Bir cemaat düşünün; huzur-u ilâhîde, gözleri yaşlı, kalpleri titreyerek namaz kılıyorlar. O kıyam hali, sanki kıyamet günü kabirlerinden doğrulup kalkan insanların, mahşer meydanında saf tutuşunu andırıyor. Allah Teâlâ soruyor: “Sana verdiğim ömürde ne yaptın? Bana ne getirdin? Verdiğim nimeti, yediğin içtiğinle kazandığın kuvveti hangi yolda harcadın?” Binlerce dertli sual, o ilâhî huzurdan yağıyor üstüne…
Bu hitapları duyan âşık, utancından iki büklüm olup rükûa varıyor. Ayakta duracak hali kalmıyor; haya ve şerm ile eğiliyor, “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” diye tesbih ediyor. Rükûdan doğrulurken Hakk’ın fermanı geliyor: “Başını kaldır, cevap ver suallerime!” Ama o ham amelli kul, utancından yine yüzüstü kapanıyor. Secdeden kalk emri geliyor bir daha… Yine başını kaldırıyor ama yılan gibi yere düşüyor. Üçüncü defa: “Kaldır başını, her şeyi inceden inceye soracağım sana!” Heybet o kadar ağır ki, ruhu eziliyor; ayakta duramıyor, çöküp oturuyor ka’desine.
İşte burada edep devreye girer ey gönül… Namazın her erkânı, bir edep dersi değil midir?
Kıyamda dimdik durmak, Hakk’ın huzurunda edebe riayet etmek; elleri bağlarken kalbin “Allahuekber” ile âlemi unutması, gözlerin secde mahalline sabitlenmesi… Rükûda boyun bükmek, azamet karşısında aczini itiraf etmek; “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” derken dilin titremesi, bedenin sükûnetle yerleşmesi… Secdeye kapanmak, benliği tamamen terk edip “en aciz varlık” haline gelmek; “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” ile en yüce olanın karşısında yüzü yere sürmek, gözyaşının yere damlaması…
Tasavvuf büyükleri buyurur ki: “Namazda edep, zahirde erkânı tam yerine getirmek, batında ise kalbi gafletten, gösterişten, acelecilikten korumaktır.” Mevlânâ’nın ifadesiyle, “ta’zimsiz ve tertipsiz” kılınan namaz, yumurtadan çıkan piliç gibi kanatsız kalır. Tadil-i erkânı gözetmek, yani her hareketi ağır ağır, huşû ile yapmak şarttır. Meselâ:
- Kıyamda acele etmeyip, âyetleri tane tane okumak; kalbin her kelimeye kulak vermesi, nefesin ritmiyle âyetlerin inişi gibi sükûnetle ilerlemesi.
- Rükûdan doğrulurken “Semi’allahu limen hamideh” derken bedenin tam dikleşmesi, bir “Sübhânallah”lık kadar sükûnetle durmak – acele kalkmak, namazdan çalmaktır, huşûyu kırar.
- Secdede azaların yerleşmesi, yani alın, burun, eller, dizler, ayak parmakları yere tam oturuncaya kadar beklemek; bu bekleyişte kalbin “Rabbim, ben sensiz bir hiçim” diye inlemesi, gözyaşının toprağa karışması.
- İki secde arasında otururken de “Rabbighfir lî” diye dua ederken acele etmemek, o kısa oturuşu bir fenâ ânı gibi yaşamak; kalbin “affet” nidasıyla dolup taşması.
Şeyh İsmail Ankaravî gibi Mevlevî âlimleri, namazın adabını “kalbin huzuru, bedenin sükûnu, dilin tesbihi” diye özetler. Edepsizlik ise acele etmek, gözü sağa sola kaydırmak, kalbi başka yere kaptırmak, huşûsuz hareket etmektir. O zaman namaz, mi’rac olmaktan çıkar; bir yük, bir alışkanlık haline gelir. Âşık ise namazda edeple “fenâ”ya erer: benliğini kaybeder, sadece “Hu” kalır. Secdede dökülen gözyaşı, işte o fenânın damlasıdır; kıyametteki utancın provası, ama aynı zamanda Rabb’e en yakın olma ânıdır.
Sonunda Hakk buyuruyor: “Anlat halini, beyan et yaptıklarını!” Âşık çaresiz kalıyor. Selâm verirken sağa dönüyor; nebîlere, evliyâya yalvarıyor: “Ey manevi sultanlar, şefaat edin! Bu âciz kulunuz çamura batmış, ayağı da dili de…” Nebîler cevap veriyor: “Çare günü geçti, o dünyada idi. Şimdi alet kayboldu.” Sola dönüyor; akrabaya, hısıma… Onlar da: “Sus! Cevabını Allah’a ver. Biz kim oluyoruz? Ümidini bizden kes!”
Herkesten ümidi kesilince, iki elini açıyor göğe: “İlâhî! Herkesten ümidim kesildi. Evvel Sensin, âhir Sensin, sonsuz Sensin…”
İşte namazın bu hâlleri, bu işaretleri… Onları gör ki, kıyametteki gerçek sahneye yakîn peyda edesin. Cenâb-ı Pîr buraya kadar namazın esrarını, hâkayıkını anlattıktan sonra buyuruyor ki:
“Namaz yumurtasından piliç çıkar. Ta’zimsiz ve tertipsiz kuş gibi başını koyup kaldırma.”
Yani yarım yamalak, erkânı eksik bir namazla yetinme. Unutma ki namaz, müminin mi’racıdır. O mi’raca layık bir kalple, tam bir teslimiyetle uçmaya çalış. Yoksa yumurtadan çıkan piliç gibi kanatlanamazsın; yere bağlı kalırsın.
Bu satırlar, gönlümü her okuduğumda titretiyor. Mevlânâ’nın bu tasviri, namazı sadece bir ibadet olmaktan çıkarıp, âşığın Rabb’ine kavuşma ânına dönüştürüyor. Belki de her secdede biraz o kıyamet provasını yaşıyoruz; utançla, gözyaşıyla, ümitsizlikle… Ama sonunda yine O’na dönüyoruz:
“Sensiz olmuyor Rabb’im…”
Mesnevî-i Manevî’den ve Şeyh İsmail Ankaravî’nin Nisâbü’l-Mevlevî’sinden ilhamla.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.