaksın.” Bir senede dergâh da ki dervişlere hizmet etti. Bir senenin sonunda Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona,
         -Ey Şiblî! Şimdi nezdinde nefsinin hali nasıldır, diye sordu. O da,




         -Ben kendimi Allah’ın (celle celâluhû) mahlûkatının en değersizi olarak görüyorum, dedi.  Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû), işte şimdi imanın sıhhat bulmuştur, dedi. Böylece yıllarca süren nefs terbiyesinde büyük bir yol aldı. Cüneyd-i Bağdadî (kuddise sırruhû) onu manevi olarak getirmek istediği makama getirmiş oldu.
         Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû) ilim ve hikmet sofrasında bulunmak vesilesi ile talip oldu bu manevi yolda girdiği büyük imtihanları geçmiş olsa da, zâhirde geçireceği sıkıntıları bitmemişti. Hallac-ı Mansur (kuddise sırruhû) gibi, kendisini kaptırdığı ilâhi aşkın sarhoşluğuyla söylediği bazı sözler ve halleri, onun halkın nezdinde deli olarak görülmesine sebep oldu. Bundan dolayı tımarhaneye atıldı. Onu tedavi ettirmek isteyen Halîfe’ye,
         -Siz hiç kendinizi üzmeyiniz, boşuna zahmet çekmeyiniz, zira bu, ilaçla tedavi edilen cinsten bir dert değildir, dedi. Her ne kadar halkın nezdinde değer görmüyor olsa da, buna rağmen zindanda ziyaretçileri de eksik olmuyordu. Bir gün kendisini ziyarete gelenlere, siz kimsiniz, diye sordu. Adamlar, biz senin dostlarınız diye cevap verdiler. Bunun üzerine Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) yerden topladığı taşları onlara atmaya başladı. Bu durumu gören adamlar kaçmaya başladılar. Şiblî (kuddise sırruhû) onlara:   
         -Sizi sahtekârlar sizi! Dost olan, birkaç taş yüzünden dostundan kaçar mı hiç? Anlaşıldı ki siz benim değil, nefislerinizin dostlarısınız, dedi. 
         Hayatının sonlarına doğru rahatsızlık yaşamaya başlayan Ebû Bekir Şiblî’nin (kuddise sırruhû), son günü hizmetinde olan Bekir ismindeki hizmetlisinden şöyle naklediliyor:
    Cuma günü idi; Şiblî’ye hastalığından yana bir rahatlama geldi. Şöyle dedi:
        -Camiye gidelim..
        Elimden tuttu; gittik. Yol üzerinde biri önümüze çıktı. Şiblî bana şöyle dedi:
        -Ey Bekir..
        Buyur, dedim; şöyle anlattı:
        -Yarın bu kimse ile görülecek işimiz vardır.
        Mescide gittik; namaz kıldık. Tekrar eve dönüp geldik. Gece vefat etti. Dediler ki:
        -Falan yerde salihlerden bir kimse vardır; cenaze yıkar..
        Sabah erken, onun kapısına gittim. Şöyle sordu:
        -Şiblî vefat etti mi? Dedim ki:
        -Evet..
        Dışarı çıktı. Gördüm ki: Cuma günü mescid yolunda karşılaştığımız kimsedir. Şaşırdım: Lâ ilahe illallah.. Dedim; şöyle dedi:
        -Niye şaşırdın?
        Sebebini söyledim; sonra kendisine yemin verip dedim ki:
        Şiblî’nin vefat ettiğini nasıl bildin? Şöyle dedi:
        Şundan bildim ki: Şiblî, bugün benimle işi olduğunu söylemişti..
        Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), Hicret’in 334. Yılında Bağdat’ta vefat etti ve orada toprağa verildi.     




