29 Nisan 2020 Çarşamba

ÖMER TUĞRUL İNANÇER - RAMAZAN (2. BÖLÜM)

15 Nisan 2020 Çarşamba

Şeyh Gâlib: Dîvân Edebiyatının Zirvesi ve Mevlevî Yolunun Aşığı

Galata Mevlevîhânesi’nde Şeyh Gâlib’in türbesine ait giriş tabelası

Dîvân edebiyatı denince akla ilk gelen isimlerden biri Şeyh Gâlib’tir. Ancak onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda derin bir mutasavvıf ve Mevlevî yolunun önde gelen temsilcilerinden biri olduğunu bilenler azdır. Bu yazıda, Şeyh Gâlib’in ilham verici hayatını, eserlerini ve tasavvufi mirasını, gönülden bir üslupla keşfedeceğiz.
Mevlevî Bir Ailenin Mirası

Tam adıyla Şeyh Mehmed Es’ad Gâlib Dede, 1171 (1757-58) yılında İstanbul’da, Yenikapı Mevlevîhânesi civarında dünyaya geldi. Doğumuna “eser-i aşk” ve “cezbet’ullah” sözleri tarih düşülmüştür. Kendisi bu anlamlı anı Dîvân’ında şu dizelerle ifade eder:
Kim kâdir-i ilâc eylemeğe hükm-i kaderdir
Târih imiş Gâlib-i zârın eser-i aşk
Babası Mustafa Reşîd Efendi ve dedesi Mehmed Efendi, Mevlevî yoluna bağlıydı. Babទ: Babası, Safiyullah Mûsâ Dede’den Mevlevî külâhı giymiş, dedesi ise Peçevî Arif Ahmed Dede’den el almıştı. Bu nedenle Şeyh Gâlib için “Mevlevî oğlu Mevlevî” denir. Annesi Emine Hatun hakkında fazla bilgi bulunmasa da, Gâlib’in manevi yolculuğu ailesinin bu derin tasavvufi köklerinden beslenmiştir.
Eğitim ve Şairlik Yolculuğu

Şeyh Gâlib, ilk eğitimini babasından aldı ve Şâhidî Manzumesini okuyarak ilimle tanıştı. Farsça bilmemesine rağmen genç yaşta şiir yeteneğini geliştirdi. Hoca Neş’et’e intisap ederek Mesnevî okudu ve şiir yazma tutkusunu ateşledi. Edebiyat, musiki ve tasavvuf alanında Mevlevî büyüklerinin sohbetlerinden feyz alarak kendini yetiştirdi. İlk mahlası “Es’ad”ı Hoca Neş’et’ten aldı, ancak daha sonra diğer şairlerle karışmamak için “Gâlib” mahlasını benimsedi.
Henüz 24 yaşında, 1195 (1780) yılında Dîvân’ını tertip etti. İki yıl sonra, 1197 (1782-83) tarihinde ise başyapıtı Hüsn ü Aşk’ı kaleme aldı. Hüsn ü Aşk’ın yazılış öyküsü oldukça ilginçtir. Sadettin Nüzhet Ergun’un Şeyh Gâlib Hayatı ve Eserleri adlı eserine göre, Gâlib bir mecliste Nâbî’nin Hayrâbâd adlı eserinin abartıldığını düşünerek, “Bundan daha iyisini yazabilirim,” dedi. Bu iddia üzerine, 26 yaşında, altı ay gibi kısa bir sürede Hüsn ü Aşk’ı tamamladı ve eserin sonuna “Hitâmühü’l-misk” (1197/1782-83) tarihini düşerek bu başarısını taçlandırdı.
Mevlevî Yolunda Çile ve Şeyhlik

Şeyh Gâlib, Mevlevî köklerinden gelen derin muhabbetle Hz. Mevlânâ’ya bağlıydı. Konya’daki Mevlânâ Dergâhı’nda çileye soyundu, ancak babasının ısrarı ve Konya Çelebisi’nin tavsiyesiyle çilesini tamamlamak için İstanbul’a döndü. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde, Ali Nutkî Dede’nin meşihatı döneminde üç yılda çilesini tamamladı. Ardından “dede” ve “hücrenîşin” oldu. Çile süresince şiir yazmayı bıraksa da sonrasında şiir ve tasavvuf eserleri üretmeye devam etti.
Eserleri: Dîvân’dan Hüsn ü Aşk’a
Şeyh Gâlib’in eserleri, Dîvân edebiyatının en seçkin örneklerindendir. Başlıca eserleri şunlardır:
- Dîvân: 124 sayfa kaside, 164 sayfa gazel ve 92 sayfa Hüsn ü Aşk mesnevîsinden oluşan 380 sayfalık bir şaheser.
- Hüsn ü Aşk: 2101 beyitten oluşan bu mesnevî, Şeyh Gâlib’in en ünlü eseridir. Tasavvufi aşkı sembolik bir hikâye üzerinden anlatır.
- Es-Sohbetü’s-Sâfiyye: Kösec Ahmed Dede’nin Er Risâletü’l-Behiyye adlı eserine yazılmış bir taşhiye. Ahmet Remzi Dede tarafından Türkçeye çevrildi.
- Şerh-i Cezîre-i Mesnevî: Yusuf Sîne-çâk’ın Cezîre-i Mesnevî eserine yazdığı şerh.
- Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye: Mevlevî şairlerin hayatlarını ve şiirlerini tanıtan bir eser. Şeyh Gâlib, bu müsveddeyi en sevdiği dervişi Esrar Dede’ye emanet etti; Esrar Dede de eseri tamamlayarak bugünkü haline getirdi.
Esrar Dede ile Dostluğu

