14 Aralık 2019 Cumartesi

"BİSMİLLAH" öyle bir addır ki... - Mecâlis-i Seb'â


BESMELE-İ ŞERİF

Derler ki: Dünya, Hz. Nûh'un zamanındaki kadar hiç mâmur olmamıştı. İnsanlar o devirde olduğu kadar hiç ün kazanmamıştı. Herkes kendi adına güvenir, adıyla sanıyla övünür, sarhoş olurdu. Nûh (a.s) bu adı onlara söyledikçe onlar kabul etmemişlerdi. Bu adı hor görmüşlerdi. Çünkü görünüşe tapıyorlardı. Bu ad ise, mana denizinden coşmuş bir dalgaydı. Görünüşe tapanların gözleri bu adı göremezdi, gözlerinde o güç yoktu; bu adı görebilmek için yetmiş kez yıkanmaları gerekti: "Ancak temiz olanlar dokunabilirler ona." (Vâkıa, 56/79). Hz. Nûh onlara diyor ki: "Siz bu adın ne kadar yüce, ne kadar azîm olduğunu göremiyorsanız, gözlerinizi gözyaşlarıyla yıkayın, feryâd ü figân ederek ağlayın da körlüğünüzü, görüşten mahrum olduğunuzu anlayın. Siz ağlayıp feryâd edemezseniz ben size ağlayayım, ben feryâd edeyim. Çünkü Allahü Teâlâ, size ağladığım, feryâd ettiğim için benim adımı "Nûh (nevha eden, ağlayan)" taktı. Şu anda sizin hakikatleriniz helak suyuna batmış, boğulmuş olduğundan, kurtulursunuz umuduyla size ağlayacağım, sizin için feryâd edeceğim. Hani hastaya ölüm yaklaştığı vakit feryâd eder, ama yaşayacağından da umudunu kesmez ya, onun gibi işte. Bu helak oluş, bu yok olup gidiş tufanıdır. Ben görüyorum, fakat siz görmüyorsunuz. Gittikçe yaklaşıyor, yüzlerinize dokunuyor. Ben geminin içindeyim ama yine de feryâd etmedeyim. Yalnız bu seferki feryâdım umutsuz bir feryâd!" "Sulara boğuldular da ateşe atıldılar; derken Allah'tan başka bir yardımcı da bulamadılar." (Nûh, 71/ 25). Yani bu adı hor tuttular, bu ada hürmet etmediler. Bu adın devlet tellalı olan Hz. Nuh'a bakmadılar bile. Sonunda bu adın üstünlüğü onları kahretti, adlarını sanlarını batırdı gitti. "Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi ve âlemlerin rabbi olan Allah'a hamd olsun!" (En'âm, 6/45).

"Bismillâhirrahmânirrahîm" sözü, öyle bir padişahın adını taşır ki, kulların kurtuluşları onun rızasına mâtuftur. Kimde bir üstünlük varsa onun lütfunun, ihsanının feyziyledir. Kimde bir alçalış varsa onun adâletinin tecellîsi yüzündendir. Âlemin ayakta kalması onun irâdesindedir. İnsanların yok olması onun isteğiyledir. Nerede üstün bir kişi varsa, onun kerem elbisesini giyinmiş, bezenmiştir de o yüzden üstündür. Nerede bir alçalmış kişi varsa, onun kahrına uğramıştır da o yüzden alçalmıştır. Bazılarının bellerine bağladıkları incecik zünnârın örgüleri arasında şu ses duyulur: "O'dur üstün olan, her şeye gücü yeten." Âriflerin omuzlarına sarkan taylasanın örgüsünden de şu ses işitilir: "O'dur lütfu bol ve her şeyden haberdâr olan." (En'âm,6/103). "Bismillah" sözü, öyle bir sözdür ki, Hz. Süleyman'ın zamanındaki İblis'in vesvese elinden Belkıs'ı kurtaran odur.

