26 Şubat 2019 Salı

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - Yahudi Padişahının Hikâyesi (2) Turkish & English




Geldik Yahudi padişahın hikayesinin ikinci bölümüne. İlk bölümde bu padişahı tanımış, nasıl vahşice Hristiyanları öldürdüğünü, kin ve öfkesinin gözlerini nasıl kör ettiğini görmüştük. Bu bölümde de yine bu Yahudi padişahın veziri ile birlikte Hristiyanlara kurduğu tuzağı okuyacağız. Tabii ki bu hikaye var olan bir padişahın hikâyesi değil, hikâyeden maada Müslümanlara ikazda bulunmaktır. Bu bölümün sonunu okuduğunuzda, ikazın ne olduğunu anlayacaksınız. Ayrıca buradaki Yahudi padişah, Hz. İsâ ve Vezirin hikâyedeki karşılıklarını daha sonra yazacağım. Umarım beğenirsiniz. İyi okumalar.

VEZİRİN PADİŞAHIN HİLESİNİ ÖĞRENMESİ




2. BÖLÜM
Bu padişahın, yol vurucu, hilekâr ve bu hile ile suya bile düğüm atan düzenbaz bir veziri vardı. Bu vezir padişaha gitti ve:
-Padişahım Hristiyanlar, kendilerini korur, dinlerini padişahtan korumak için saklarlar, dedi. Onlara zarar verme, zira onlara zarar verip öldürmenin hiçbir faydası yok; din, misk ve öd ağacı değil ki kokusu olsun. Din, yüz kılıf içinde saklı sırdır; zâhiri seninledir, batını başkadır.
 Padişah:
-Peki, bunun tedbiri nedir? Bu hilenin ve aldatmacanın çaresi nedir? Bana açıkla, dedi. Ne yapalım da bu âlemde ne dinini açık eden ne de gizleyen bir tane bile Hristiyan kalmasın.
Vezir dedi ki:
-Ey padişah! Burnumu, dudağımı yardır, daha acı bir hüküm ver ve elimi kulağımı kestir, dedi. Daha sonra asmak için beni darağacına götür. O anda bir şefaatçi benim için af dilesin ve beni darağacından kurtarsın. Ama sen bu işi, münâdîlerin (tellal) bulunduğu, çarşı ve pazarın olduğu bir yol ağzında yaptır. Sonra beni, kendinden çok uzak bir şehre sürdür de onların arasında fitne ve fesat çıkarayım.

VEZİRİN HRİSTİYANLARIN ARASINI BOZMASI

Hristiyanlara diyeyim ki: “Ben gizli bir Hristiyan’ım; ey sırları bilen Allahım; sen beni bilirsin ki, padişah, benim imanımdan haberdar oldu da bağnazlığından benim canıma kastetti. İstedim ki, padişahtan dinimi saklayayım, onun dinine uygun olanı yapayım. Padişah, benim sırlarımdan bir koku hissetti. Sözlerim onun katında itibarsız oldu.
Padişah dedi ki:
-Senin sözlerin, ekmeğin içindeki iğne gibi; benim kalbimden senin kalbine pencere var. Ben o pencereden senin halini gördüm, halini gördüm ya sözlerine inanmam artık. Eğer Hz. İsâ’nın ruhaniyetinden bana bir yardım gelmeseydi o padişah beni Yahudice parça parça ederdi. Hz. İsâ için canımı teslim eder, başımı veririm; bunun için ona yüz binlerce minnet duyarım. Ben hayıflanırım ki, o temiz din, cahiller arasından helak ve zayi olur. Hz. Allah’a ve Hz. İsâ’ya şükürler olsun ki biz o hak dine yol gösterici olmuşuz. Yahudi’den ve Yahudilikten kurtulmuşuz ve belimize zünnar bağlamışız. Ey insanlar! Devir, Hz. İsâ’nın devridir. Onun dininin sırlarını benden dinleyiniz!
Vezir bu tarz hileleri Yahudi Padişahına anlattı. Yahudi padişahının kalbindeki bütün sıkıntılar gitti ve Hristiyanları katletmekten vaz geçti. Padişah, vezir ona ne dediyse yaptı. Halk, vezirin bu gizli hilelerine şaşırıp kaldı. Onu, Hristiyanların olduğu tarafa sürdü. O da bundan sonra halkı davete başladı.

HRİSTİYANLARIN VEZİRİN HİLESİNE İNANMALARI

Yüz binlerce Hristiyan, azar azar onun tarafına doğru gitmeye, onun yanında toplanmaya başladı. O, onlara gizlice İncil’in, zünnarın ve namazın sırlarını açıklıyordu. O vezir, görünüşte İsâ dininin hükümlerini açıklıyordu; fakat işin iç yüzünde bunlar halka birer ıslık ve tuzaktı. Bunun için bazı sahabe-i kirâm, Peygamber’e (s.a.v) nefs-i gul’ün (canavarlaşmış nefsin) hilesini sorarlardı. “Nefs-i gul, ibadetlerde ve ruhun ihlasının içine gizli garazlardan ne karıştırır?” derlerdi. Ondan ibadetlerin faziletlerini soruşturmazlardı da görünürdeki eksiklikleri sorarlardı. Nefsin hilesini, kereviz yaprağını gülden ayırt ettikleri gibi, zerre zerre, ince ince bilirlerdi. Sahabenin bu konuda kılı kırk yaranları da, onun vaazına candan hayran olurlardı.

HRİSTİYANLARIN VEZİRE İTAAT ETMELERİ

Hristiyanlar vezire tamamıyla gönül verdiler. Zaten avamın taklit gücünden ne olur ki? Hristiyanların avamı onun sevgisini gönüllerinin içine ektiler; onu Hz. İsâ’nın vekili sandılar. Ancak o tek gözünü gizlemiş Deccal gibiydi. Ey Rabbimiz, feryadımıza yetiş; bunun gibi düzenbazlardan bizi koru, sen en güzel yardımcısın! Ey Rabbimiz, dünyada yüz binlerce tuzak ve yem var; biz ise yemsiz kalmış aç gözlü kuşlar gibiyiz.

VEZİRİN HASET ETMESİNİN AÇIKLAMASI

O vezirciğin soyu sopu hasettendi; boşu boşuna kendi kulağını kestirdi. Bunu da, çaresiz ve miskinlerin canını zehirlemek için; haset iğnesiyle yaptı. Her kim ki hasedinden burun koparır, o aslından kendi burnunu ve kulağını koparmış olur. Burun odur ki bir koku alsın; koku da, onu bir mahalleye ulaştırsın. Her kimin ki burnu koku almaz; o burunsuzdur. Koku da ancak din kokusudur. Bir koku alıp da şükretmeyen, nimeti inkâr etmiş, kendi burnunu yemiştir. Şükret, şükredenlere bende ol. Onların önünde öl de sonsuza kadar yaşa. O vezir gibi, yol vuruculuktan sermaye edinme; insanlara namazı terk ettirme. Aslında kâfir olan vezir, görünüşte dinin nasihatçisi olmuştu, hileyle badem helvasına sarımsak katmıştı.




THE MATHNAWI

HOW THE VIZIER INSTRUCTED THE KING TO PLOT

PART 2.

He had a vizier, a miscreant and ogler (deceiver), who by reason of (his exceeding) guile would tie knots on water.
“The Christians,” said he, “seek to save their lives; they hide their religion from the king.
Slay them not, for slaying (them) is useless: religion hath no smell, it is not musk and aloes-wood.
The secret is concealed in a hundred coverings: its outward from is (in agreement) with thee, resembling thee, (but) the inward (reality) is (in) disagreement.”
The king said to him: “Tell (me), then, what is the (best) plan? What is the remedy againts that deceit and imposture?
So that there may not remain a single Christian, in the world, neither one whose religion is manifest nor one who is concealed.”
“O king;” said he, “cut off my ears and hands, rip my nose by bitter (cruel) decree;
Then bring me under the gallows, that an intercessor may plead for me.
Do this deed in the place for (public) proclamation, on a highway where roads run in four directions.
Then banish me from thy presence to a distant land, that I may cast mischief and confusion amongst them.

HOW THE VIZIER BROUGHT THE CHRISTIANS INTO DOUBT AND PERPLEXITY

Then I will say (to them), I am secretly a Christian. O God who knowest (all) things hidden, Thou knowest me.
The king was informed of my (Christian) faith and from bigotry sought to take my life.
I wished to hide my religion from the king and profess his religion,
(But) the king got a scent of my inmost beliefs, and my words were suspected (when I stood) before the king.
He said, “Your words are like a needle in bread (specious but pernicious); there is a window between my heart and yours.
Through that window I have seen your (real) state: I see your state and will not heed your words.”
Had not the spirit of Jesus been my aid, he would in Jewish fashion  have torn me to pieces.
For Jesus’ sake I would yield my life and give my head and lay on myself (confess) myriads of obligations to him.
I do not grudge Jesus my life, but full well am I versed in the knowledge of his religion*.
Grief was coming over me (it seemed to me a pity) that that holy religion should perish amongst those who are ignorant (of it).
Thanks be to God and to Jesus that I have become a guide to the true faith.
I have escaped from Jews and Judaism so (entirely) that I have bound my waist with a (Christian) girdle.
The (present) epoch is the epoch of Jesus. O men, hearken with your souls unto the mysteries of his religion!”
The king did to him that deed (mutilation) which he had proposed: the people remained in amazement at his deed.
He (the king) drove him away to the Christians. After that, he (the vizier) began to proselytise.