   
         Aynullah
         Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) ağlıyor, sızlanıyor ve âh âh deyip duruyordu. Onu gören Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû),
         -Şiblî, hazret-i ulûhiyet tarafından bir vedia olmak üzere kendisine verilen emanete hıyanet etmeyi istediğinden, onu âh âh deyip nara atma musibetine müptela etmişlerdir, dedi. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) bu sözleri söyleyince, oradakilerin akıllarına bir takım yanlış düşünceler geldi. Ama o, iman nuru ile bundan haberdar oldu ve,
          -Zinhar! Şiblî (kuddise sırruhû) hakkındaki düşüncelerinizi iyi olarak muhafaza ediniz ki o halk arasında aynullahtır (Allah’ın gözüdür), dedi. Öyle oldu ki bir gün müridler Şiblî’yi (kuddise sırruhû) överek,
          -Şu anda onda olan sıdk ve şevk kimsede yoktur. Sâlikler içinde ondan daha yüce himmeti ve ak yüzü olan bir kimse yoktur, dediler. Şiblî (kuddise sırruhû) tam bu sırada içeri girdi ve söylenenleri duydu. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) söz alıp,
          Siz onu bilmezsiniz, o merdut, mahzul ve zulmanî biridir. Onu buradan dışarı atınız, deyince, yoldaşlar onu dışarı attılar. Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) gidip eşik üzerine oturdu, arkadaşları sıra sıra dizildiler ve,
           -Yâ Şeyh! Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) hakkında söylediğimiz her sözün doğru olduğunu biliyorsun, neden bunu böyle emrettin, dediler. Cüneyd-i Bağdadî (kuddise sırruhû) dedi ki:
           -O, söylediğiniz övücü sözlerin bin kat üstündedir. Ama siz onun arkasına keskin bir kılıç koydunuz, ona zarar gelmesin diye biz de o kılıcın önüne siper koyduk! Kılıçla açtığınız yaraların izini sildik!

           Suçum Nedir?
       Bir gün Şiblî (kuddise sırruhû) uzun uzun, “Allah, Allah!” deyip duruyordu. Orada bulunan bir genç,
          -Niçin, lâ ilâhe illallah demiyorsun, diye sordu. Bunun üzerine Şiblî (kuddise sırruhû) derinden bir âh çekti ve,
          -Korkuyorum ki, “lâ” der ve “Allah”a gelmeden canım alınır: “İlah yoktur ancak Allah vardır” ifadesinin ilk cümlesini söyler ama ikinci cümlesini söyleyemeden ruhum kabzedilir ve ben vahşete yuvarlanırım, dedi. Bu söz o gence tesir etti, öyle bir şekilde kendinden geçti ki, baktıklarında vefat etmiş olduğunu gördüler. Gencin ailesi gelip Ebû Bekir Şiblî’yi (kuddise sırruhû) hilâfet merkezi olan Bağdat’a götürdüler. Şiblî (kuddise sırruhû) vecd ve galebe halleri içinde sarhoş biri gibi yürüyordu. Sonra ailesi onun aleyhinde kan davası açtılar. Halife,
          -Yâ Şiblî! Bu iddiaya sen ne dersin, dedi. Şiblî (kuddise sırruhû),
          -Yâ emîrü’l-mü’minîn! O öyle bir ruhtur ki mukaddes olan Hakk’ın celâline kavuşmayı beklerken aşk ateşinin bir kıvılcımıyla yanmış, her şeyden alakayı kesmiş, nefsin sıfatlarından ve âfetlerinden fâni olmuş, takati son kerteye varmış, dayanma gücü kaybolmuş, yüksek huzurdan iki tahsildar sinesine ve bâtınına gelir olmuş, bu sözün müşahedesindeki güzellikten sıçrayan bir şimşek onun canına çarpmış ve neticede onun ruhu bir kuş gibi beden kafesinden çıkıp uçmuştur. Şiblî’nin bunda ne suçu ve günahı var? Bunun üzerin halife dedi ki:
           -Şiblî’yi (kuddise sırruhû) en kısa zamanda evine gönderiniz, zira onun sözünden, gönlüme öyle bir hâlet ve sıfat zâhir oldu ki o yüzden şu divanda düşmekten korkuyorum!   





           Buyuruyor ki:
           -Semâ’ dan sorulunca: “Dışı fitne, içi ibret, onun için işaretten anlayana ibreti dinlemek helâldir, aksi halde fitneyi davet eder, belaya sebep olur” demiştir.
           -Muhabbet davasında bulunup da sevgilisinden başka bir şeyle meşgul olan bir kimse, hakikatte yüce Allah ile istihza etmektedir.
           -İstikamet, O ne buyurmuşsa onu ifa etmektir.
           -Tasavvuf, duyu organlarını zapt ve nefesleri kontrol etmekten ibarettir.
             -Marifetten sorulunca, "Evveli Allah (celle celâluhû) olur, ahirinin nihayeti bulunmaz" diye cevap verdi.