Her işe Allah'ın adıyla girişmek lâzım

Ki, odur kullarına fâtih-i bâb-ı esbâb

Râzıyım rahmetine, âtıfet ü şefkatine

Çünkü ihsân-ı ilâhîsine yok hadd ü hesâb

Ben O'nun mağfiret ü rahmetini çok umarım

Günâhım affeder, elbette O'dur et-Tevvâb.

Ey gaflet uykusuyla ömrünü veren yele

Bu hevâya tapma tâ ne zamana kadar? söyle

Açmışsın herkes için cevr ü cefâ-yı ebvâbı

Kapadın herkese ebvâb-ı vefâyı böyle

Hak seninle hani akdetmiş idi bir mîsâk

Yakışır mı veresin ahd-ı ilâhîyi yele

Her zaman renc ü cefâda ne edersin şikâyet

Fakirlik getirir mâsiyet elbette ele

Çekme beyhûde yere hasret-i dil, fâide yok

Bin bir zahmetle girsen de mezâr-ı eleme.

“Bismillah” öyle bir addır ki onun gücüyle İmran oğlu Mûsâ, Rahman’ın salavatı üzerine olsun, Firavun’un yüz bin kılıçlı, yüz bin mızraklı, demirler ezen ateş toynaklı ordusunu bir asâyla altüst etmiştir.

“Bismillah” öyle bir addır ki onunla İmran oğlu Mûsâ, İsrâil oğullarının geçmesi için denizde on iki ana yol açmış ve denizden toz kaldırmıştır.

“Bismillah” öyle bir addır ki Meryem oğlu İsâ onu ölüye okumuş da ölü dirilmiş, başını mezardan kaldırmış, bu adın heybetinden saçı ağarmıştır.

EY, MÜNKER VE NEKİR’İN MEZARDA SORU SORACAĞINI İNKÂR EDEN! İSÂ’NIN SESİYLE ÖLÜNÜN MEZARDAN KALKIŞINA DAİR KISSAYI İNKÂR MI EDİYORSUN YOKSA? MÜNKER VE NEKİR’İN SESİYLE ÖLÜ NİÇİN KEFENDEN BAŞINI ÇIKARIP CEVAP VERMESİN?

“Bismillah” öyle bir addır ki her gün bir çok topal, dertli, hasta ve kör, İsâ’ın, selam üzerine olsun, kilisesine her sabah toplanır, İsâ evrâdını bitirince çıkıp bu kutlu adı onlara okurdu da hepsi de tam bir sağlık ve kuvvetle hastalıksız olarak evlerinin yolunu tutardı.