HOW THE CHRISTIANS LET THEMSELVES BE DUPED BY THE VIZIER.

Myriads of Christian men gathered round him, little by little, in his abode,
(While) he secretly expounded to them the mysteries of Gospel and girdle and prayer.
Outwardly he was a preacher of (religious) ordinances, but inwardly he was (as) the whistle and snare (of the fowler).
On this account*1 some Companions (of Mohammed) begged of the Prophet (that he would acquaint them with) the deceitfulness of the ghoul-like soul*2
Saying, “What of hidden selfish interests does it mingle in acts of worshipand in püre spiritual devotion?”
They were not seeking from him excellence of piety; they were not inquiring where lay the outward defect.
Hair by hair, speck by speck, they were recognising the deceitfulness of the fleshly soul as (plainly as the difference of) the rose from parsley.
Even the hair-splitters (the most scrupulous) of the Companions used to become distraught in spirit at the (Prophet’s) admonition to them (the inquirers).

HOW THE CHRISTIANS FOLLOWED THE VIZIER

The Christians all gave their hearts to him: what (how great), indeed, is the strength of the (blind) conformity of the vulgar!
They planted love of him within their breasts, they were regarding him as the vicar of Jesus.
He inwardly (in relity) was the accursed one-eyed Antichrist. O God, do Thou (hear and) answer the cry (of those in trouble) –what a good helper art Thou!
O God, there are myriads of snares and baits, and we are as greedy foodless birds.

EXPLANATION OF THE ENVY OF THE VIZIER

That petty vizier had his origin from envy, so that for vanity he gave to the wind (sacrificed) his ears and nose,
In the hope that by the sting of envy his venom might  enter the souls of the poor (Christians).
Any one who from envy mutilates his nose makes himself without ear and without nose (unable to apprehend spiritual things)
The nose is that which catches a scent, and which the scent leads towars an abode (of spiritual truth).
Whoever hath no scent is without a nose; the scent (referret to) is that scent which is religious.
When he has caught a scent and given no thanks for it, (that) ingratitude comes and devours his nose (deprives him of the organ of spiritual perception).
Give thanks (to God) and be a slave to those who give thanks: be in their presence (as one) dead, be steadfast.
Do not, like the vizier, make brigandage your stockin-trade; do not turn the people away from the ritual prayer.
The miscreant vizier had become (in appearance)a true religious counsellor, (but) he had craftily put garlic in the almond cake.

*-) In this way he excuses himself for not haying died a martyr’s death
*1-) Because it is hard to distinguish truth from falsehood
*2-) The appetitive soul, “the flesh.”
SHARE PLEASE

PART 3
HOW THE SAGACIOUS AMONG THE CHRISTIANS PERCEIVED THE GUILE OF THE VIZIER
-Wait

23 Şubat 2019 Cumartesi

MESNEVÎ'DEKİ HADÎS-İ ŞERİFLERİN TEFSİRİ - 1. DEFTER 2. BÖLÜM




HADÎS-İ ŞERÎF

’Muhakkak ki zamanınızın günleri içerisinde Rabbinizin, (zatına yaklaştıran) tecellileri (bağışları, rahmet esintileri) vardır. Şu halde kendinizi ona arz edin. Umulur ki size o (tecelli)ler den bir tecelli isabet eder de ondan sonra ebediyen şaki (bedbaht, mahrum, mutsuz) olmazsınız.’ (Taberânî, Kebîr, c.19, s. 233 H. No: 519)

MESNEVÎ

Hz. Peygamber: “Hakk’ın güzel kokusu bu günlerde ortaya çıkar” buyurmuştur. Aklınız bu günlerde olsun ki, siz de bu kokulardan hissenize düşeni alın. Ancak bu esinti geldi, geçti, istediğinin canına can olup gitti. Kendine gel, şimdi bir başkası daha geldi. Ey arkadaş! Bari bundan gafil olma. Canında ki ateşi, onun ateşiyle söndürmeyi öğret. Ölü can onun lütfuyla dirildi. Bu, Tubâ ağacının hareketidir, halkın hareket etmesine benzemez. Eğer bu esinti, o güzel kokuları yere ve göğe getirse ödleri su olurdu. Sen, bu nihayetsizlikten korkmayı, “Onu yüklenmekten çekindiler” âyetinden oku da gör. “Ondan korktular” âyetini anla! Yüklenmekten korktukları yükün korkusundan yürekleri kan olmadı mı? Hakk’ın o hoş kokusu dün gece bir başka geliyordu ama gelen birkaç lokma ile kapı kapandı. Lokman’ı lokma esir aldı. Sen git ey Lokma, şimdi Lokman’ın sırası. Sen ıstırap lokmasını istemekten kurtulmadıkça, Lokman’ın ayağındaki dikeni bulamazsın. Değil onun ayağındaki dikeni, gölgesini bile bulamazsın. Senin hırsın bunu görmeyi engelliyor. Sen hurma diye görüneni diken bil, çünkü sen hem nankör hem de çok görgüsüzsün. Allah’ın gül bahçesi olan Lokman’ın canı, ayağına batan dikeni hisseder mi? Bu vücut, diken yiyen deve gibidir. Devenin üzerindeki Mustafa’dan ise o, ona hâkimdir. Ey deve! Senin sırtındaki de gül gibi, onun esintisiyle sende yüzlerce gül bahçeleri yetişir. Ancak senin meylin hâlâ dikene ve kumsala. Bu arta kalmış dikenden nasıl gül toplayacaksın? Ey bu isteğe esir olan, ne zamana kadar köşe bucak dolaşıp “Nerede bu gül bahçesi” diye söyleneceksin? Gözünü karartan, şu ayağındaki dikeni çıkar. Bununla nasıl arayabilirsin? İnsanoğluna dünya dar gelirken, gizlenmiş bir dikenin (hırs) etrafında dolaşıyor. Mustafa (s.a.v) kendine bir sohbet arkadaşı istedi de “Konuş benimle ey Hümeyrâ (pembecik), konuş” dedi. Ey Hümeyrâ! Nalı ateşe koy da şu dağ,  kıpkızıl yakut oksun. Araplar cana dişil mana verirler. Bu Hümeyrâ kelimesi de dişil manadadır, can kelimesi de öyle. Ancak ruhun, dişillik ve erkeklikle alakası yok. Canın kadınlıkla ilgisi yok. Bu can kuru ve yaştan (nefsânî) değil, dişilik ve erkekliğin üstünde bu can. Bu can, ekmekle kuvvetlenen veya halden hâle dönen, evirilip çevrilen can değil. O hoştur, hoşluğun aynıdır, kendisidir. Ey bu yolda istekli! Sen kendini düzeltmezsen, başkasını nasıl düzeltirsin? Sen şekerden daha tatlı şeker olsan, o tat senden gidiverir. Peki, bu adayışın seni şeker haline getirse, iki şekerin tadı birbirinden ayırt edilebilir mi? Ey arkadaş! Âşık, halis şarabının kendisi olur, ondan feyz alırsa orada akıl kaybolur. Sırrın sahibi o bir parçacık akılmış gibi görünse de, aslında aşkı o inkâr eder. Zekidir, bilgindir ama (aklı küllide) kaybolmamıştır. Melek bile yok olmadıkça Şeytan’dır. Bu akıl, her işimizde yardımcıdır, ama hal hükmüne gelince bilemez. Varlığından geçmezse yok olur. Şu bir gerçek ki, kendiliğinden yok olmazsa zorla yok olacak. Can kâmildir, onun sesi de öyledir ki, Hz Peygamber “Ey Bilâl! Bizi ferahlandır, Ey Bilâl! O coşkun sesini can kulağına üflediğim nefes ile yükselt. Âdem’e bile tesir eden, gök ehlinin aklını alan, o hoş sesi yükselt. O hoş ses Mustafa’ya (s.a.v) bile tesir etti, kendinden geçirdi de Ta’rîs gecesi namazı kaçırdı. Sabah namazı geçti, kuşluk vakti geldi de O bereketli uykudan başını kaldıramadı. O gece, gelinin huzurunda, tertemiz canları el öpme devletine erişti. Aşk ve can, her ikisi de saklıdır. Bunun için ona gelin dedim, bana kızma! Sevgili benden usanmış olsa susardım, bana bir an mühlet verse söylemezdim. Ancak o bana “Söyle, bu sana ayıp değil. Gayp âleminden gelen bir istek, başka bir şey değil bu” diyor. Ayıp, sadece o ayıbı görene göre ayıptır. Ancak mana âleminin temiz ruhu ayıp görmez. Ayıp cahil mahlûka göre ayıptır. Kabul eden Allah’a göre değil. Allah’a göre küfürde bile bir hikmet vardır. Ama bu küfür halkta olursa bu bir afettir. Birisinin yüzlerce hikmetinin yanında bir de ayıbı olursa, o bitkiler arasındaki bir çöp gibidir. Terazide her ikisi birden tartılır, çünkü bu ikisi aynı bedendeki can gibi birliktedir. Demek ki mana erleri şu sözü boşuna söylemediler: Temiz kişilerin bedenleri de canları gibi tertemizdir” Onların sözleri ve görünümleri başka bir benzeri olmayan can olmuştur. Onların düşmanlarının canlarıysa sadece bedenden ibarettir. Tavlada kırılmış pul gibi sadece suretten ibaret. O toprağa girdi, toprak oldu, bu ise tuza düştü temizlendi. Mustafa (s.a.v) bu tuzdan güzellik elde etmiş, bu tuz ile hoş sözlü olmuştur. Bu tuz onun mirasıdır, mirasçıları da seninle, onları bul. Onlar senin önünde durmuşlar, ama senin önün nerde?  Nerede önü düşünen can? Sende ön, art düşüncesi varsa sen hala bedene bağlısın, candan yoksun. Alt, üst, ön, arka bedene aittir. Canın ise yöne bağımlılığı yoktur. Sen de o padişahın nuruyla bak ki, eksik görenlerin baktığı gibi şüpheye düşme. Sende eğer hüzün ve sevinç (varlık, canlılık) varsa, yoklukta ön, arka nerde, onu göster?