Şeyh Gâlib denince Esrar Dede, Esrar Dede denince Şeyh Gâlib anılır. Esrar Dede (H. 1162/M. 1748), İstanbul Sütlüce’de doğdu. Medrese eğitimi sırasında Şeyh Gâlib’in şöhretini duyarak Galata Mevlevîhânesi’ne gitti. 39 yaşında Mevlevî tarikatına giren Esrar Dede, “Esrar” mahlasını burada aldı. Şeyh Gâlib’in şeyhliği döneminde (H. 1205/M. 1791) onun en yakın dervişi oldu. Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye ve Fütüvvetnâme eserlerini yazdı, ancak H. 1211/M. 1796’da, 49 yaşında vefat etti. Galata Mevlevîhânesi bahçesine, Fasih Ahmed Dede’nin yanına defnedildi.
Esrar Dede’nin vefatı, Şeyh Gâlib’i derinden etkiledi. Annesinin vefatından sonra bu kayıp, onu büyük bir hüzne boğdu. Bu acıyla kaleme aldığı mersiye, Dîvân edebiyatının en dokunaklı eserlerinden biridir:
Kan ağlasın bu dîde-i dür-bârım ağlasun
Ansun benim o yâr-ı vefâ-dârum ağlasun
Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârum ağlasun
Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasun
Ağyârım ağlasun bana hem yârüm ağlasun
Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr'um ağlasun
Nâdîde bir güher telef itdüm dirîg u âh
Hâk içre defn idüp geri gitdüm dirîg u âh
Zât-ı şerîfî âleme bir yâdigâr idi
Fakr u fenâ vü aşk u hüner ber-karâr idi
Her şeb misâl-i şem' benümle yanar idi
Sâye gibi yanımda enîs-i nehâr idi
Hakkâ tamâm âşık idi yâr-ı gâr idi
Birkaç zamân mu’ammer olaydı ne var idi
Allah virdi aldı yine kurb-i Hazrete
Biz kalduk intizâr ile rûz-i kıyâmete
Âhir nefeste sohbeti oldu mahabbet âh
Bir yâre urdu bağrıma âh derd-i fürkat âh
Gelmezdi hîç kalb-i fakire bu sûret âh
Ey kâş etmeyeydim o âşıkla sohbet âh
Yakmazdı belki cânımı bu nâr-ı hasret âh
Telh etdi kâmumı o zehirnâk şerbet âh
Eyvâh elden o gül-i handânum aldı mevt
Esrâr'um aldı cümle dil ü cânum aldı mevt
Olsun mübârek ol mehe kabr-i sa’âdeti
Mevlâ müyesser ide makâm-ı şefâati
Bitmiş ne çâre dâne vü gelmişdi sâ’ati
Dehrin budur hemîşe muhîbbâna âdeti
Tefrîk içündür itse de ızhâr vuslatı
Zehri yudulmaz ağza alınmaz harâreti
Ben gördüğüm bu dâr-ı fenânun fenâsıdır
Bâkî Hudâ rızâsı bekâ Hâk bekâsıdur
Meydân-ı Mevlevî’de nişân âşikâr idüp
Pervâz iderdi şevk ile Ankâ şikâr idüp
Eylerdi nây u defle semâ' âh u zâr idüp
Bulmuşdu kân-ı matlabı Hak'da karâr idüp
Almışdı müjde kûyuna yârın güzâr idüp
Gitdi ne çâre Gâlib'i hasretle bâr idüp
Olsun visâl-i hazret-i pîrânla kâm-yâb
Kıldı karîn-i kabri Fasîh-i felek-cenâb
Vefatı ve Mirası