“Bismillah”, öyle bir addır ki Mustafa, selam üzerine olsun, dolunaylı gecede Kâbe’nin etrafını tavâf ederken –Mekke’de aşırı sıcak yüzünden çoğu insan gece dolaşırdı- Ebû Cehil onu görüp de öfkelenmiş, hasedi kabarıp köpürmüş de, “Allah bilir, bu büyücü yine ne hile peşinde?” demişti. Mustafa, selam üzerine olsun, ise ona “Hile nerde, ben nerde? Ben insanları senin gibi sapıkların hile ve tuzaklarından kurtarmak için geldim.” diye şefkat yollu bir cevap vermişti. Ebu Cehil, “Büyücü değilsen, avucumda ne olduğunu söyle.” demişti. O, avucuna kasıtlı olarak çakıl taşları almıştı. Emin Cebrâil yetişip demişti ki “Ey Muhammed, Hak sana ‘Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey peygamber’ selam iletiyor ve diyor ki ‘Sana büyücü deseler de aldırma. Biz sana güzel adlar koyduk.’ Bunların kimilerini insanlara söyledik, kimilerini de insanların anlama güçleri olmadığı için söylemedik: “İnsanlarla akılları ölçüsünce konuş.” O kim oluyor da sana ad koyuyor? Köleye ad koymak efendinin kârıdır. Dışardan gelmiş aşağılık köleye mi kalmış efendiye ve efendi oğluna ad koymak? Onun koyduğu adı onun kendi boynuna asarlar da cehenneme yollarlar. Avucumda ne var diye seni sınıyor. Ona cevap olarak de ki hangisini istersin? Avucunda ne olduğunu söylememi mi, yoksa senin avucunda olanın benim ne olduğumu söylemesini mi? Mustafa, selam üzerine olsun, “Rahman, rahim Allah’ın adıyla” deyip bu kutlu adı dile getirerek onu cevapladı. Ebû Cehil dedi, “Hayır. Benim avucumda olanın senin ne olduğunu söylemesi daha güçlüdür.” Allah’ın tertemiz adı sayesinde Ebû Cehil’in elindeki her bir taş parçası dile geldi: “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed, Allah’ın elçisidir.” [Bunun üzerine] bir grup insan iman getirdi. Ebû Cehil, söylediğine çok pişman olup öfkesinden çakıl taşlarını yere çaldı ve “Gördün mü” dedi, “kendi elimle ne yaptım? Ebû Cehil’in kimi arkadaşları kendisine dediler, “Sihir yere etki eder de göğe etki etmez. Gel, onu bununla sınayalım.” Gelip dediler, “Bu yaptığın sihir değil hakikatse ve Allah’tansa şu dolunayı yar. Çünkü sihir göğe etki etmez.” Emin Cebrâil, anında yetişip dedi, “Endişelenme. Ezelî ve ebedî kadîm Rabbimizin kutlu adını anıp ‘Rahman ve rahim Allah’ın adıyla’ de. Şu iki kutlu parmağını birbirinden ayrı tut da kudretimizi görsünler.” O da öyle yaptı ve “Saat yaklaştı ve ay yarıldı” hükmü üzere ay anında iki parça oldu. Bir yarısı Peygamber’in sağdaki parmağına doğru, bir yarısı da soldaki parmağına doğru gidiyordu. Korkunç bir ses geliyordu. Öyle ki şehirde ve çölde binlerce hayvan öldü. Geri kalan hayvanlar da ot yiyemez olmuş titriyordu. Birçok insan hastalandı. Kimilerinin karınları kanla doldu. Hepsi, “Anlattığın Allah aşkına çabuk ayın parçalarını birleştir ve eski durumuna getirip düzelt. Yoksa anında bütün dünya altüst olur.” Peygamber, selam üzerine olsun, “Rahman ve rahim Allah’ın adıyla” diyerek yine bu kutlu adı andı ve iki parmağını bitiştirdi. Allah’ın emri ve bu cana can katan adın bereketiyle ayın iki parçası birleşti. [Böylece] bir grup insan daha iman getirdi. Ebû Cehil’in üzüntüsü daha bir arttı. Kendini kaybetti. İnatla kendini toparlayarak dedi, “Bu doğruysa göz ve kulak yanıltma ve akıl çeldirme olmamalı. Başka şehirlerin de bundan haberi olmalı.” Bu olaydan sonra dünyanın her yanından, ulaklar, kervanlar, elçiler ve mektuplar geliyordu. “Bu olay neyin nesi? Gökteki ay yarıldı. ‘Gökleri ve yeri yaratan*1’ bu kubbede bu iki mumu ‘Güneşi ışıklı, ayı parlak kıldı*2’ hükmünce tutuşturup karanlıkların perdesini bu iki mücevherin ateşiyle yaktığından beri atalarımızdan, dedelerimizden hiç kimse bu tuhaf ve garip olaya benzer olayı kesinlikle anlatmamış ve hiçbir kitap buna benzer bir olay yazmamıştır.” diyorlardı. Etraftan mektup üstüne mektup geliyordu. Ebû Cehil ve benzerlerinin yüzü “Kalplerinde hastalık olanlarınsa pisliklerini kat kat artırır*3” hükmünce her an daha bir kararıyordu. İman etmiş olanların yürekleri ve imanlarıysa “İmanlarına iman katsınlar diye...*4“ her geçen gün daha bir güçleniyordu.