HADÎS-İ ŞERîF

İlkbahar mevsiminin serinliğini ganimet bilip faydalanın. Çünkü o, ağaçlara nasıl faydalı oluyorsa bedenlerinize de aynı şekilde faydalı olur.

MESNEVÎ

Hz. Peygamber (s.a.v) “Dostlar, sakın vücudunuzu bahar serinliğine karşı sakınmayın. Çünkü o, ağaçların canlarına nasıl can katarsa, sizinkine de öyle yapar. Ancak güz mevsiminin serinliğinden kaçının, bağ ve bahçelere ne yaparsa size de aynısını yapar o. “ dedi. Fakat tefsirciler bu hadisi sadece görünen mânâsına göre açıklamış, bu manayı yeterli görmüşlerdir. Bunların özden haberleri yok. Dağa bakmışlar ancak içini görememişlerdir. Allah’a göre güz mevsiminden mana nefis ve hevâdır. İlkbahar ise akıl ve cana yeniden can katar. Senin aklın yetersiz ve gizli, onun için bu dünyada kâmil bir akıl sahibi bul. Bu sayede, sendeki cüzî akıl ile onun (kâmil insanın)  küllî aklı tamamlansın. Bu küllî akıl nefsi zincir gibi tutar. Bu hadisin tevili edildiğinde “ Temiz esintiler, tüm nebata hayat veren ilkbahar gibidir” manasına gelir. Velilerin sözleri yumuşakta olsa sertte olsa onlardan sakınma. Çünkü bu sözler dinin aslıdır. Onların sözleri sıcakta olsa soğukta olsa, hoşça kabul et. Çünkü bu sözler seni cehennemin sıcak ve soğuğundan korur. Onun sözleri hayata can veren ilkbahar gibidir. Onun sözleri yakînin, en doğru bilginin ve kulluğun ta kendisidir. Gönül bahçesini onun sözleri diriltir. Gönül denizini onun hazineleri doldurur. Can bahçesinden bir parça eksilse, bilgili kişiye bu, gam ve keder verir.




HADÎS-İ ŞERÎF

“Her Allah’ın günü iki melek iner. Birisi: Allah’ım! Malını infak edene yenisini ver”, diğeri “ Allah’ım! Cimrilik edenin malını yok et!” diye beddua ederler.”  (Buhârî, Zekât 27; Müslim, Zekât  57)

MESNEVÎ

Hz. Peygamber (s.a.v):” Daima iki melek o hoş sesleri ile öğüt vermek için nidâ ederler ve “Allah’ım! Malından infak edenlere sen de ver, onlara, hayra verdikleri her bir dirhem karşılığında binlerce kat fazlasını ver. Ey Rabbim! Dünyada cimrilik edenlere de zarar ve ziyandan başka bir şey nasip etme” derler” dedi. Allah’ın malını onun istediği yere ver, malını öyle saklayanlar var ki, infak edenlerden daha hayırlılar. Hakkın verdiği nimeti küfür için kullanan kâfirler gibi olma ki, bolca lütuflara ulaşasın. Çünkü onlar, Hz Peygambere (s.a.v) karşı üstün gelebilmek için develerini kurban ederlerdi. Allah’ın emirlerini, ona vâsıl olandan sor. Çünkü her gönül sahibi, onun emirlerine vâkıf olamaz. İsyankâr bir kölenin padişahın malını asilere dağıtıp da kendisini adalet sahibi zannetmesi misaline benzer. Hak Teâlâ’nın Kur’an’ında “Onların bütün harcadıkları boşunadır.” (Enfâl, 8/36) diyerek gafilleri korkutur. Mekke büyüklerinin, Hz. Peygamber (s.a.v) ile savaşırken deve kesmeleri, âsinin padişahın malını isyankârlara dağıtarak adalet sahibi olduğunu zannetmesine benzer. Müminin namazda korkarak “Bizi doğru yola ilet” (Fatihâ, 1/6-7) demesi bunun içindir. Paradan infak etmek cömert olana yakışır. Asıl cömertlik ise, can veren âşığın işidir. Allah için ekmek verirsen, ekmek bulursun. Allah için can verirsen canına can katarlar. Allah için yapraklarını döken çınara Allah’tan yapraksızlık azığı verilir. Allah için bütün malını infak edersen o seni lütfu ile hiç çaresiz bırakır mı? Ekin ekmek için önce ambar boşaltılır, hasat vakti gelince asıl güzellik tarlada ortaya çıkar. Ancak ekini ambarda tutup biriktirirsen farelere yem olur. Bu dünya aslında yoktur, hakikat âlemini ara. Sendeki surette sıfır, sen onu manada bul. Şu tatlı ve acı olan candan geçte tatlı denize benzeyen canı al.

HADÎS-İ ŞERÎF

Kadınlar akıllılara üstün gelir, cahillere mağlup olurlar.

MESNEVÎ

Hz. Peygamber, “Kadınlar, akıllı olanlara ve ehl-i gönüle üstün gelirler, cahillere ise mağlup olurlar. Çünkü onlar sert ve kötü tabiatlıdırlar. Cahillerin sevgi, bağışlama gibi insânî özellikleri azdır. Çünkü yaratılışları gereği hayvan tabiatlıdırlar. Sevgi ve bağışlama, insanlık vasfıdır, şehvet ve öfke ise hayvanlık vasıflarındandır. Kadın sevgili değil, Allah’ın nurudur. Yaratılmış değil, sanki yaratıcıdır.

19 Şubat 2019 Salı

MESNEVÎ'DEKİ HADÎS-İ ŞERİFLERİN TEFSİRİ - 1. DEFTER 1. BÖLÜM

   

      Mesnevî’de çok sayıda Hadisi Şerif ve Âyet-i Kerîme bulunmaktadır. Hz. Mevlânâ (ks.) bazen beyitlerin içine o beyiti tamamlamak için, bazen de Âyet-i Kerîmeleri veya Hadîs-i Şerifleri açıklamak üzere müstakil bir başlık açarak tefsirlerini yapmıştır. Bendeniz de bu yayında Mesnevî-i Şerif’in 1. defterindeki Hadîs-i Şerifleri ve bu Hadîs-i Şeriflere Hz. Mevlânâ’nın (ks.) yaptığı, bazen kısa, bazen de nispeten uzun olan tefsirlerini sizlerle paylaşmak istedim. Uzun olmaması için de bu yayını iki bölüme ayırarak sizlerle paylaşıyorum. Umarım beğenerek okursunuz.