Şeyh Gâlib, H. 1213/M. 1799’da, 42 yaşında, bir kandil günü sabahı vefat etti. Annesi ve Esrar Dede’nin kayıplarının ardından vereme yakalandığı söylenir. Cenazesi, Galata Mevlevîhânesi’nde, İsmail Rusûhî Ankaravî’nin ayakucuna defnedildi. Babası Mustafa Reşîd Efendi, oğlunun gaslinde, “Ah oğul, o tahtaya o kara sakal yakışmıyor!” diyerek gözyaşı döktü.
Şeyh Gâlib’in şiirleri, Dîvân edebiyatının incileridir. Her biri birer sanat eseri olan bu dizeler, onun tasavvufi derinliğini ve şairane ruhunu yansıtır. Onun eserlerini okuyarak bu eşsiz mirası keşfetmenizi öneririm. İşte Şeyh Gâlib’in gönülleri titreten birkaç şiiri:

    Gün olur ey meh-i nâzım bu sabâhat da geçer
    Bizi hicranda koyan bu şeb-i hayret de geçer

    Vâsıl-ı evc-i kabûl eyle recâmız yohsa
    Yerde kalmaz sanma âh-ı felâket de geçer

    Nâ-hudâ Nûh-ı nebî olduğu dem şek yokdur
    Gavta-i varta-i Tûfan bu nevbet de geçer

    Hat gelip leşker-i hüsnü geçicek dildârın
    Dili muğber eden ol kîne vü nahvet de geçer

    Sâf kıl âyîne-i sînemi nîk-ü bedden
    Tab’a âmed-şud eden suret-i hayret de geçer

    Çekilenler kalur Es’ad bu cihan içre hemân
    Vakt-i şâdî de gelir mevsîm-i mihnet de geçer

   ——————————————————

    Cihânda nice sır var kimse bilmez
    Bilinmek olsa da farza denilmez

    Ya ber-dâr olmalı yâ hişten-dâr
    Ve illa halka hak söz söylenilmez

    Bulur herkes cezâsın bîş ü kem hep
    Eğer cev ekseler gendüm biçilmez

    Yeter aşk-ı Hudâ’dan bir içim su
    Bütün deryâ içilmez hem geçilmez

    Mesledir bu suhan âlemde hakkâ
    Ki ârifler gözünden gizlenilmez

    Muhassal tavr-ı pîşîn üzre  Gâlib
    Nazımda bundan alâ dür dizilmez


  ———————————————————

    MÜSEDDES


    O mehin meclîsi reşk-âver-i hurşîd olsun

    Sâyesi hâb-geh-i çeşm-i sitem-dîd olsun

    Gâhîce bâri gönül nâil-i ümmîd olsun

    Varalım bezmine vuslat yine tecdîd olsun

    Gecemiz kadr-i mübârek günümüz îd olsun


    Mey-perestân olıcak bang zeni yâ mâ’bûd

    Eylesin kulkul-ı mînâ dahî âheng-i sürûd

    Derd-i aşkı beni kılsın müteselli hoşnûd

    Mest olup bâde-i nahvetle dil-i fakr-âlûd

    Görelim âlem-i endîşede Cemşîd olsun


    Gamzesi câna yakın kâfir-i câdü-fikret 

    Ârızı âteş-i sâd-hırmen-i akl u fıtrat

    Nergisi vâkıf-ı her neş’e vü her keyfiyyet

    Gerçi tâkrîr-i merâm etmeğe yokdur hâcet

    Bâis-i âh ü figânım buna te’kîd olsun


    Düşmesin murg-ı hevâ sehv ile dam-ı kesele

    Beste dil kalmayalım rişte-i tûl-i emele

    Neş’emiz yoğsa dahî aşkı hakîkatte hele

    Feyz-i hikmetle alup sâgar-ı sahbâyı hele

    İçelim mey sevelim dil-beri taklîd olsun


    Tutdu Gâlib katı çok rûze-i derd ü elemin

    Kalmadı tâb ü tüvân çekmeğe cevr ü sitemin

    Yeter ey şeh yeter ağyâr-ı denî sürdü denim

    Görelim biz de meh-i lutf ile mihr-i keremin 

    Gecemiz Kad-i Mübarek günümüz îd olsun 


MESNEVÎ'DEN HİKAYELER - STORIES FROM THE MATHNAWİ


The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop




------






Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

8 Nisan 2020 Çarşamba

Ömer Tuğrul İNANÇER - BERAT KANDİLİ


MESNEVÎ'DEN HİKAYELER - STORIES FROM THE MATHNAWİ

The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH)

--------

Story of the Jewish king who for bigotry’s sake used to slay he Christians Part 1 (-2-)  (-3-)   (-4-)

THE STORY OF ANOTHER JEWISH KING WHO ENDEAVOURED TO DESTROY THE RELİGİON OF JESUS.