“Ay ışık saçar, köpekse havlar
Ayın ne suçu var? Köpeğin huyu böyle.
Göğün sütunları ışık alır aydan
Yerde diken dibindeki köpek de kim?”

*1-)Kur’an, Yûsuf (12), 101 ve başka ayetler.
*2-)Kur’an, Yunus (10), 5.
*3-)Kur’an, Tevbe (9), 125.
*4-)Kur’an, Fetih (48), 4.

 Mecâlis-i Seb’a

11 Aralık 2019 Çarşamba

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - KURT VE TİLKİNİN AV İÇİN ASLANIN YANINDA GİTMELERİ (TURKISH & ENGLISH)

KURT VE TİLKİNİN AV İÇİN ASLANIN YANINDA GİTMELERİ

Aslan, kurt ve tilki av aramak için dağa gitmişlerdi. Bu sayede birbirlerine yardım edecek, sağlam tuzaklar kuracak ve üçü birlikte o engin ovada, birçok güzel avlar yakalayacaklardı. Erkek aslan, onlardan ar ettiği halde yine de lütuf gösterip yoldaşlık etti. Böyle padişahın ordusundan yana sıkıntısı vardı, ama “Topluluk rahmettir”(H) diye onlarla yoldaş oldu.

Bu topluluk, o şevketli ve haşmetli aslanın yanında dağa doğru gittiklerinde, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de iri ve semiz bir tavşan buldular; işleri rast geldi. Onları ölmüş, yaralanmış, kanlar içinde sürükleyerek dağdan ormana getirdiklerinde, kurtla tilki, padişahlara yaraşır bir adaletle avların paylaşılacağını umarak ona tamah ediyorlardı. İkisinin de tamahı aslana yansıdı. Aslan o tamahların dayanağını anladı. Aslan, onların kuruntularını anladıysa da bir şey söylemedi; o an içindekileri tuttu ve onları gözetti. 

Aslan kendi kendine: A dilenci cimriler cezanızı göstereceğim size, dedi. Benim görüşüm yeterli gelmedi mi size? Benim bağışım hakkındaki zannınız bu mu? Akıllarınız, görüşleriniz benim görüşümdendir. Benim dünyayı süsleyen bağışlarımdandır. Resim, ressama karşı ne düşünebilir? Çünkü ona o düşünceyi ve bilgiyi veren odur. Benim hakkımda böyle alçakça zanda bulunmak size mi kaldı a zamanın utançları? “Allah’a karşı kötü zanda bulunanlar” (Fetih,48/6)’ ın başını kesmezsem, yanlışın ta kendisi olur. Feleği sizin utancınızdan kurtarayım da bu hikâye dünya durdukça dursun dedi.

Aslan kurda giderek:Ey kurt! Bunları paylaştır. A koca kurt! Adaleti tazele, dedi. Paylaştırmada benim vekilim ol da sende nasıl bir gevher var ortaya çıksın.

Kurt: Ey padişah! Yaban öküzü sana layıktır. O da büyük, sen de büyüksün, iri ve çeviksin, dedi. Yaban keçisi benim, çünkü orta boyda; Ey tilki, sen de bu hatasız paylaşımda tavşanı al.

Aslan: Ey kurt! Nasıl dedin, söyle hele. Ben varken nasıl ‘biz ve ben’ dersin? dedi. Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi eşsiz, benzersiz bir aslanın önünde kendisini görüyor? A kendini beğenmiş eşek, beri gel, dedi. Yanına gelince pençe atıp parçaladı. Onda olgun bir akıl ve görüş göremeyince, ceza olarak başını gövdesinden ayırdı. Beni görmek seni kendinden geçirmedi madem, böyle canın inleyerek ölmen gerek, dedi. Madem benim huzurumda yok olmadın, senin boynunu vurmak hak oldu.