     Peygamberlerin ve Âriflerin Gafletten uyanık olmaları. Kehf Suresine işâret ve “Uyku Ölümün Kardeşidir” Hadîs-i Şerifinin Açıklaması

     MESNEVÎ

     Allah “onlar uykudadır” dedi, bunu inkâr etme. Onlar gece gündüz dünya hallerinden uykudadırlar. Rabb’in elinde evirip çevirdiği kalem gibidirler. Yazı yazılırken eli görmeyen kimse, bu hareketin kendi kendine olduğunu sanır. Allah, ârifin bu halinden halka çok azını gösterdi; halk arifin bu halinden gaflete düştü. Onların canları, aklın ermediği sahralara gitti. Şimdi ruhları da bedenleri de huzur içinde. Yine bir ıslıkla onları tekrar tuzağa çekersin. Onlar yine dünyanın esiri olurlar. Sabah vaktinin aydınlığı, göründüğünde altın akbaba kanat çırpınca, sabahı ağartan, İsrafil gibi, herkesi o diyardan suret âlemine getirir. Ayrı olan ruhları bedenlerine sokar; her bedeni de yeniden gebe bırakır. Can atları her an eğersiz kalabilir; “Uyku ölümün kardeşidir” sırrı budur. Ama sabahları geri gelmeleri için ayaklarına uzun bir bağ bağlar. Bu sayede gündüz çayırdan onu geri çeker böylece tekrar yük altına sokar. Keşke bu ruh,  Ashâb-ı Kehf ya da Nuh’un gemisi gibi korunsaydı da şu gönül, göz ve kulağımız uyanıklık ve akıl tufanından kurtulsaydı. Dünyada, senin etrafında daha nice Ashâb-ı Kehf vardır. Mağara da dost da onunla birlikte, ama ne çare senin gözünde ve kulağında mühür var.

  HADÎS-İ ŞERİF

“ Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır.” (Müslim, Birr)

  MESNEVÎ

   Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle dediler. Daha zalim kimse onun kuyusu daha korkunçtur.  “Daha kötüye daha kötü ceza verilir”, adalet bunu söylemiştir. Ey zulümle bir kuyu kazan! Şunu iyi bil ki, sen kendi kuyunu kazıyorsun. İpek böceği gibi kendi etrafını örme; kendi kuyunu kazıyorsan bari kararlıca kaz. Sen zayıfları tek başına, kimsesiz sanma; Kur’an’dan “İza câe nasrullah”ı oku. Sen fil olsan, düşmanını korkutsan da senin için ebabil kuşu yeter. Yerde bir zayıf aman dilese, gökyüzünün ordusu birbirine karışır. Birisini ısırıp kan içinde bıraksan (sonra) diş ağrın tutsa ne yaparsın? Ey filanca kişi! İnsanlarda gördüğün zulümler aslında kendi huyundur; sen kendi huyunu onlarda görüyorsun. Senin varlığın, zulmün, anlaşmazlığın, gafletin onlara yansımıştır. O sensin, sen kendi kendini yaralıyorsun. O anda lanet ipliğini sen kendine dokuyorsun. O kendindeki kötülüğü açıkça görmüyorsun. Görsen kendi kendine can düşmanı olursun. Ey ahmak! Kendi (aksine) saldıran aslan gibi sen de kendine saldırıyorsun. Kendi hakikatini anlarsan, o kötülüklerin kendinden olduğunu anlarsın. Başka bir aslanın olduğunu zannettiği şeklin aslında kendi şekli (yansıması) olduğunu kuyu dibinde anladı aslan. Bir zayıfın dişini söken, yansımasını gören aslanın düştüğü duruma düşer. Ey karşısındakinin yüzünde bir ben gören, gördüğün aslında kendi beninin yansımasıdır. Ondan korkma!

   HADÎS-İ ŞERİF

  “Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir… (Ebu Davud, Edeb, 49)

   MESNEVÎ

  “Mümin müminin aynasıdır.” Bu, peygamberden rivayet edilen bir haberdir. Gözünün önüne mavi bir cam tutmuşsun, o yüzden dünya sana mavi görünüyor. Eğer kör değilsen bu körlüğü kendinden bil. Sen kendine kötü de, başkasına değil. Mümin Allah nuruyla bakmasaydı;  gayp âlemi mümine bütün çıplaklığı ile nasıl görünürdü? Ama sen Allah nuru ile değil, Allah ateşiyle baktığın için kötülük içinde kaldın, iyilikten gafil oldun. Şu ateşe azar azar Allah’ın nurundan serp de sendeki ateş nura dönsün.

    HADÎS-İ ŞERİF

    Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz. En büyük cihat kulun nefsiyle olan cihadıdır.

    MESNEVÎ

    Ey padişahlar! Dıştaki düşmanı öldürdük, içimizde ondan daha kötüsü var. Bunu öldürmek aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan, tavşana maskara olmaz. Cehennem, bu nefistir;  cehennem, harareti denizlerle eksilmez bir ejderhadır. Koca karıya benzeyen bu nefsin harareti, yedi denizi içse de azalmaz. Taşlar ve taş kalpli kâfirler; ağlayıp, inleyip, utanç içinde cehenneme girerler. Allah’tan ona, “Doydun mu?” diye bir nida gelir. O da “daha fazlası var mı?” der. Bütün bir âlemi yer yutar da, “Daha çok yok mu?” der. En sonunda Allah onun üzerine Lâmekân âleminden ayağını kor da işte o zaman sakinleşir. Bizdeki şu nefiste cehennemin bir parçası olduğu için, onun tabiatına sahibiz. Nefsi öldürecek ayak ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Allah’tan başka kim çekebilir? Yaya ancak doğru ok koyarlar. Ama bu yayın ters ve eğri okları da var. Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul. Çünkü yaydan sadece doğru olan fırlar. Dıştaki savaştan dönünce, içteki savaşa yüz tuttum. Şimdi biz küçük savaştan döndük, Peygamber’le birlikte büyük savaştayız. Allah’tan kaf dağını iğne ile yarmak için kuvvet isterim. Şunu bil ki, saflar yaran aslan ile savaşmak kolaydır, asıl aslan nefsini yenebilendir.




    HADÎS-İ ŞERİF

    Sa’d kıskançtır. Ben Sa’d’den daha kıskancım. Allah ise benden daha kıskançtır. Kıskançlığından görünen görünmeyen bütün kötülükleri haram kılmıştır. (Müslim, Li'an 16, (1498); Muvatta, Akdiye 17, (2, 737); Ebu Davud, Diyat 12, (4532).)

    MESNEVÎ

    Allah kıskançlıkta âlemlerin önüne geçtiği içindir ki bütün âlem kıskanç oldu. O, can gibidir, bütün âlemse beden gibi. Bedene iyi ve kötü candan gelir. Namazında kıblesi Hak Cemâli olan kişinin, tekrar iman tarafına dönmesi yanlış olur. Padişahın elbisecisi olan, padişah için ticaret yaparsa bu onun için zulümdür. Padişahın yanında oturan, padişahın kapısına (gidip) oturursa bu ahmaklıktır. Padişahın elini öpme fırsatı gelmiş kişi, onun ayanını öperse bu yanlıştır. Ayağa baş koymak yakınlık olsa da, el öpmeye göre o yanlıştır. Sen Sultana yaklaştıktan sonra başkasına meyil edersen o seni kıskanır. Allah’ın kıskanmasının misali buğday gibidir, insanların ki ise harmandaki saman gibi. Asıl kıskançlık Allah’a aittir. Şüphe yok ki, halkın kıskanması onun kıskanmasından bir şubedir. Artık anlatmayı bırakayım da, on gönüllü sevgilinin verdiği sıkıntılarından şikâyet edeyim. Ağlayıp inlemeliyim, çünkü ağlamak ve inlemek O’nun hoşuna gider. O bizden iki âlemde de ağlayıp, inlememizi ister. O’nun hilesi, izzetli sarhoşlarının arasında olmamızı engelledi, nasıl feryat etmem? O’nun aydınlık yüzüne kavuşmadan, nasıl gece gibi kapkaranlık kalmam? O’nun can yakan işleri, bizim canımıza hoş gelir. Can yakan sevgiliye canım feda olsun. Biricik sevgilimiz hoşnut olsun diye, verdiği derde de razıyım kedere de. İki gözümdeki denizler inci dolsun diye gam toprağını gözüme sürme çektim. İnsanların ona döktüğü gözyaşları incidir, onun sadece gözyaşı olduğunu sanma. Ben canlar canından hikâye anlatıyorum, şikâyet etmiyorum. Gönül ondan incindiğini söylese de, onun bu yalan sözlerine gülmedeyim. Ey doğruların övdüğü! Doğruluk yap. Sen başköşesin, ben kapının eşiğindeyim. Mekânsızlık âleminde eşik ve başköşe nerede? Sevgilinin bulunduğu yerde benlik ve bizlik olmaz. Ey canı benlik ve bizlik davasından kurtulmuş olan. Ey erkeklik ve kadınlık vasfı olmayan. Erkeklik ve kadınlık ortadan kalkınca bir olan sensin.  Birler silinince tek kalan yine sensin.