9 Ağustos 2019 Cuma

BİLİNEN BÂZI MESNEVÎ ŞERHLERİ VE ŞÂRİHLERİ





  Bu sayfadaki konu güncellenmektedir.

MUİNÎDDÎN B. MUSTAFA 
>Mesnevî-i Murâdiyye
Mesnevî'nin bilinen ilk Türkçe şerhidir ve aynı zamanda da Türk edebiyatının ilk Mesnevî şerhidir. 

AYDINLI DEDE ÖMER RUŞENÎ
Aydınlı olduğu ve lügatte de ruşen kelimesinin aydın, parlak manasına geldiği için Ruşenî denmiştir. Bu zat, Seyyid Yahya Şirvanî hazretlerinin halifelerindendir. Gençlik zamanlarında Bursa'da yaşamıştır. Burada dünya işleriyle uğraşmış ve batakhanelerde zaman geçirmiştir. Şiir söylemede üstün olan Dede, daha çok hiciv tarzında şiirler söylermiş. Hatta kendini dahi hicvedermiş. Hayatı böyle sürüp giderken Yüce Hak'ın lütfu ile hakikat yoluna meyletmiş. Bakü'de bulunan Seyyid Yahya Şirvanî hazretlerinin huzuruna varıp müridi olmuştur. Çok riyazet çekmiş ve halvette bulunmuştur. Önceleri şiirleri hiçbir mana taşımazken daha sonra ilâhi sözlerle dolu şiirler söylemeye başlamıştır. Dede Ömer Ruşenî hazretleri Hicrî 892. (M. 1486) yılında Tebriz'de vefat etmiştir. "Mevt Mevt" tarihidir. 
>Neynâme
Tam bir Mesnevî şerhi olmayan bu eser ney'in Tasavvufî sırlarının anlatıldığı bir kitaptır.

EBU'S-SU'ÛD B. SADULLAH
Eserini 16. YY da yazılmıştır ve Mesnevî'nin birinci cildinin tam şerhidir.

BOSNALI SÛDÎ EFENDİ
Nisbetinden de anlaşılacağı gibi Bosnalı olan Sûdî'nin şerhinin sadece 4. Cildi mevcuttur.

NEV'Î YAHYÂ EFENDİ
>Şerh-i Dü Beyt-i Mesnevî-i Şerîf
Şerhin isminden de anlaşılacağı gibi eser ikişer beyitle şerh edilmiştir. 


İSMAÎL RUSÛHÎ ANKARAVÎ HZ.
Ankaralıdır. Babası Bayrâmî şeylerinden olan Ahmed isminde bir hocadır. Doğum tarihi tam olarak bilinmese de 16. asrın sonları olarak düşünülmektedir. Tasavvuf hayatından önce çok iyi eğitim almıştır. Farsça ve Arapça olarak mükemmel derecede şiirler yazmıştır. Mevlevîlikten önce babasının da Bayramî şeyhi olmasıyla bu tarikatın usullerini öğrenmiş ve şeyhlik yapmıştır. Yaşadığı göz rahatsızlığının devasını ararken Konya gitmiş, burada Hz. Mevlânâ'nın dergahına giderek Bustân-ı Evvel hazretleri ile görüşmüştür. Bu görüşme sonrası gözündeki hastalık manevî bir tedâvi ile açılmış ve Bustân-ı Evvel hazretlerinin manadaki yüksekliğini anlayınca onun müridi olmuştur. Burada aldığı manevi eğitimle çok kısa sürede Galata Mevlevîhânesi şeyhliğine yükselmiştir. Mevlevî tarikatının yüksek velîlerindendir ve tarikat içinde özel bir yere sahiptir. Mesnevî-i Şerifin rumuzlarını açıkladığı ve manevi hallerini anlattığı şerh ile de şârihler arasında müstesna bir konumdadır. Bu şerh ile Şârîh Rüsûhî, Şârîh İsmâil gibi unvanlarla anılmıştır.Şerhinin yanı sıra Câmiu'l-Âyat, Minhâcu'l-Fukarâ, Huccetü's-Semâ', Şerh-i Fusûsu'l-Hikem, Er-Risâletü't-Tenzîhiyye Fî Şe'ni'l-Mevleviyye, Şerh-i Kasîde-i Tâiyye gibi çok sayıda eser neşretmiştir. Hazrti Şârîh hicrî 1040 tarihinde hayatının şerhini tamamlayıp cennet mevlevîhânesine göç etmiştir. Aşağıda şeyhi Bustân-ı Evvel hazretlerini methettiği kasidesinden üç beyti okuyabilirsiniz.