O başı dik aslan, iki başlılık ve ayrıcalık kalmasın diye kurdun kafasını kopardı. A koca kurt! Bey’in önünde ölü gibi olmadığın için “Biz onlardan öç aldık” (A’raf, 7/136; Hicr, 15/79…) cezasıdır bu. 

Kurdu öldürdükten sonra yüzünü tilkiye dönüp: Yemek için bunları paylaştır, dedi.

Tilki secde ederek: Ey seçkin padişah! Bu semiz öküz, senin kuşluk yemeğindir, dedi. Şu keçi de, muzaffer padişaha öğle öğünü için yahni olur. Şu tavşan da, lütuf ve kerem sahibi padişahın gece yemeğidir.

Aslan: “A tilki! Adaleti sen parlattın. Böyle paylaştırmayı kimden öğrendin?” dedi. Ey ulu! Bunu nereden öğrendin?

Tilki: Ey cihanın padişahı, kurdun halinden öğrendim, dedi.

Aslan: Bizim aşkımıza rehin oldun ya, üçünü de götür, al, git, dedi. Ey tilki! Madem tümüyle “bizim” oldun; “biz” oldun, seni nasıl incitebiliriz? Biz seniniz ve bütün avlar da senin. Ayağını yedinci kat göğe koy da yüksel. Aşağılık kurttan ibret aldığın için, artık sen tilki değilsin, benim aslanımsın. Akıllı kişi, çekinilip sakınılan belada dostların ölümünden ibret alandır.

Tilki o sırada “Aslan, avları paylaştırmak için beni o kurdun ardından çağırdı” diye diliyle yüzlerce şükür etti. “Bana sen paylaştır”  diye önce bana emretseydi, kim ondan canını kurtarabilirdi.

Öyleyse, bizi öncekilerin ardından dünyaya getirene şükürler olsun. Böylece Allah’ın, geçmiş yüzyıllarda öncekilere verdiği cezaları duyduk. Ola ki tilki gibi, o önceki kurtların halinden kendimizi daha fazla koruyabiliriz. İşte o sözü hak peygamber, bunun için bizi “Acınmış ümmet” (H) diye adlandırdı. Ey ulular! O kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık göründe öğüt alın. Akıllı kişi, Firavun’un ve Âd’ın sonunu duyunca, bu varlığı ve kibri başından atar. Eğer atmazsa, başkaları onun halinden, onun sapkınlığından öğüt alır.

HOW THE WOLF AND FOX WENT TO HUNT IN ATTENDANCE ON THE LION.