------





TEKKEYE GELEN KONUĞUN BİNEĞİNİ SATAN SÛFÎLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

2 Nisan 2020 Perşembe

739.Vuslat Yıl dönümü

    SEMÂ’

    Sema’ Arapçada, dinleme, işitme, anlamına gelir. Istılahta ise, musiki nağmelerini dinlemeye, dinlerken de vecde gelerek coşkuyla raks etmeye, dönmeye denir. Sema’ ın nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. Ancak bu dönme hareketi çok eski dönemlere ve kültürlere kadar gitmektedir. Tabii ki bu kültürlerin yaptığı görünüş itibari ile sema’ olsa da mana olarak sadece o anki durumun yansıması olarak verilen tepki idi. Mevlevilerin sema’ ayinine mukabele denir. İki sema arasındaki farkı aşağıda okuyabilirsiniz.

    Mevlevîlerce sema’ nâfile bir ibadettir. Belirli bir ritim ile ve musiki eşliğinde yapılan, sağdan sola, kalbin etrafında çark atıp dönerek icrâ edilir. Ruhen yükselmek ve Allah’a gidilen yolda mesafe almak için yapıldığı takdirde caiz olarak görülür. Sema’ ın haram mı veya helal mi olduğu çok tartışılmıştır. Bu tartışma Hz. Mevlânâ zamanında da olmuştur. Böyle bir tartışmayı bizzat yaşayan Hz. Mevlânâ’dan şöyle bir söz rivayet edilir:

    “Peygamber devrinde semâ yoktu, bu bid’at de nereden çıktı?” diyenlere sofiler: “Peygamber devrinde minare de yoktu. Semâ’ da minarenin çıktığı yerden çıktı. Şâyet bunlar bid’at iseler “bidat-i hasene” olmuşlardır; İslâmın ruhuna, iman ve aşk yolunda hizmet verme, faydalı olma anlayışına uygun düşmektedirler.” Diye cevap verirler.


    HZ. MEVLÂNÂ SEMA’ ETMİŞ MİDİR?

    Peki, kendisi sema’ etmiş midir? Evet, Hz. Mevlânâ sema’ etmiştir. Şems hazretlerinden sonra sema’ ettiği biliniyor. Ancak Şems hazretlerinden önce sema’ etti mi yoksa etmedi mi bu belirsiz. Eflâki Dede, “Mevlânâ’nın Şems’ten sonra sema’ a rağbet ettiğini” yazar. Sultan Veled hazretleri ise Hz. Mevlânâ’nın Şems’ten önce zâhit bir er olduğunu, Hz. Şems’in onu sema’ a davet ettiğini, böylece Hz. Mevlânâ’nın bulunduğu halden kat be kat daha ileriye gittiğini söyler. Hz. Mevlânâ’nın sema’ ı ile ilgili en meşhur hikâyesi Selahadddin-i Zerkub’un dükkânının önünden geçerken çekiç sesleri ile vecde gelerek sema’ etmesidir. Yaşadığı dönemde belli bir kurala uymadan, belirli bir mekâna bağlanmadan,  cezbe hali olduğunda, sevinçli olduğunda ve bu gibi hallerde sema etmiştir. Hatta Mesnevî yazılırken de kimi zaman sema’ etmiş, bu sırada beyitler, gazeller söylemiş, Hüsameddin Çelebi Hz. de yazmıştır. Sema’ da iken bile, fetvâ isteyen olursa, sorusunu sorar Hz. Mevlânâ’da cevabını yazar veya yazdırırdı. Menâkıbnâmeler de bunun gibi çok hâdise nakledilmektedir. Sema’ bugünkü şeklini de hepimizin bildiği üzere Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled hazretleri ile almıştır.


   SEMÂ’IN ÂDAP, ERKAN VE KISIMLARI

    Şimdi size, Sema’ ın daha derin manasını, âdap ve erkânını, kısımları gibi çeşitli konuları da aktaracağım. Ancak bunları da hem Sema’ ın sırrına vâkıf hem de Mevlevîlerin yanında özel bir yere sahip olan İsmâil Rusûhi Ankaravî efendimizden aktaracağım.

    Hz. Şeyh şöyle buyuruyor:

    “Genelde semâ’ın yapıldığı güne ‘mukabele günü derler. Onun için gönül ehli olan bütün ihvân toplanır ve kinden, hileden, düşmanlıktan arınarak, birbirlerinin karşısına, aynaya bakar vaziyette otururlar. Böylece birbirlerinin yüzlerini tam bir cepheyle görürler… Fakat mukabelede esas olan, yüzyüze gelecek şekilde oturmaktır. ‘Mümin, müminin aynasıdır’ hakikatince, kalp kalbe karşı, kin ve nefretten arınmış olarak sanki aynaya bakıyormuş gibi kardeşin kardeşe bakması gerekir. Ki bu sayede birliğin sırlarına ve tevhidin müşahedesine nail olmak mümkün olsun. Mukabele lafzının asıl manâsı ve sırrı budur. Bu lafza başka türlü manâ verenler, bizim kastettiğimiz bu manâdan gafildirler.”