Bağbân-ı rûh-perver ya'ni Mevlânâ-yı Rûm
Nevbahâr itdi yine bâğ-ı dem ü devrânını

Tâzelendi zevk-i şevki köhne bezm-i âlemin
Reşk-i firdevs eyleyüb pîrâmen-i bostânını

Nevbetinde Îsi-i rûy-i zemîn ol ki ider
Feyz-i in'amıyla ihyâ zümre-i ihvânını

(Ruh yetiştiren bahçıvan yani Hazreti Mevlânâ, yine dönemini ilkbahara çevirdi. Çevresinin bahçesini Firdevs cennetini kıskandıracak bir hale getirdi, köhne âlemin meclisinde çoşkunluk zevki tazelendi. Döneminde yeryüzünün İsâ'sı olup bağışladığı feyizlerle dostlarına yeni can verdi.)

>Şerh-i Mesnevî (Mecmû'atu'l-Letâyif ve Matmûratu'l-Ma'ârif)
Mesnevî'nin dibâce ve ilk onsekiz beytinin şerhidir.

ŞEM-Î ŞEM'ULLAH
>Şerh-i Mesnevî
Âyet ve hadislerle desteklenerek mısra mısra şerh edilmiştir.

İLMÎ DEDE
İsmi Mehmed'dir ve Bağdat asıllıdır. Musul ve çevresinde ilim tahsil ettikten sonra, İstanbul'a gelerek ders okutmaya başlamıştır. İlminin yüksekliği anlaşılınca devrinin büyük âlimleri de onul ilim halkasına katılmış ve ders almışlardır. Dervişlerinden birisi Kahire'ye kadı olduğunda onu da yanında götürmüş ve nâiblik görevinde bulunmuştur. Daha sonra Hacca gitmiş, dönüşünde de Şam'a giderek Kartal Dede'ye intisab etmiş ve ona bağlanmıştır. Şeyhinin vefat etmesi üzerine yerine şeyh olmuştur. İlmî Dede hicrî 1070 senesinde vefat etmiş ve burada sırlanmıştır. Mesnevî-i Şerif dışında Farsça ve Arapça eserleri, ayrıca müretteb Divânı vardır. Aşağıda Şeyh Muhyiddîn Arabî hazretlerinin Mevlevîlerin Şam'a geleceklerine dair keşiflerini anlatan kıtasını okuyabilirsiniz. İlmî Dede bu kıtayı da şerh etmiştir.

Tecî üş Şâmu akvâmü tesaffu
Tüsemma bil kabâil Mevleviyye
Mecâlisühüm alet tahkiki sumtün
Terâhüm bi's-safâ hayru'l-beriyye

(Temiz bir sofi zümresi Şam'a gelir ki, bunlara Mevlevî derler. Onlar toplantılarında susar, konuşmazlar. Onların insanların en hayırlısı olduklarını görürsün.)

>Şerh-i Cezîre-i Mesnevî
Şam Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed İlmî Dede'nin Mesnevî Şerif'i şerh etme yetkinliğini gösterdiği bir eserdir.

HACI İLYASZÂDE ÖMER'İN MESNEVÎ ŞERHİ

ABDÜLMECİD-İ SİVÂSÎ
>Şerh-i Cezîre-i Mesnevî ve Şerh-i Mesnevî

HACI PÎRÎ
>İntihâb-ı Şerh-i Mesnevî
İlmî Dede'nin şerhi gibi Mesnevî'nin seçilmiş beyitlerine yapılmış şerhtir.