    HADÎS-İ ŞERÎF

   (Mâşâllâhü kâne ve mâ lem yeşe’ lem yekün, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’il-Aliyy’il-Azîm.)
Allah’ın dilediği olur. Dilemediği olmaz. Güç ve kuvvet ancak yüce olan Allah sayesindedir”

    MESNEVÎ

    Her şeyi söyledik ama Allah’ın lütf-u inâyeti olmasaydı biz bir hiç idik. Allah’ın ve Hak dostlarının bize yardımları olmasa melek bile olsan defterin kapkaradır. Ey Allah’ım! Ey lütuflarını esirgemeyen. Senin adından başka adı anmak doğru değildir. Bize lütfettiğin şu kadarcık irşad ile nice ayıplarımızı örttün. Lütfettiğin bu bir damla bilgiyi de senin denizine ulaştır. Bağışladığın bir damla ilmi, hevâ ve ten toprağından kurtar. Ten toprağı ona galip gelmeden, şehvet rüzgârları onu kurutmadan sen onu kurtar. Gerçi o, rüzgârlara kapılsa, kurusa da, sen onu kurtarmaya kâdirsin. Bir damla, ister havaya yükselsin, isterse yere insin, senin kudret hazinenden kaçabilir mi? Hatta o kaybolsa, kaybolmanın yüz kat içinde olsa, senin emrinle hemen ortaya çıkar. Yüzbinlerce zıt, zıttı içinde kaybolsa yine senin emrinle çıka gelir. Ey rabbim! Her an mana âleminden varlık âlemine ardı ardına kervan gelir. Hem de her gece, her düşünce ve bilgi o sonsuzluk denizinde yok olur.  Sabah olduğunda ise balık misali tekrar geri dönerler. Güzün, o yüz binlerce dal ve yapraklar; bozguna uğrayıp o ölüm denizine dalarlar. Karga feryat eder, solup giden gül bahçesinin yeşilliklerine ağlar. Mana âleminin sahibinden, yediklerini geri ver diye tekrar ferman gelir. A kara ölüm! Nebâtaddan, sana faydalı olmuş her bitkiden ne yediysen artık geri ver. Ey kardeş! Bir an aklını başına al, sende de her an bahar, her an güz var. Gönül bahçesi yemyeşil, taptaze; güller, serviler, yaseminlerle dopdolu. Yaprakların fazlalığı dalları saklamış, çiçeklerin çokluğu bahçeyi de köşkü de örtmüş. Küllî akıldan aldığımız sözler bunlar. Bu güzel kokular, o gül bahçesinin, o sümbüllerin kokusudur. Gülün olmadığı yerde gül kokusu olur mu? Şarabın olmadığı yerde köpürmüş şarap gördün mü hiç? Koku, rehberdir, yol gösterir. Seni sonsuzluk cennetine, Kevser’e götürür. Koku, göze nur verir, ilaçtır. Yakup’un gözünü o açtı. Kötü koku gözü karartır. Yusuf’un kokusu göz nurunu artırır. Yusuf olamadıysan Yakup ol. Yalvarma ve yakarışta ona benze. Gazneli Hakîm’in şu öğüdünü dinle, eskimiş bedenin bir yenilik bulsun: “Nazlanmak için güle benzer bir yüz gerek, sende olmayan o yüzle kötü huyların etrafında dolaşıp nazlanma.”” Çirkin yüzlünün nazı da usandırır. Körün gözünde iki dert zordur.” Yusuf’a güzellik satma, ona nazlanma, Yakup gibi yalvar, yakar, başka bir şey yapma.

18 Şubat 2019 Pazartesi

DAVUD-İ TÂÎ HZ.(SİLSİLE-İ MEVLEVİYYE 4)

      

  DAVUD-İ TÂÎ HZ. (v. 165/781)  




    Davud-i Tâî hazretleri, silsile-i Mevleviyye'de Habîb-i Acemî hazretlerinin halifesidir. Tam ismi, Ebu Süleyman Davud b. Nusayr Tâî dir. Ehl-i tasavvufun büyüklerinden olan Davud-i Tâî hazretleri, yirmi yıl İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin talebesi olmuş, ondan tahsil ettiği ilim ile de fıkıh ilminde yaşadığı dönemin en önde gelen fıkıh âlimlerinden olmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerine sevgisi, saygısı ve ona olan bağlılığı ile bilinirdi.Yakın talebeleri bile olsa, en küçük bir olayda bile Ebû Hanife hazretlerine uyulmadığı zaman o kişiye karşı muhabbeti olmazdı.
Bununla ilgili şöyle bir hadise anlatılır: İmam-ı Azam hazretlerinin önde gelen talebelerinden olan İmam Ebû Yusuf’la İmam Muhammed, bir meselede ihtilafa düştüklerinde o hakem olurdu, yanına geldiklerinde, yüzünü İmam Muhammed’e, sırtını Ebû Yusuf’a çevirir, İmam Muhammed’le içli dışlı olduğu halde Ebû Yusuf’la konuşmazdı. İmam Muhammed’in sözünü doğru bulunca,
        “Doğrusu Muhammed’in söylediği sözdür” der. Ebû Yusuf’un sözünü doğru bulunca da adını söylemeyip, “Doğrusu bu sözdür” derdi. Kendisine,
         -İkisi de ilimde uludur. Niçin birine izzet ve ikram gösterdiğin halde, öbürünü yanına bırakmıyorsun, dediklerinde şöyle dedi:
         -Şunun için ki, Muhammed b. Hasan birçok serveti olduğu halde (bunları terk edip) ilim muhitine intisap etmiştir, onun nazarında ilim, dini aziz, dünyayı zelil görme vesilesidir. Ebû Yusuf ise yoksulluk ve zillet muhitinden gelip, izzet ve mevki sahibi olmak için ilmi vesile kılmıştır. Hâlbuki İmam Muhammed, üstadımız Ebû Hanîfe’nin (rahmetullahi aleyh) dayak yemesine rağmen kabul etmediği kadılık mevkiini katiyen kabul etmemişti. Ebû Yusuf ise bunu kabul etti. İmdi üstadımın yolundan gitmeyen bir kimse ile benim konuşmam bahis konusu olamaz! Dedi.
         Davud-i Tâî hazretleri zühd ve takva sahibi büyük bir Allah dostuydu. Şer-î ilimlerin yanı sıra batınî ilimlere yani tasavvufa dair ilimlerde de üstün olmasından dolayı zamanının önde gelen sufilerindendir. Tarikatta Habîb Rai hazretlerinin mürididir. Onun dönemlerinde yaşamış Fudayl b. İyaz hazretleri, İbrahim b. Edhem hazretleri ve Ma’ruf-i Kerhî (kuddise sırruhüm) gibi büyük zatlar ile de sohbet etmiştir. Tövbe edişi şöyle nakledilmiştir:
       Bir gün şöyle bir beyt dinledi:
       “Şimdi çürüme senin hangi yanağından başladı?
        Önce hangi gözün aktı?
        Toprağa düşüp çürümeyen yüz ve saç hangisidir ki,
        Yere akmayan göz hangisi ki?”
       Bu şiirin manasından, içine muazzam bir dert düştü, elinden iradesi gitti, kararı kalmadı, şaşkınlaştı. Bu hal içinde İmam Ebû Hanîfe’nin (rahmetullahi aleyh) dersine geldi. İmam, onu her zamanki gibi görmeyince,
        -Sana ne oldu? diye sordu. O da olayı anlatıp,
        -Gönlüm dünyadan soğudu, bende bir şey peyda oldu. Ama peyda olan o şeye giden yolu bilmiyorum, hiçbir kitapta onun manasını bulamıyorum, hiçbir fetvaya dâhil olmuyor, dedi. Davud-i Tâî (ks), halktan yüz çevirip eve kapandı. Aradan bir müddet geçtikten sonra Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) yanına gelip,
        -Eve çekilip gizlenmen iş değildir; yapılacak iş, imamlar arasında oturup bilmediklerini onlardan öğrenmen ve bahse konu olan meseleleri onlardan daha iyi bilmendir, dedi.
        Davud-i Tâî (ks), Ebû Hanîfe’nin (rahmetullahi aleyh) tavsiyesinin yerinde olduğuna kanaat getirdiğinden bir sene derse devam ederek hiçbir şey konuşmadan imamlar arasında oturdu. Sabretti, hiçbir soruya cevap vermedi, ders dinlemekle yetindi. Bir sene dolunca, “Bu bir sene içinde göstermiş olduğum sabır, evvelce icra etmiş olduğum otuz senelik amele değdi” dedi. Sonra Habîb-i Râî’ye (ks) rastladı. Habîb-i Râî (ks), Davud-i Tâî (ks) için manevi kapıların açılmasına bir vesilesi idi. Şer-î ilimleri tahsil ettikten sonra da Habîb-i Râî’ye (ks) intisab etti. Ondan tasavvuf ilmini tahsil etti. Dünyadan elini çekti ve hücresinde kendisini ibadete verdi. Zühd hayatı yaşadı. İbadet, zühd ve takvada üstün idi. Hiç durmadan dinlenmeden amel ederdi. O derecede ki ekmeği suya koyup aş yapar, öylece içer ve,
        -Bu ekmeği çiğneyerek yiyene kadar Kur’an’dan elli âyet okunabilir, neden zamanı zâyi edeyim, derdi. Onu namaza koşarken görüp, “Niçin koşuyorsun?” diyenlere,
        -Askerler şehirde olup, beni beklemektedirler, dedi.
        -Hangi askerler, diye sorduklarında,
        -Mezarlıktaki ölüler diye cevap verdi. Namazı bitirip selam verince, eve varana kadar sanki birinden kaçıyormuş gibi yürürdü. Böylelikle insanlardan gelebilecek sıkıntılara daha az muhatap olurdu. 