    Bu kısa bölümde önce semâ’ ın yapıldığı günün adını ve sırrını öğrendik. Şimdi de semâ’ a başlamadan hemen önce duyduğumuz ney üflemenin anlamını ve sonrasındaki her bir hareketin sırlarına bakalım.

“Allah-u Teâlâ, neyzenlerin Hak aşkıyla gönüllerinden husûle gelen arş-ı a’lâlarından âdeta bir kutlu nefes gibi yarattığı esintilerle, cennetteki ağaçların zilleri mesâbesinde olan neye dokundurur ve ondan çıkan ilâhî nağmeler, âşıkları mest eder. Eğer halktan biri, o leziz nağmeleri âşıkların dinlediği gibi dinleseydi, onun güzelliğinin şiddetinden nefisleri ölür ve böylece derviş olurlardı. Bununla da kalmaz 'Ölmeden önce ölünüz’ sırrına mazhar olurlardı.

    Âşıklar topluluğu, cennet bahçelerinden bir bahçe olan beden kabirlerinden, c ennet-i ‘âcilenin lezzetini idrak ediyorken, varlık ve yokluk arasındaki berzah âlemin de hayret makamında oldukları bir esnada aniden ‘Sûra üfürüldüğü gün, işte o gün çok zor olan bir gündür. Hele kâfirler için hiç de kolay değildir.’ (Müddesir, 8-10) âyet-i kerimesinin sadâsı kulaklarına değer değmez, irkilirler. Ve içerisinde bulundukları bu zevkin son bulmasıyla, sanki kıyamet günü ölülerin ellerini yere vurarak ayağa kalkması gibi kıyama dururlar. Ve o an kıyâmet-i suğrayı (küçük kıyameti) bütün görünürlüğüyle idrâk ederler. Ve lisân-ı halle derler ki; ey gaflet uykusunda olanlar, uyanın! Ki, sûr’a üfürüldüğü zaman bütün ölüler kabirlerinden aynen böyle kalkacaklardır. Size lâzım olan, bu sırrı idrâk etmeniz ve bu idrâkin şuuruyla kıyâmet-i kübrâ’ya (büyük kıyamet) hazırlık yapmanızdır. Bunun içinse, etrafındakilerin bir halka şeklinde yekvücûd olduğu bir azizin etrafını dolanmanız gerekir. Âhirette herkes tâbi olduğu kimselerle çağırılıp beraber haşrolacağına göre siz de Allah’ın kendisinden hoşnut ve razı olduğu bir azizin halkasına girin ki; âhirette onunla beraber haşrolasınız. Nitekim Allah-u Teâlâ, bir âyet-i kerimesinde ‘Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle çağıracağız.’ (İsrâ, 71) buyurmuşlardır.

    Mukabele tamam olduktan sonra şeyhin tayin ettiği şekil üzere şeyh efendi, ortadan çıkıp makamına geldikten sonra dev r-i saniye (ikinci devre) dönüldüğünde, mebde’ ve mead’ın sırlarına, âlemin ve âdemin zuhuruna (yaradılışına) işaret ederler.”

    Geldiğimiz bu noktada ise Şeyh Hazretleri mukabelenin sırrını,  semâ’ın hemen başındaki ney üflemenin manasını ve elleri yere vurmak suretiyle ne anlatılmak istendiğini açıkladı. Bundan sonra mebde ve mead (semahanenin ortasına çizilen hayali bir çizgi ile temsile edilen dünyaya doğuş ve ahirete doğuş), birinci devir, ikinci devir, üçüncü devir ve bitişini okuyacağız.

    “Meşâyihden bazıları, bu zikrettiğimiz edvârı (devirleri) ve esrarı tâliblere anlatabilmek için, bu âleme mahsus olan şeylere teşbih ederek anlatmaya çalışırlar. Ki bu sayede işin manevi yönünü, misallendirme yoluyla açıklayabilsinler. Meselâ; kimisi zât-ı ehâdiyyeti bir notaya teşbih eder. Ki o nokta süratle döndüğünde daire gibi gözükür. Lakin o daire vehmîdir. Yani görünüşte daire gibi gözükse de, hakikatte vücudu oktur ve asıl var olan bir noktadır, daire değil. Böylece zât-ı ilâhî, mevcudâtın üzerine bu şekilde kıyas edilir. Bazıları ise; bir nokta koyup o noktanın başlangıcından bitişine kadar bütün bir çizgiyle birleştirirler. Ve notanın sağ tarafını âlem-i zuhur, sol tarafını ise âlem- bütûn kabul ederek bu sırları bu şekilde teşbihen göstermeye çalışırlar. Meselâ kenardaki daire gibi.”