ABDULLAH-I BOSNAVÎ
>Şerh-i Manzûme-i Cezîre-i Mesnevî

PÎR MEHMED EFENDİ
>Hazînetü'l-Ebrâr
Mesnevî'nin dördüncü cildinin şerhidir.

SABÛHÎ AHMED DEDE
Yenikapı Mevlevihânesinin meşhur yedi şeyhinden birisi olana Ahmed Dedenin nereli olduğu tam olarak bilinmese de İstanbullu olduğu düşünülmektedir. Babası dönemin âlimlerinden olmasıyla ilk ilim tahsilini de babası vasıtasıyla yapmıştır. İlk tasavvuf terbiyesini İstanbul'da bulunan Bektâşî dergâhında, Kâsım Dede adlı bir şeyhten almıştır. Seyyah dervişlerden olan Sabûhî Dede daha sonra seyahate çıkmış ve Konya'ya giderek burada Mevlevî olmuştur. Dervişliğinin başlarında gelen cezbe hali geçince Mesnevî-i Şerifi şerh etmiştir.  Şam'a giderek orada Hamza Dede hazretleri hizmetinde bulunmuştur. Burada ilmi ve ameliyle şöhret bulunca İstanbul'a davet edilmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhliğine getirilmiştir. On sekiz sene görev yapan Sabûhî dede Hicrî 1057 senesinde ecel şerbetini içmiştir. Mesnevî-i Şerif şerhinin dışında da Farsça ve Türkçe dîvân sahibidir. Münâzara-i Kâmilîn, Şeb ü Ruz, Hüsrev ve Şirin adında eserleri vardır.

>El-İhtiyârâtü Hazreti Mesnevî
Bir cilt içerisine toplanan seçilmiş beyitlerin şerhidir.

AĞAZÂDE MEHMED EFENDİ
Yazıcızâde Mustafa Ağanın oğlu olan Mehmed Efendi, babasının ağa olarak anılması sebebiyle Ağazâde sıfatıyla şöhret bulmuştur. Geliboluludur. Hicrî 1019 senesinin Muharrem ayında gördüğü bir rüya üzerine Konya'ya giderek Çelebi Bostan efendi hazretlerinin müridi olmuştur. Gelibolu mevlevihânesi ve Beşiktaş Dergâhı onun adına yaptırılmıştır. Devrinin önemli mutasavvıflarından olan Mehmed efendi keşif ve kerametleriyle meşhurdur. Dîvân sahibi olan Ağazâde Mehmed efendi şiirlerinde mahlas kullanmamıştır. Hicrî 1063 tarihinde adına yaptırılan Gelibolu Mevlevîhânesi'nde vefat etmiş Mevlevîhâne'de sırlanmıştır. Aşağıdaki iki beyit dîvânındandır.

Zîr-i pây-i mevlevîde her sadâ-yı pây-ı kûb
Münkir-i vecd ü sema'a dokunur mânend-i top

Bir külah bir nemed vecd ü sema' u nây u def
Sırrını keşf itmesün her şahsa Allâm'ül-guyûb

(Mevlevî sema' ederken ayağının altından çıkan güp güp sesleri, vecd ve sema' inkârcılarına top gibi tesir eder. Bir külâh, bir keçe, vecd, sema', ney ve def sırrını; gaypları bilen yüce Mevla, her kişiye açmasın) 

>Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi olan Ağazâde, bu şerhte İsmâil Ankaravî'den (Ks) faydalanarak ilk onsekiz beyiti şerh etmiştir.

İBRAHİM CEVRÎ EFENDİ
>Hall-i Tahkikat
Mesnevî'den seçilen 56 beyite 5 er beyitle yapılmış şerhtir.

SARI ABDULLAH EFENDİ
Babası Seyyid Muhammed efendidir. Dönemin Fas ülkesinde şehzade iken İstanbul'a gitmiş ve Osmanlı devleti'nde görev yapmıştır. Sarı Abdullah efendi Hicri 992. (M. 1584) yılında doğmuştur. Aklî ilimleri öğrendiği gibi tasavvuf ilmini de öğrenmiştir. Bayramî tarikatı mensubudur. Bu tarikatın büyüklerinden Hâce Ali Rûmî Hazretlerinin terbiyesi altında yetişmiştir. Çeşitli eserler neşreden Sarı Abdullah efendi, 43 yaşına geldiğinde ise Mesnevî-i Şerifi şerh etmiştir. Sarı Abdullah efendi, Hicrî 1071 yılının Recep ayında vefat etmiştir.

>Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî
Mesnevî'nin birinci cildinin şerhidir.

ŞİFÂÎ DERVİŞ EFENDİ
>Şerhü'l-Kitâbü'l-Mesnevî

ADNÎ DEDE
İsmi Receb'dir. Siroz'da doğmuştur. Âlim bir zat olan Redeb Dede, Siroz Dergâhı Şeyhi Ramazan Dede'ye intisap ederek Mevlevî olmuştur. Şeyhi vefat ettikten sonra Siroz Dergâhına şeyh talep edilmesi üzerine Receb Dede uygun görülmüş ve şeyhinin yerine posta oturmuştur. Bir süre burada görevini yaptıktan sonra Belgrad'ta inşa edilen Mevlevîhâne'de irşad faaliyetlerini sürdürmüştür. Hİcri 1100 tarihinde vefat etmiştir. Mesnevî-i Şerif şerhi dışında divân sahibidir ve Örfî-i Şirâzi'nin de bir kasidesini şerh etmiştir. Aşağıda gazelinden alınmış bir beyti okuyabilirsiniz.

Âh itdikçe cûşa gelür gözlerim yaşı
Derya temevvüc itmeğe elbet hevâ gerek
(temevvüc-dalgalanmak) 

>Nahl-i Tecellî
Adnî Receb Dede, aşk kelimesinin geçtiği 333 beyti seçerek, her birini beş türkçe beyitle şerh etmiştir. 

MEHMED el-MEVLEVÎ
>Mesnevî-i Manevî
Mesnevî'nin birinci cildinin mensur şerhidir.

AMBARCI-ZÂDE DERVİŞ KÜÇÜK ALİ EFENDİ
>Esrârü'l-Ârifîn ve Sirâcü't-Tâlibîn

TÂLİBÎ DEDE
İsmi Hasan'dır. Rumeli'de İştip kasabasında görevli bir kadı'nın oğlu iken, devlet işlerine yönelmeyerek, Selanik Mevlevîhânesi Şeyhi Vecdî Dede hazretlerine intisap etmiş ve Mevlevî külahı giymiştir. Şeyhinin vefatı üzerine Selanik Mevlevîhânesi şeyhi olmuştur. Şeyhlik görevi süresince devlet adamlarıyla yakınlığı onu Şeyhlikten kadılığa geçmesine vesile olmuş ve şeyhliği bırakarak Kadılık görevi yapmıştır. Bu sayede çok zengin olmuştur. Ancak bir süre sonra bu debdebeli hayatı da bırakarak tekrar Mevlevî olmak istemiş ve Şeyh Gavsî Dede'nin huzurunda Mevlevî olmuştur. Çelebi Bostan-ı Sânî hazretleri tarafından önce Selanik sonra da Mısır Mevlevîhânelerine şeyh olarak görevlendirilmiştir. Mısır şeyhi iken yaşanan Halil Paşa vakasında izinsiz olarak görevini bırakarak İstanbul'a dönmüştür. Bu durum Çelebilik makamı tarafından yadırganmış olsa da eski şeylerden olması hasebiyle affedilmiş ve yüz yaşında Serez şeyhliğine gönderilmiştir. Mesnevî-i Şerifi şerh etmeye başlamış ancak buna ömrü yetmemiştir. Serez'de görevini sürdürürken, hicrî 1130 senesinde ahirete göçmüştür. Aşağıdaki gazel kendisine aittir.

Nûr-ı dîdem çeşm-i pür-hûnum ki câyundur senün
Ferş olunmuş la'lden sırça sarayundur senün

Tûtîyâyı zerrece hîç gözüme göstermeyen
Kehl-i erbâb-ı basîret hâk-i pâyindir senün

Berk sanma şû'le-i âhı derûnumdur dilâ
Ra'd zannetme sadâ-yı hûy u hâyındır senün
Kaşların zîr-i cebîninde kamer altında râ
Didüm ol dilber didi bu hüsn-i râyındır senün

Şâh-ı gamsın leşker-i hicrân ile zevk itmeğe
Tâlîbî âhınla kaddin ok ve yayındır senün

(Ey gözümün nuru! Senin yerin kanla dolu gözlerimdir. O, senin kırmızı yakutla döşenmiş sırça sarayındır. Gözlerin ilacı çinkoyu gözüme göstermeyen, basîretli zatların gözlerinin sürmesi olan ayağının tozudur. Ey sevgili! İçimin ahımın alevdir o gördüğün onu şimşek sanma. Gökgürültüsü zannettiğin de senin hay huylarındır. O güzele, alnının altındaki kaşların, mehtabın altındaki ra harfine benziyor deyince, bu senin güzel düşüncendir dedi. Gam padişahısın sen, ayrılık ordusuyla zevk ederken bu Tâlîbî'nin bükülmüş beli senin yayın, feryatları da okundur.)

>Şerh-i Mu'dalât-ı Mesnevî
Mesnevî'nin üçüncü cildinin şerhidir.

İSMÂİL HAKKI BURSEVÎ
>Ruhu'l-Mesnevî
Mesnevî'nin birinci cildinin ilk 738 beytinin şerhini ihtiva eder.

MEKNÎ EFENDİ
>Şerh-i Cezîre-i Mesnevî
Sultan 3. Ahmed'in emri ile yazılan bu eser, Yûsuf-ı-Sîne-çâk'ın "Cezîre-i Mesnevî"sinin şerhidir.

SURURİ DEDE

ŞEM-İ EEFENDİ
Şem-i Efendi 16. yy da yaşamış bir mutasavvıftır.  Doğum tarihi ve yeri bilinmemektedir. Çeşitli tasavvufî eserleri şerh eden Şem-i Efendi, Mesnevî-i Şerifi şerh etmesiyle meşhur olmuştur. 1011 (1602) yılında vefat etmiştir. 

ŞEYH GÂLİB
>Şerh-i Cezîre-i Mesnevî
Şeyh Gâlib efendimizin hayatını bu linkten okuyabilirsiniz. Ayrıca müsedesini de (video) bu linkten dinleyebilirsiniz.
https://muhibbimvln.blogspot.com/2020/04/seyh-galib-hz-museddes.html

ERZURUMLU AHMED NAİM
>İsmâil Ankaravî Hazretleri'nin yetiştirdiği Derviş Ganem'in yaptığı şerhi tamamlayamadan vefat etmesi üzerine kalan dördüncü cildin şerh edildiği eserdir.

BAĞDATLI ÂSIM
>İsmâil Ankaravî'nin etkisi altında kalınarak yapılmış Mesnevî'nin ilk onsekiz beytinin şerhidir.

ES-SEYYİD EL-HAC MUHAMMED ŞÜKRÎ İBN AHMED 'ATA
>Müntehâbât-ı Mesnevî
Mesnevî'den seçilmiş 270 beyitin şerhi yapılmıştır.

MUHAMMED MURAD MOLLÂ'NIN MESNEVÎ ŞERHİ
>Mesnevî'nin tamamamının şerhini ihtiva etmektedir.

ÂBİDİN PAŞA
>Mesnevî-i Şerif Tercüme ve Şerhi
Mesnevî'nin birinci cildinin şerhidir ve Âbidin Paşa'nın en meşhur eseridir.

MEHMED ES'AD DEDE
>Şerh-i Mesnevî
Tâhirü'l-Mevlevî'nin şeyhi olan Mehmed Es'ad Dede'nin ilk iki beyite yaptığı şerhidir.

RIZÂEDDÎN REMZÎ ER-RIFÂÎ
>Lübb-i Mesnevî
Mesnevî'nin dibâce ve ilk onsekiz beytinin şerhidir.

AHMED AVNİ KONUK
>Mesnevî-i Şerif Şerhi
Mesnevî'nin tamamının şerhidir.