        Sürekli nefsinin hoşlanmayacağı ve zor gelecek işlerle meşgul olur, nefsi ile mücadele ederdi. Bir gün annesi onu güneşte oturmuş ve ter içinde olduğunu görünce,
        -Canım oğlum! Hava son derece sıcak, sen ise aralıksız olarak oruç tutuyorsun, gölgede otursan ne olur, dedi.
          -Anneciğim! Nefsimin hoşlanması için adım atma hususunda Allah’tan (cc.) utanıyorum. Ben kendimde de liyakat (ve yürümek kuvveti) görmüyorum, dedi.  
         Kendisine sunulan ve maddi değeri olan hiç bir şeyi kabul etmez, böyle bir şey hediye olarak verilse dahi almazdı. Kendisine geçiminden soran Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh) hazretlerine “Kendisine miras kalan bir evi satıp ondan kalan para ile sürdürdüğünü söyledi.” Ve her zaman şöyle dua ederdi “Hak Teâlâ’dan dilerim ki bu para bitince canımı alsın. Bu suretle kimseye muhtaç olmayayım. Ümit ederim ki duamı kabul buyuracaktır” dedi. Bir gün Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh), Davud-i Tâî’nin (kuddise sırruhû) ne kadar parası kaldığını sordu. Dediler ki:
     -1O dirhem gümüşünün olduğunu söylediler. Her gün parasından çok küçük bir miktar harcıyordu. Hesabını yaptılar, son gün, Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh) sırtını mihraba vermiş otururken,

      -Bu gün Davud-i Tâî (kuddise sırruhû) vefat etmiştir, dedi. Soruşturdular, gerçekten vefat ettiğini öğrendiler. Ebû Yusuf’a (rahmetullahi aleyh), 
      -Bunu nasıl bildin, diye sordular. Şöyle dedi: “Parasını hesap ettim, bu gün hiç parasının kalmaması lazım geliyor. Ayrıca duasının da makbul olduğunu biliyordum” dedi. Davud-i Tâî hazretleri, hicretin 165. (M. 781) yılında vefat etti. Annesine ölmeden önce ki halini sordular. Dedi ki:
        -Bütün gece namaz kıldı, gecenin sonuna doğru başını secdeye koyup bir daha kaldırmadı, bu sırada benim gönlüm meşguldü. Yavrucuğum namaz vaktidir, dedim. Dikkat edince vefat etmiş olduğunu gördüm.

       Anne Hakkı
     Nakledilmiştir ki Harunreşid, “Beni Davud’un yanına götür, kendisini ziyaret edeyim” diye Ebû Yusuf’tan (rahmetullahi aleyh) rica etmişti. Bu maksatla kalkıp Davud-i Tâî’nin (ks) evine geldiler, ama içeri girmek için izin alamadılar, kendilerine bu konuda yardımcı olmak isteyen Davud’un annesi, “Yol ver, içeri girsinler” dediyse de bunu da kabul etmedi ve,
       -Dünya ehli ve zalim kişilerle benim ne işim var, dedi. Annesi,
       -Sana emzirdiğim süt hakkı için ona müsaade et, dedi. Davud-i Tâî (ks),
       -Bu zalimi göremem, dedi. Sonra,
       -İlahî! Annenin hakkını gözet, zira onun rızası benim rızamdır, buyurmuşsun. Yoksa benim bu heriflerle işim ne, diye niyaz edip içeri girmelerine müsaade etti. İçeri girip oturdular. Davud -i Tâî (ks),  vaaz etmeye başladı. Bu vaaz Harunreşit ve beraberindekileri çok etkileyen bir vaaz oldu.
        
       Öğüt
      Ebû Rebî Vâsıtî, Davud-i Tâî'ye (ks),
         -Bana öğüt ver, deyince dedi ki:
         -Dünyadan uzak durman, orucun; ölüm, bayramın olsun. Tıpkı yırtıcı aslandan kaçar gibi halktan kaç!
         Öğüt isteyen bir başkasına,
         -Dilini tut, dedi. Adam,
         -Biraz daha, dedi.
         -Halktan uzaklaşıp yalnız ol, dedi. Adam,
         -Biraz daha, dedi.
         -İmkânın varsa, gönlünün halkla olan ilgisini kes, dedi. Adam,
         -Biraz daha, dedi.
       
  -Nasıl, dünya ehli dünyalarını selâmete çıkarma karşılığında bu cihandan razı oluyorsa (veya dinlerinin fesada uğraması pahasına dünyadan razı oluyorlarsa) (Münâvî, 1/192), öylece dinini selâmete çıkarma karşılığında senin de bu âlemden razı olman (ve dünyanın harap olmasını göze alman) gerekir, dedi

11 Şubat 2019 Pazartesi

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - Yahudi Padişahının Hikâyesi Turkish & English

Bu aslında mesnevî-i şerifin uzun hikayelerinden birisidir. Hz. Mevlânâ, hikâyeye Yahudi padişahını tanıtarak başlıyor. Daha sonra paylaşacağım devamında ise bu padişahın veziri ile olan hikâyesi anlatılmaktadır. Daha önceki hikâyelerde söylediğim gibi burada da yapılmak istenen şey hikâye anlatmak değildir. Zira bu kısacık bölüme baktığınızda aslında öfke, şiddet ve isteğin insanlara neler yaptırabileceğinin hikâye de gösterilmesidir. Hikâyenin devamındaki bölümde aynı minvalde anlatılmıştır. Eğer bloğu ziyaret etmeye devam ederseniz bu hikâyeyi de okuyabilirsiniz. 

Hıristiyanları Öldüren Yahudi Padişahının Hikâyesi




Yahudiler içinde zalim bir padişah vardı. Hazret-i İsâ’nın (a.s) düşmanı, Hristiyanları yakıp yandıran onlara zulüm eden bir padişahtı. Hz. İsâ bu padişahın zamanında yaşıyordu ve nöbet onundu. O, Musa’nın (a.s) canı, Musâ’da (a.s) onun canıydı. Şaşı padişah, Hak yolundaki bu iki sırdaşın birbirinden ayrı olduğu zannetti.

Mesela ustası, şaşının birine: Haydi diğer odaya git ve oradaki şişeyi buraya getir, dedi.
O şaşı diğer odaya gitti ve iki şişe görünce:  Ben bu iki şişeden hangisini sana getireyim? Bunu tam olarak söyle, dedi.
Üstad şaşının yanına gidip: Orada iki şişe yok, yürü şaşılığı bırak ta fazla görücü olma, dedi.
Şaşı, üstadına dedi ki: Ey Üstad, beni kınama, zira şişe ikidir.
Üstad: O zaman şişelerden birisini kır, dedi.

Şişelerden biri kırılınca ikisi de ortadan kayboldu. Öfke ve istek insanı şaşı yapar. Aslında şişe bir taneydi, şaşının gözüne iki görünmüştü. Öfke ve şehvet, insanı şaşı eder, ruhu doğru yoldan çevirir. Garaz gelince hüner örtülür; gönülden göze doğru yüzlerce perde iner. Kadı, kalbinden rüşvet almaya niyet ederse, zalimi ve mazlumu birbirinden nasıl ayırt edebilir? Padişahın, Yahudice kini gözlerini öyle şaşı etti ki, el-aman ya Rab el-aman! Bu padişah, ben Musa (a.s) dininin koruyucusu ve sığınağıyım diyerek yüz binlerce günahsız mümini öldürttü.


THE MATHNAWI

Story of the Jewish king who for bigotry’s sake used to slay he Christians

Amongst the Jews there was a king who wrought oppression, an enemy of Jesus and a destroyer of Christians.
‘Twas the epoch of Jesus and the turn was his*: he was the soul of Moses the soul of him;
(But) the squint-eyed (double-seeing) king separatedin the way of God those two Divine (prophets) who were (really) in accord (with each other).
The master said to a squint-eyed (pupil), “Come on; go, fetch that bottle out of the room.”
Said the squint-eyed one: “Which of the two bottles shall I bring to you? Explain fully.”
“There are not two bottles,” replied the master; “go, leave off squinting and do not be seeing more (than one).”
“O master,” said he, “don’t chide me.” Said the master, “Smash one of those two.”
The bottle was one, though in his eyes it seemed two; when he broke he bottle, there was no other.
When one was broken, both vanished from sight: a man is made squint-eyed by (evil) propensity and anger.
Anger and lust make a man squint-eyed, they change the spirit (so that it departs) from rectitude.
When the cadi lets bribery gain hold of his heart, how should; he know  the wronger from the wretched victim of wrong?
The king, from Jewish rancour, became so squint-eyed an affliction)!”
He slew hundreds of thousands of wronged (innocent) believers, saying, “I am the protection and support of the religion of Moses.”