1. Devir

“Ama, dünyada ve âhirette yegâne destekçimiz olan nurumuz, güneşimiz, Hz. Pîrimiz, bu zikrettiğimiz esrarı kendi vaz’ettiği âyinlerde göstermiştir. Meselâ; bu âyin tertibine göre şeyh efendi, gelip kendi makamında durduğu zaman, nokta-i mebde’yi (başlangıç noktasını) temsil eder. Sol tarafı âlem-i bütûnun numunesidir. Fukara o taraftan zuhur etmiş mücerred ruhlar gibi hareketsiz ve sakin üslupla gelip mebde-i vücûd mesâbesinde olan şeyhe yaklaştıklarında ellerinin birisiyle işarette bulunarak, tazimde bulunup sağ tarafına geçerler. Ve herkes kendi kabiliyeti nisbetince o tarafta, merkez-i vücûd üzere daire olmak üzere lisân-ı halleriyle izin isterler. Hakk’ın makamında kaim olan şeyh efendiyse başının lisan-ı işâretiyle onlara, “Merkez-i vücûd üzere daire olunuz ve uygun bir şekil alınız.” Diyerek emir buyururlar. Onlar ise; “Emrini duyduk ve itaat ediyoruz. Sabit olan zâtın isteği üzere devrâna başladık. Bütün taifenin bu yol üzere amel ettiği gibi, merkez-i vücûdları, üzere, birer ayak birer ayak ve birer mertebe birer mertebe ilerleyerek yarım daire oluncaya kadar mesafeyi katedip, mecazen mertebe-i insâniye timsali olan şeyhe dahil olurlar. Tarîkimizin şartlarından biri de, gelmiş oldukları o yerde durmayarak ya bölük bölük veya tek tek deveran ederek deveranın başladığı yere ulaşana kadar iilerlemelerine devam etmeleridir. Mertebe mertebe ilerledikten sonra sol tarafı da katederek makam-ı noktaya gelirler. Bu defa Hakk’ın makamında kaim olan şeyh, bunlara Hakk’ın selâmını tebliğ ederek, ism-i Selâmın seyrini gösterir ve der ki; “Allah’ın selâmı muhabbet dairesinde olanların üzerinde olsun. Ey deveran edenler! Rabbim sizin semâ’ınızı ve niyetlerinizi fitneden sâlim eylesin. Ve mebde-i hakîkî’ye erdirmek suretiyle sizi selâmete çıkarsın.” Şayet sorulacak olursa; bu selâm-ı ilâhi ibâdullah’a (Allah’ın kullarına) ulaşma mekânında dururken dahî caizdir. Şeyhin ileri geçmesi demek, aynı zamanda onun geride de durabileceğine işarettir. Şeyhin makamından birkaç adım ileri gelmesi, makam-ı menâzileye işarettir. Meşâyihe göre menâzilenin manası; kulun kendi vücudundan, fena makamına inmesidir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın selâmıyla, rahmet ve ra’fetiyle, makam-ı abde (kulluk makamına) yaklaşmasıdır. Nitekim Hak Teâlâ bu manaya işaret edilirken “Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ yaklaşırım.” Buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfte ise; “Gece yarısı olduğunda veya üçte biri gittiğinde Allah-u Teâlâ semâ’dan yeryüzüne iner ve şöyle der; yok mu bana dua eden onun duasına icabet edeyim.” Buyurulur.

Kendi merkezinden huruç edip (çıkıp) Hakk’ın yanına yönelen ve merkez-i hakîkî’ye yakın olan âşık bir kimseye Cenâb-ı Allah, üç izzetten ve derece-i istiğnadan olmak üzere ona yakın olur.
Şeyhin kendi makamından ayrılıp, selâm vermek için geldiği yere, makam-ı menâzile derler.


İKİNCİ DEVİR

Bu devirde bir önceki devirden farklı olarak söz ve hasâret, vecd ve hâlete ait derûnî inkişaflar hâsıl olur. Ki bu inkişâfların çoğunu ayne’l-yakîn mertebesine eren görür. Bu devir de, bu haletle nihayete erdiğinde, tekrar Hakk’ın halifesi olan şeyh, manası malum olan Hakkı’ın selâmını bütün sırları ve havasa ait hususiyetleriyle edâ ederek der ki: “ Allah’ın selâmı üzerinize olsun ey sevgi ve muhabbet yolunda seyredenler! Rabbim bu devrin ve merkez-i hakikînin sırlarını görmeniz için gözlerinizdeki perdeleri kaldırsın.”