A lion, wolf and fox had gone to hunt in the mountains in quest (of food),
That by supporting each other they might tie fast the bonds and fetters (of captivity) on the hunted animals,
And all three together might seize much and great quarry in that deep wilderness.
Although the fierce lion was ashamed of them (the wolf and fox), yet he did them honour and gave them his company on the way.
To a king like this the (escort of) soldiers arean annoyance, but he accompanied them: a united party is a mercy (from God)
When they brought them (the animals which they had caught); from the mountains to the jungle, killed and wounded and dragging along in (streams of) blood,
The wolf and fox hoped that a division (of the prey) would be made according to the justice of emperors.
The reflexion of the hope of both of them struck the lion: the lion knew (what was) the ground for those hopes.
When the lion perceived their bad ideas, he did not declare (his knowledge), and paid (courteous) regard (to them) at the time,
But he said to himself, “I will Show you what (chastisement) ye deserve, O beggarly villains!
Was my judgement not enought for you? Is this your opinion of my bounty,
O ye whose understanding and judgement are (derived) from my judgement and from my world-adorning gifts?
What else (but good) should the Picture think of the painter, since he bestowed thought and knowledge upon it?
Had ye such a vile opinion of me, O ye who are a scandal to world?
I will strike off the hypocritical heads of them that think ill of God.
I will deliver the Sphere (of Time) from your disgrace, so that this tale shall remain in the world (as a warning).”
The lion said, “O wolf, divide this (prey): O old wolf, make justice new (give it new life by thy example).
Be my deputy in the office of distributor, that it may be seen of what substance thou art.”
“O King,” said he, “the wild ox is thy share: he is big, and thou art big and strong and active.
The goat is mine, for the goat is middle and intermediate; do thou, O fox, receive the hare, and no mistake!”
The lion said, “O wolf, how hast thou spoken? Say! When I am here, dost thou speak of ‘I’ and ‘thou’?
Truly, what a curt he wolf must be, that he regarded himself in the presence of a lion like me who am peerless and unrivalled!”
(Then) he said, “Come forward, O thou self-esteeming ass!” He approached him, the lion seized him with his claws and rent him.
Inasmuch as he (the lion) did not see in him the kernel of right conduct, he tore the skin off his head as a punishment.
He said, “Since the sight of me did not transport thee out of thyself, a spirit like this (thine) must needs die miserably.
Since thou wert not passing away (from thyself) in my presence, ‘twas an act of grace tos mite thy neck (behead thee).”
That haught one tore off the head of the wolf, in order that two-headedness (dualism) and distinvtion might not remain (in being)
‘Tis (the meaning of) So we took vengeance on them, old wolf, inasmuch as thou wert not dead in the presence of the Amir.
After that, the lion turned to the fox and said, “Divide it (the prey) for breakfast.”
He bowed low and said, “This fat ox will be thy food at breakfast, O excellent King,
And this goat will be a portion reserved for the victorious King at midday,
And the hare too for supper—(to be) the repast at nightfall of the gracious and bountiful King.”
Said the lion, ‘O fox, thou hast made justice shine forth: from whom didst thou learn to divide in such a manner?
Whence didst thou learn this, O eminent one?” “O King of the world,” he replied, “(I learned it) from the fate of the wolf.”
The lion said, “Inasmuch as thou hast become pledged to love of me, pick up all the three (animals), and take (them) and depart.
O fox, since thou hast become entirely mine, how should I hurt thee when thou hast become myself?
I am thine, and all the beasts of chase are thine: set thy foot on the Seventh Heaven and mount (beyond)!
Since thou hast taken warning from (the fate of) the vile wolf, thou art not a fox: thou art my own lion.
The wise man is he that in (the hour of) the shunned’tribulation* takes warning from the death of his friends.”
The fox said (to himself), “A hundred thanks to the lion for having called me up after that wolf.
If he had bidden me first, saying, ‘Do thou divide this,’ who would have escape from him with his life?”
Thanks be to Him (God), then, that He caused us to appear (be born) in the world after those of old,
So that we heard of the chastisements which God inflicted upon the past generations in the preceding time,
That we, like the fox, may keep better watch over ourselves from (considering) the fate of those ancient wolves.
On this account he that is God’s prophet and veracious in explanation called us “a people on which God has taken mercy.”
Behold with clear vision the bones and fur of those wolves, and take warning, O mighty ones!
The wise man will put off from his head (lay aside) this self-existence and wind (of vanity), since he heard (what was) the end of the Pharaohs and ‘And;
And if he do not put it off, others will take warning from what befell him in consequence of his being minguided.

*Literally, “the trial or calamity against which precautions are taken.”


DİĞER HİKAYELER - OTHER STORİES

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH) YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ 1. BÖLÜM (TURKISH - ENGLISH) 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm BARSİSA HİKAYESİ BAŞKA BİR YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) AZRAİLDEN KAÇAN ADAM (TURKISH - ENGLIH) AV HAYVANLARININ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) TÛTÎ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) HAZRETİ ÖMER (RA) ZAMANINDA ALLAH (CC) İÇİN ÇALGI ÇALAN İHTİYARIN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) NAHİV ÂLİMİ VE KEŞTİBAN (TURKISH ENGLISH) ASLAN DÖVMESİ YAPTIRAN KAZVİNLİNİN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) RUMLULARLA ÇİNLİLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) YILAN AVCISININ HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) ŞEYH AHMED HIDRAVEYH HAZRETLERİNİN KERAMETİ (TURKISH - ENGLISH) TEKKEYE GELEN KONUĞUN BİNEĞİNİ SATAN SÛFÎLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH)