--------------------------------------------------------------

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORIES

The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH)

-------

THE STORY OF ANOTHER JEWISH KING WHO ENDEAVOURED TO DESTROY THE RELİGİON OF JESUS.




------





-------

Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

7 Şubat 2019 Perşembe

HASAN-I BASRî HZ.(Silsile-i Mevleviyye 2)

   *HASAN-I BASRî HZ. (d. 642 - ö. 110/728)




       Hasan-ı Basri hazretleri İslam halifelerinin ikincisi olan Hazreti Ömer’in (r.a) hilafetinin son dönemlerinde Medine’de doğmuştur. Bu dönem Peygamber efendimizin (s.a.v) hadis-î şeriflerinde en hayırlı dönemlerden birisi olarak saydığı (sahabe, tabiîn, tebeu’t- tâbiîn) dönemlerden tabiîn dönemidir. Hasan-ı Basrî (k.s.), hayırlı bir zamanda doğmuş ve tabiînin en hayırlılarındandır. Tam adı Ebû Saîd Hasen b. Yesâr el-Basrî dir. Rivâyet odur ki, Hasan-ı Basrî (k.s) hazretleri doğduğunda Hz Ömer’in kucağına konulmuş, yüzü çok güzel olduğu için buyurmuşlar ki, “Güzel yüzlüdür, ismini Hasan koyun”.
     Hasan-ı Basri hazretleri Basralı’dır. Dünyaya Yesâr ismindeki Hıristiyan bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Annesinin adı ise Hayre’dir. Hayre Hz. Peygamber’in (s.a.v) eşi  ve Kur’an-ı Kerîm’in tabiriyle mü’minlerin anneleri(33/6) dediği Ümmü Seleme  (r.anha) validemizin hizmetinde bulunmuştur ve azatlısıdır. Küçük yaşlarından itibaren Hasan-ı Basri hazretleriyle daha çok Ümmü Seleme(r. anha) hazretleri ilgilenmiş, yeri geldiğinde onu kendi sütü ile beslemiştir.  Bu sebepten Hasan-ı Basri hazretlerinin zâhirî ve bâtıni tekamülünde Ümmü Seleme (r. anha) hazretlerinin etkisi çok olmuştur. Bu etki daha küçük yaşlarında Kur’an-ı Kerîmi ezberlemesiyle görülmeye başlamıştır. Daha ileriki yaşlarında ise fesâhat ve belâgatta kâmil bir mertebeye gelmiş, etrafına büyük kalabalıkları toplayarak kurduğu çeşitli ilim meclislerde insanlara etkili vaazlar vermiştir.

     Hasan-ı Basrî (ks) zühd ehli bir zâhiddir. Zâhid, tasavvufta, dünyaya rağbet etmeyen, dünyadan el etek çekerek kendini bütünüyle âhirete ve Hakk’a veren, mala, mülke, makama ve şöhrete değer vermeyen, âhireti dünyaya tercih eden kimse demektir. (Dini Kavramlar Sözlüğü [D.K.S [D], 2010, S. 702). Hayatını tam bir zâhid olarak yaşayan bu büyük velî, dünya ya hiçbir zaman rağbet etmemiş ve bir dönem kendisine verilen kadılık görevini reddederek ilme yönelmiş, takva ve vera sahibi değerli ve keremli bir zâhid olarak hayatına devam etmiştir. Kendisine zühd sorulduğu zaman şöyle buyurmuştur: “Zühd dünyaya karşı zâhid olmak, dünyacılara buğz etmek ve dünyada bulunan şeylerden nefret etmek” demiştir. Bir gün Hasan-ı Basrî hazretlerinin müritlerine sordular: “Sizin için en çetin şey nedir?”  Vera’ ,dediler. Hasan-ı Basrî hazretleri : ”Benim için bundan daha kolay bir şey yoktur” dedi. Bu nasıl olur diye sorduklarında: “Kırk yıldır ki (zühd icabı) nehrinizden kana kana su içmedim.”  demiştir.”

      Hasan-ı Basrî (ks) aynı zamanda da muhaddistir. Muhaddis, “Hadislerin senet ve metinlerini, râvilerin isim ve durumlarını bilen kimseye muhaddis denir.” (D.K.S [D], 2010, S. 457) Hem asr-ı saadet dönemin de yaşamış olması hem de bizzat görüşüp hadis öğrendiği sahabelerin olmasından dolayı onlardan da hadisler nakletmiştir. Kendisinin hem hadis nakletmesi hem de onları açıklaması ayrıca ilme olan ilgisi de o dönemin âlimleri arasında önemli bir yere sahip olmasını sağlamıştır. Bugün de en önemli hadis kaynaklarının içinde de Hasan-ı Basri hazretlerinin naklettiği hadis-i şeriflerden faydalanılmaktadır.
  
      Hasan-ı Basrî’nin (ks) bir başka özelliği de müfessir olmasıdır. Sözlükte “açıklayan, izah eden, yorumlayan” demektir. Istılahta Kur’an-ı tefsir eden, yorumlayan kişilere denir. (D.K.S [D], 2010, S.490) Hasan-ı Basri hazretlerinin hem küçük yaşlar da Kur’an Kerim’i okumaya başlaması hem de sahabeler dönemine yetişmiş olması onun Kur’an-ı kerim’in inceliklerini öğrenmesine vesile olmuştur. Okuduğu ve öğrendiği bu bilgileri, tefsir ilmine tatbik ederek Kur’an’ı Kerim’e getirdiği daha derin ve geniş yorumlamalarıyla da kendisinden sonra gelecek olan müfessirler içinde hem öncülerden hem de en başta gelen isimlerden olmuştur.
      İslam ordularının savaşlarının bazılarına da şahitlik eden Hasan-ı Basri hazretleri Hz Peygamberin torunlarından Hz Ali’nin (r.a) evladı Hz Hüseyin’in (r.a) de şahadetine tanıklık etmiştir. Hz Ali’nin (r.a) hilafetinin ilk dönemlerine kadar Medine de kalan Hasan-ı Basri hazretleri daha sonra Basra’ya dönerek evlendi. Basra da ilim öğrenmeye devam ederek kendini hem şerî ilimlerde ham manevÎ ilimlerde ilerletti, halka vaaz vermeye başladı. Burada kendisinden ilim öğrenmek isteyen ilim taliplilerine evinde dersler vererek Kur'an ve sünnet yolunda insanlara kılavuzluk etti.
        Zahiri ilimlerdeki üstünlüğüyle kendisine haklı bir yer edinen Hasan-ı Basri hazretleri Hz Ali’den (r.a) aldığı zikirle de tasavvuf ilmini tahsil ve tatbik ederek bu yolda gitmek isteyenlere de rehber oldu. Dolayısıyla da tasavvuf ehli içinde de önemli bir yere sahiptir ve tarikat silsilelerinde de ismi başlarda zikredilir.
         Hayatını ilim, irfan ve hikmet üzere yaşayan Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) her zaman insanlara örnek bir şahsiyet, yol gösterici bir velî olarak yaşadı. Yüreği hep hüzünlü olurdu, çünkü hüzün ehlullahın vasıflarındandır. Denilmiştir ki, Hasan-ı Basrî hazretlerini görenler; onu, biraz evvel başına musibet gelmiş bir kişi zannederlerdi.  Son demlerine kadar böyle sürdü. Tâ ki ölüm anı yaklaştığı zamana kadar… Rivayet odur ki: “Hayatında hiç gülmemişti ama ölümü yaklaştığı zaman gülerek, “Hangi günah?” dedi ve ruhunu teslim etti. Onu rüyasında gören keşif ehli bir velî ona, “Hali hayatında hiç gülmemiştin, can çekişirken o ne hal idi?” diye sordu. Şöyle dedi: “Yâ melekü’l-mevt! Onu sıkı tut, bir günah kaldı!” diye bir ses işittim ve bundan hâsıl olan sevinç sebebiyle güldüm ve, “Hangi günah?” diyerek can vermiştim. Büyüklerden biri, onun vefat ettiği gece rüyasında semaların kapılarının açıldığını ve, “Hudâ kendisinden hoşnut olduğu halde Hasan-ı Basrî, Hudâ’ya vâsıl olmuştur” diye bir tellalın ilan verdiğini işittiği söylenmiştir, vesselâm. “
        