ÜÇÜNCÜ DEVİR

Bu devirde sâlikler, mertebelerinin ölçüsünce ve kabiliyetlerinin elverdiği nisbette istiğraka erişirler.
“Doğu da batı da Allah’ındır. Her nereye yönelirseniz Allah’ın rızası oradadır” (Bakara, 115) âyet-i kerimesini sırrına binâen ; çoğuna Hakka’l-yakîn, nicesine ayne’l-yakîn ve bazısına ise ilme’l-yakîn olarak yüzünü ( rızasını) gösterir.


BİTİŞ

Üçüncü devir de tamam olduktan sonra şeyh, selam vermek üzere , nümune-i makâm-ı menzileye gelir ve bunlara üçüncü selamı tebliğ eder: “ Ey âşıklar ve ârifler topluluğu! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Deverânınız bitmiştir. Rabbim sizi (murâd ettiğiniz) sırlara eriştirsin. Ve Rabbim sizi hakîkatü’l-yakîne ve müşâhede makamına eriştirerek selamete erdirsin…”

Yapılan bu üç devrin ve her devirden sonra verilen selâmın sırrı budur. “


SEMA’ IN KISIMLARI

Dinlemek anlamındaki, yani güzel ses, ney, ilâhi dinlemek anlamına gelen sema’ ın üç kısmı vardır. Bunlar: İlâhî semâ’, Ruhânî semâ’ ve Tabiî semâ’dır. Ayrıca hem dönmek (çark atmak) hem de mûsiki ile yapılan âyin-i şerifin de üç kısmı vardır. Bunlar: Müptedîlerin, avamın semâ’ı, Dervişlerin, müritlerin semâ’ı ve Erenlerin semâ’ı. Yazı uzadığı için bunları açmıyorum.


MESNEVÎ’DEN SEMÂ’ A DAİR…

Tekrar kısaca hatırlatmak gerekirse, semâ’ın en başından, hatta “Mukabele” kelimesinin kelime anlamından ve sırrından başlayarak mümkün mertebe tüm detaylarını yazdım. Şimdi ise Mesnevî-i Şerifte Hz. Mevlânâ’nın semâ’ ile ilgili sözlerini paylaşarak bu konuyu bitirmek istiyorum. Önce ilâhi sözleri işitmek anlamındaki semâ’ dan beyitler paylaşacağım sonra bu işitilen sözlerle cûş-u hurûşa gelerek çark atıp musiki eşliğinde yapılan semâ’ hakkındaki beyitlerden paylaşacağım. Hz Pir şöyle buyuruyor:

“Halkın tamburla çaldıkları ve boğazla terennüm ettikleri, çarhın devranı sesidir.”

“Mü’minler de derler ki cennetin âsârı, her kötü sesi latif bir hâle getirmiştir.”

“Bizim hepimiz Âdem’in eczâsıyız. Ceddimiz cennette, biz de onun sulbünde iken o sesleri duymuştuk. Su ve çamur yani bu unsur-ı turâbî, bize şek verdiyse de o seslerden yine bir miktarı hatırımıza geliyor.”

“Zurnanın inlemesi ve davulun güm güm etmesi, bir parça sûr-ı İsrâfil’e benzer. O hâlde semâ’ âşıkların mânevî gıdasıdır ki onda içtima’ hayali vardır.”

”Ey cesur sâlik, çarhı ayağının altına al da feleğin üstünden semâ’ sesi işit.”

“Hicâblardan çok suret ve çok seda vardır, lâkin kulak ve gözde Allah’ın mührü bulunmaktadır.”

“Cenâb-ı Hak, kemâl, cemâl, cilveden dilediğini göze iliştirir ve gösterir.”

“Yine Cenâb-ı Hak semâ’, beşaret ve cûş u hurûştan dilediğini kulağa işittirir. Herkes doğru işitmeye muktedir değildir, nitekim incir her küçük kuşun lokması olamaz.”

“Hususiyle ölmüş ve çürümüş bir kuş, gözsüz ve hayalperver bir kör.”

“Aşk mutribi terennüm ve semâ’ esnasında şunu çalar: Bendelik bağdır, efendilik baş ağrısıdır.”

“His kulağı o nağmeleri duymaz, çünkü zulümlerden o his kulağı necis olur.”

“Âşıklar coşkun bir sele düşmüşler ve aşkın hükmüne kalben rıza göstermişlerdir. Değirmen taşı gibi gece gündüz bîkarar olarak inleyip dönmektedirler. Değirmen taşının dönmesi, ırmağı arayanlar için şâhittir; ki kimse ‘o ırmak rakiddir’ (harektsiz, durgun) demesin. Eğer gizli bulunan ırmağı görmüyorsan, hariçteki dolabın dönüşünü gör.”