-------

Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

7 Aralık 2019 Cumartesi

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - DOSTUNUN KAPISINI ÇALAN KİMSENİN HİKÂYESİ. (TURKISH & ENGLISH)


DOSTUNUN KAPISINI ÇALAN KİMSENİN HİKÂYESİ. DOSTU İÇERİDEN “KİM O” DEDİ. “BENİM” DEDİ. “MADEM Kİ SEN SENSİN, KAPIYI AÇMIYORUM. DOSTLARDAN ‘BEN’ OLAN HİÇ KİMSEYİ TANIMIYORUM, GİT” DEDİ.

Bir kimse geldi, dostunun kapısını çaldı. Dostu: "Kimsin a güvenilir?” dedi. Kapıyı çalan “Benim” dedi. Dostu: Git, şimdi zamanı değil, böyle bir sofrada ham kişinin yeri yok, dedi.

Ham kişiyi, hicran ve ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, iki yüzlülükten ne kurtarabilir?

O zavallı gitti, bir yıl sefere çıktı. Dostun ayrılığının ateşiyle yandı. O yanıp yakılan pişti de geri döndü. Yine dostun evinin çevresinde dönmeye başladı. Dudağından edepsizce bir söz çıkmasın diye, yüz türlü korku ve edeple kapının halkasını çaldı.

Dostu, “Kapıda kim var?” diye seslendi. Kapıdaki sensin ey gönül alan, dedi.

Dostu: Mademki şimdi bensin, ey ben, gir içeri. Evde iki ‘ben’in sığacağı kadar yer yok, dedi. Ey tamamı ile ‘ben’ olan, gir içeri. Artık çayırlıktaki gülle diken gibi farklı değilsin.

THE STORY OF THE PERSON WHO KNOCKED AT A FRIEND’S DOOR: HİS FRIEDN FROM  WİTHİN ASKED WHO HE WAS: HE SAİD, “TIS I,” AND THE FRIEND ANSWERED, “SINCE THOU ART THOU, I WILL NOT OPEN THE DOOR: I KNOW NOT ANY FRIEND THAT IS ‘I.’”

He answered, “I” The friend said, “Begone, ‘tis not the time (for thee to come in): at a table like this there is no place for the  raw.”
Save the fire of absence and separation, who (what) will cook the raw one? Who (what) will deliver him from hypocrisy?
The wretched man went away, and for a year in travel (and) in separation from his friend he was burned with sparks of fire.
That burned one was cooked: then he returned and again paced to and from beside the house of his comrade.
He knocked at the door with a hundred fears and respects, lest any disrespectful word might escape from his lips.
His friend called to him, “who is at the door?” He answered, “Tis thou art at the door, O charmer of hearts.”
“Now,” said the friend, “since thou art I, come in, O myself: there is not room in the house for two I’s.
His friend said to him, “Come in, O thou who art entirely myself, not different like the rose and thorn in the garden.”

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORİES

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH) YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ 1. BÖLÜM (TURKISH - ENGLISH) 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm BARSİSA HİKAYESİ BAŞKA BİR YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) AZRAİLDEN KAÇAN ADAM (TURKISH - ENGLIH) AV HAYVANLARININ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) TÛTÎ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) HAZRETİ ÖMER (RA) ZAMANINDA ALLAH (CC) İÇİN ÇALGI ÇALAN İHTİYARIN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) NAHİV ÂLİMİ VE KEŞTİBAN (TURKISH ENGLISH) ASLAN DÖVMESİ YAPTIRAN KAZVİNLİNİN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) RUMLULARLA ÇİNLİLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) YILAN AVCISININ HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) ŞEYH AHMED HIDRAVEYH HAZRETLERİNİN KERAMETİ (TURKISH - ENGLISH) TEKKEYE GELEN KONUĞUN BİNEĞİNİ SATAN SÛFÎLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH)

-------

Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.