       ESERLERİ

       Kendisine ait olan veya kendisine nispet edilen bazı eserleri şunlardır:
       1. Risâle ilâ ‘Abdilmelik b. Mervân fi’l-ķader. En meşhur risâlesidir. 
       2. Risâle fî fażli Mekke: Şehirlerin faziletine dair yazılmış ilk eserlerinden.
       3. et-Tefsîr. Bu eserin Amr b. Ubeyd tarafından rivayet edildiği ve daha sonraki kaynaklarda kendisinden iktibaslarda bulunulduğu zikredilmektedir.
       4. el-Ferâ’iż (Erba’a ve ħamsûn ferâ’iż). Değişik adlarla çeşitli kütüphanelerde nüshaları bulunan eser halk arasında “Elli Dört Farz Risâlesi” olarak bilinir 
       5. Şürûŧü’l-imâme. Hasan-ı Basrî’ye nisbet edilen ve namazdaki imâmetin şartlarını konu olan bu risâlenin Süleymaniye Kütüphanesi’nde bir nüshası mevcuttur.
       6. el-İstiġfârâtü’l-münķıźe mine’n-nâr. 
       7. ez-Zühd: Hasan-ı Basrî’nin ibadet, ihlâs, tevekkül, doğruluk, tevâzu, kanaat gibi konulara dair sözlerinden derlenen eseri. [2]
      ([1-2] D.İ.A, 1997, C.16 S. 292-293 Süleyman Uludağ)

     Hasan-ı Basri Hz. Buyuruyor ki:
     Gönül ehli olanlar, sürekli susmayı itimat edinmişlerdir. Gönülleri dile gelip söz lisana sirayet etmedikçe konuşmazlar.
       Âdemoğlu şu üç şeyin hasretini çeke çeke can verir. Biri mal toplamaya doymamış, diğeri ümit ettiğini elde edememiş, üçüncüsü öyle bir yolculuk için gerekli olan hazırlığı yapamamış olarak.
       Senden sonra dünyanın nasıl olacağını seyretmek istersen, diğerlerinin ölümünden sonra nasıl olduğuna bak.
      Başkasına bir şey emretmek istediğin zaman, onunla önce senin amel etmen gerekir.
      Aziz ve Celîl olan Allah’ı tanıyan O’na dost, dünyayı tanıyan O’na düşman olur.
      “Huşû nedir?” sorusuna, “Kalpte karar kılan ve kalp tarafından iyice benimsenen korku” diye cevap vermiştir.

       Müslüman demezlerdi
     Bir gün yâranına ve ahbaplarına, “Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) sahabesine benziyorsunuz” dedi ve onlar da buna sevindi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, “Sadece şekil ve hareket bakımından diyorum, başka bakımdan değil. Şayet siz sahabeyi görmüş olsaydınız, hepsi gözünüze deli dîvane görünürdü. Eğer onlar sizi görmüş olsalardı, sizden hiçbirinize Müslüman demezlerdi. Çünkü onlar önde gidiyor, rahvan at üzerinde yol alıyor ve kuş gibi, yel gibi uçuyor. Biz ise sırtı yağır olmuş eşekler üzerinde oturup kalmışız” dedi.

       Mecûsî
     Şöyle anlatılır:
       Bir gün Hasan-ı Basrî’nin (kuddise sırrıhû) Şem’ûn ismindeki ateşperest komşusu hastalanmış ve hastalığı can çekişme derecesine varmıştı. Hasan-ı Basrî’ye  (ks),
      -Komşunun imdadına yetiş, dediler. Hasan-ı Basrî (ks) hastanın baş ucuna geldi, adamın ateşin dumanından simsiyah kesildiğini gördü ve,
         -Allah’tan kork, zira bütün ömrün ateşle duman arasında geçmiştir. Şimdi Müslüman ol, ola ki yüce Allah sana merhamet eder, dedi. Şem’ûn,
         -Beni İslam’dan vaz geçiren şu üç şeydir: Birincisi, bir yandan dünyayı kötülüyorsunuz ama öbür yandan gece gündüz onu talep ediyorsunuz. İkincisi, hem ölüm haktır diyorsunuz hem de onun için hazırlık yapmıyorsunuz. Üçüncüsü, Hakk’ın dîdârını görelim diyorsunuz ama O’nun rızasına aykırı hareket ediyorsunuz, dedi. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) ona şu cevabı verdi:
         -Bu, âşinaların nişanı ve âriflerin alametidir. Şimdi eğer müminler böyle diyorlarsa, sen ne diyorsun? Onlar (böyle yapıyorlar ama) Allah’ın vahdaniyetini ikrar ediyorlar. Sen ise bütün ömrünü ateşperestlikle geçirmişsin. Sen yetmiş sene ateşe taptın! Ben ise ona hiç tapmadım. Ama ateş yine de her ikimizi yakmakta. Seni (kayırmamakta ve) hakkını gözetmemektedir. Ama benim Rabbim dilerse, benim bir kılımı bile yakmaya cüret edemez. Çünkü ateş, Allah’ın (celle celâluhû) mahlûkudur ve mahkûk memurdur. Şimdi gel ikimizde elimizi ateşe sokalım, bu suretle ateşin aczini ve yüce Allah’ın kudretini müşahede et. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) bunu söyledi, sonra elini ateşe soktu. Elini ateşten çıkarınca vücudunda zerre kadar bir değişiklik olmadığı ve hiç yanma alameti bulunmadığı görüldü. Bu manzarayı gören Şem’ûn hayret düştü, âşinalık rüzgârı esmeye (ve Müslüman olma alametleri zuhur etmeye) başladı.  Hasan-ı Basrî’ ye (kuddise sırrıhû),
        -Yetmiş yıl var ki ateşe taptım durdum. Şimdi şurada birkaç nefeslik ömrüm kaldı, benim içim tedbir ve çare nedir, diye sordu. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû),
        -Müslüman olman, dedi. Şem’ûn,
        -Eğer Hak Teâlâ’nın bana azap etmeyeceğine dair elime yazılı bir vesika verirsen iman getiririm. Lâkin yazı vermezsen iman etmem, dedi. Bunu üzerine Hasan-ı Basrî’ye (kuddise sırrıhû) şu yolda vasiyette bulundu:
        -Emir buyur, beni gasletsinler, kendi elinle beni toprağa ver, bu yazıyı da elime koy, tâ ki hüccetim olsun.
        Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû), “Bunları kabul ettim” dedi. Adam da kelime-i şehadet getire getire vefat edince, gusledip namazını kıldılar, yazıyı da eline koyarak toprağa verdiler. O gece, Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) gözüne endişesinden uyku girmedi. “Ben ne yaptım! Kendim batmışım, batan biri diğerinin elinden nasıl tutabilir? Benim kendi mülkümde bile hiç tasarruf hakkım yok, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın mülkü hususunda böyle bir vesikayı nasıl tanzim ettim?” düşüncesiyle bir ara uyudu ve rüyasında Şem’ûn’u gördü, yüzü ayın on dördü gibi pırıl pırıl, başında taç, üzerinde hulle, gülerek cennet bahçelerinde salına salına geziyor.  Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) 
         -Ey Şem’ûn! Nasılsın dedi. Şem’ûn dedi ki:
         -Bana bunu neden soruyorsun? Gördüğün gibiyim, lütfuyla kendi civarına konaklamamı emir buyurdu, keremiyle bana dîdârını gösterdi. Lütfunun eseri olarak hakkım da ferman buyurdukları hususlar vasf ve ifade edilemez derecededir. O yüzden şimdi sen de verdiğin teminattan kurtuldun. Şu senedi al, zira artık benim buna ihtiyacım kalmadı.
         Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) uyanınca, verdiği senedi elinde buldu ve dedi ki: “Rabbim! Bana mâlum olmuştur ki senin muamelen illete, işin sebebe bağlı değil! İşin sırf lütfunun eseridir, senin kapında kim zarar-ziyan görecek? Yetmiş yıllık Mecûsî’ye, bir kelime söylemekle civarına vâsıl olmak için yol verdin. Yetmiş yıllık bir mümini nasıl olur da mahrum kılarsın?”



--------------------------------------------------------------------
*Hasan-ı Basri hazretleri, Mevlevî silsilesinde Hz. Ali (kv) efendimizin halefi olarak bilinir. Ancak bazı silsilelerde Hz. Ali (k.v)efendimizin halefi olarak, en yakın dostu olan Kümeyl b. Ziyad Hazretleri verilir. Bu şekilde olduğu zaman mevlevî silsilesinin başı şöyle olur; Hz Muhammed (s.a.v), Hz. Ali (Kv), Hz Kümeyl B. Ziyad (r.a)… Ancak biz genel olarak kabul edilen silsileyi takip ettiğimiz için Hz. Ali’den (kv) sonra Hasan-ı Basrî (ks) hazretleri ile devam ettik.