“Mademki o ırmağın çevirmesinden feleğin kararı yoktur, ey gönül sen de yıldızlar gibi ârâm ve sükûn arama. Eğer kaderin döndürmesini görmüyorsan, anasırdaki dönüşü ve cûş-u hurûşu gör. Çünkü köpüklerin ve çer çöp makulesi şeylerin dönmesi, o şerefli denizin galeyanındandır.”

“Güneşle ay iki değirmen öküzü gibi dolaşırlar, vazifelerini muhafaza ederler. Feleğin ayı böyle dönmekte olduğu için bazen karanlık, bazen aydınlık olur.”

“Ey gönül, sen bu yüzbinlerce mahlûkatın bir cüz’ü iken Hakk’ın hükmü karşısında nasıl bîkarar olmazsın? Kendini yani nefsin arzusunu kıracağın ve şehvet yarasından pamuğu kaldıracağın bir yerde raks et. Raks ve devrânı meydanlarda yaparlar. Merdân-ı ilâhî ise kendi kanları içinde çırpınırlar.”

“Onların cisimleri rakstadır, canlarını ise sorma. Hele rûh-i mahz olanlardan hiç sual etme.”

“Suya ve çamura yani anasıra bağlanmış olan ruhlar, o su ve çamurdan mesrûrü’l-kalb olarak kurtulunca, Hakk’ın aşkı hevâsında raks ederler ve bedrin kuyusu gibi eksiksiz olurlar.”

“Benliklerinden kurtulunca el çırparlar, kendi noksanlarından halâs bulunca raks etmeye başlarlar.”

“Onların mutripleri içlerinden def çalarlar, denizler onların cûşuhurûşundan köpük saçarlar. Ölümün elinden kurtuldukları için yeşil ve müteharrik dallar ve yapraklar gibi havada el çırpmaya başlarlar.”

“Dallar gören bir göze karşı tevbe edenler gibi neşesinden raks etmekte , yapraklar mutripler gibi el çırpmaktadır.”

“Rüzgâr tesiriyle türlü türlü rakseden söğüt dalı gibi sağa sola oynamaktadır. Güneeş felekte el çırpmakta, zerreler ise âşıklar gibi oynamaktadır.”

Semâ’ ile ilgili başka beyitler de mevcut. Daha fazlasını arayan arkadaşlar Mesnevî-i şerifle birlikte başta Dîvân-ı Kebîre de müracaat edebilirler. Ben bu kadarının kâfi olduğunu düşünüyorum.


ŞEB-İ ARUS

Hz. Mevlânâ’ya biraz ilgi duyan veya vuslat yıldönümlerini takip etmiş olanların muhakkak kulaklarına çalınmıştır bu söz. Zaten ilgili olanların da malumudur. Aslı, “Şeb-i Urs” olan söz daha sonra halk arasında “Şeb-i Arûs”a dönüşmüştür. Şeb, Farsça gece, Urs Arapça düğün ve ziyâfet, Arûs da gelin demektir. Her ne kadar değişim geçirmiş olsa da yine de birbirine bağlı, yakın anlamları vardır. Şeb-i Urs düğün ziyafeti gecesi anlamına gelir. Hz. Pîr’in türbesindeki havuzun ismine de Şeb-i Urs denir. Bu söz daha sonra gelin-gerdek gecesi anlamına gelen Şeb-i Arûs şeklini almıştır. Aralık ayının her 17. Günü (H. 672), Hz. Mevlânâ’nın âhirete doğumu olarak kabul edilir ve gecesinde Şeb-i Ârûs gecesi adı altında Hz. Mevlânâ’yı anma gecesi düzenlenir.


ŞEB-İ ARÛS GÜLBANGİ

Abdülbâki Gölpınarlı’nın Mevlevî Âdâb ve Erkânı*1 adlı kitabında bu gülbang şöyle geçer:

“Vakt-i şerif hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola, Leyle-i Arûs-i rabbanî,  vuslat-ı halvet sarây-i sübhânî, hakk-ı akdes-i Hudâvendgârîde, ân-be ân vesîle-i i’tilâ-yı makam ve füyûzât-ı rûhâniyyet-i aliyyeleri cümle peyverânı hakkında şâmil ü âmmola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmâm-ı Alî hû diyelim, Hû.”
Diyerek gülbank tamamlanırmış.



Kaynakça:
*İsmail Rusûhî Ankaravî, Minhâcu’l-Fukara
*1 Abdülbâki Gölpınarlı’nın Mevlevî Âdâb ve Erkânı s. 113
İsmail Rusûhî Ankaravî, Nisâbü’l-Mevlevî
H. Hüsyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı