30 Mart 2019 Cumartesi

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - Yahudi Padişahının Hikâyesi (3) Turkish & English










BÖLÜM 3

ANLAYIŞLI HRİSTİYANLARIN, VEZİRİN HİLESİNİ BİLMESİ

Hristiyanların içinden zevk sahibi olanlar vezirin sözlerinden acıyla karışık bir tat alıyorlardı. Karışık, ince sözler söylüyordu; şekerli gül suyu şerbetine zehir dökmüş gibiydi. Yani dış görünüşü “Hak yolunda çabuk ol” diyor; hemen ardından “gevşek ol” diyordu. Gümüş yeni,  dışı beyaz olsa da, el ve elbise onun yüzünden siyah olur. Ateşin kıvılcımları kırmızı yüzlü olsa da, sen onun arkasında bıraktığı siyahlığa bak. Yıldırım, görünüşte ışık gibi görünse de, onun özelliği gözü kamaştırmasıdır. (Göz kamaşınca görmez olur, kararır.) Her kim ki zevk sahibi değildir, vezirin sözleri onların boynuna boyunduruk olmuştur. Vezir, padişahtan ayrı kaldığı altı yıl boyunca İsâ’nın (a.s) tebaasına sığınak oldu. Bütün halk, dinlerini ve gönüllerini ona teslim etti. Halk onun emirleri ve hükümleri önünde ölüyordu.

PADİŞAHIN VEZİRE GİZLİCE HABER YOLLAMASI

Padişah ve vezirin arasında sürekli haberleşmeler oluyordu. Padişah vezire gizlice güven verici sözler söylüyordu. Diyordu ki, “Ey benim makbul vezirim, vakit geldi, benim gönlümü tez zamanda rahatlat, ferahlandır.” Vezir de ona cevap gönderdi ve dedi ki, “Ey padişahım! Şimdi İsâ (a.s) dininin içine fitneler salmadayım, böylece onlar zahiren ve bâtınen helak olacaklar.”

HRİSTİYANLARIN ON İKİ BÖLÜĞÜ HAKKINDA

İsâ (a.s) kavmi içinde, onlara hükmedip zapturapt altına alan on iki bey vardı. Hristiyanların her bir bölüğü bir beye tabiydi. Dünyaya tevessül ettikleri için bu beylere köle olmuşlardı. Bu on iki bey ve bunların kavimleri, o kötü sıfatlı vezire bağlanmışlardı. Hepsi de onun sözlerine inanmışlar, hepsi birden onun yoluna uymuşlardı. Her vakit ve saatte onun yanındaydılar, o, “öl” dese, her bir bey onun için ölürdü.

VEZİRİN İNCİL’İN HÜKÜMLERİNİ BOZMASININ AÇIKLANMASI

Vezir her bir bey adına İncil’in hükümlerinden bir tomar hazırladı. Her tomarın içerisinde farklı şeyler yazıyordu. Her birinin hükmü diğerinin hükmünün tersiydi. Baştan sona her biri birbirine muhalifti. Meselâ, tomarın birisinde riyazet yolunu tutmanın ve açlığın tövbenin direği olduğunu söylemiş ve Allah’a cc. dönüşün şartı kabul etmişti. Sonra bir diğerinde, Riyazetin faydası yoktur, bu yolda kurtuluş yeri cömertliktir, bundan başka da yol yoktur, demişti. Birisinde demiş ki: Açlığın ve cömertliğin (eğer kendinden bilirsen), mabuduna karşı şirk koşman olur. Zira sıkıntı ve rahatta Allah’a tevekkül etmekten gayrısı aldatmaca ve tuzaktır. Birisinde: Yapılması vacip olan hizmettir; yoksa tevekkül endişesi töhmettir, demişti. Birisinde: Dindeki emir ve yasaklar, yapmak için değil, bizim aczimizi açıklamak içindir, demişti. Böylece kendi aczimizi görelim ve Allah’ın kudretini bilelim. Birisinde: Kendi aczini görme, dikkat et, bu âcizlik küfr-ü nimettir, demişti. Kendinde olan kudrete bak, çünkü bu kudret O’ndandır. Senin kudretini, O’nun nimeti bil, zira kudret O’dur. Birisinde demiş ki: Bu ikisinden geç ki, nazarına her ne sığarsa o put olur. Birisinde de demiş: Bu mumu söndürme ki, zira bu nazar, meclisteki mum gibidir. Eğer nazar ve onun hayalinden geçersen, gece yarısı vuslat mumunu söndürmüş olursun. Birisinde: Korkma, (bu cihana olan nazarının ateşini) söndür; söndür de buna karşılık yüz binlercesini gör. Zira nazarının ateşini söndürmekle can mumunun ateşi artar, Leyla’n senin sabrınla Mecnun olur. Her kim ki zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse, dünya onun önüne daha fazla gelir. Birisinde: Allah sana verdiği şeyleri yaratırken senin için güzel bir hale getirdi. Kolaylaştırdı, hoş bir hale getirdi, onu alırken kendini sıkıntıya sokma. Birisinde: Kendine göre olanı terk et, çünkü kendi tabiatının kabul ettiği şeyler reddolunmuştur, kötüdür, demişti. Çeşitli yollar kolaylaşmıştır, her bir taifeye bir millet, meşrebine hoş geldiği için can kesilmiştir. Eğer Allah’ın bu yolları kolaylaştırması, doğru yola eriştirseydi, her Yahudi ve Mecusi, Hak’tan uzak olmazlardı. Birisinde demiş ki: Allah’ın kolaylaştırması, kalbe hayat, cana gıda olan şeydir. İnsan tabiatının hoşuna giden şey her ne olursa olsun, geçip gittikten sonra ürün vermez olur. Onun ürünü, pişmanlıktan başka bir şey olmaz; onun kazancı, zarardan başka bir şey değildir. En sonunda o, kolaylaşmış olmaz; adı da sonunda zorlaştırılmış olur. Sen zor ve kolay arısındaki farkı bil de en sonunda ikisinin de yüzünü gör. Tomarın birisinde: Bu yolda bir üstat ara; soy sopla âkıbeti görme gücüne ulaşamazsın, demişti. Her millet kendi gücü miktarı âkibetini gördü, ancak ister istemez dalalete, yanlışa düştüler. Âkibeti görmek, el örgüsü gibi gözle görülür olmaz; yoksa dinlerde nasıl ayrılık olurdu? Birisinde: Üstat sensin, çünkü üstadı tanıyan da sensin, demişti. Adam ol, adamlara maskara olma; yürü de kendi başını tut, şaşkın oma, demişti. Birisinde: Bu farklılıkların hepsi hakikatte birdir. Her kim ki iki görürse şaşı bir adamcağızdır o, demişti. Birisinde: Yüz, nasıl bir olur? Eğer deli değilse bunu başka kim düşünür? demişti. Bu sözlerin her biri birbirinin zıddıdır. Zehirle şeker nasıl bir olur? Sen zehir ve şekerden geçmedikçe birliğin gül bahçesinden gelen güzel kokuları nasıl alabilirsin? İsa (a.s) dinine düşman olan o vezir, bu üslup ve yolda on iki tomar yazdı.  




BU AYRILIKLARIN GÖRÜNÜRDE OLDUĞU HAKİKATTE OLMADIĞININ AÇIKLANMASI

O vezirde Hazreti İsâ’nın (a.s.) tek renkliliğinin kokusu ve zevki yoktu. Hazreti İsâ’nın ( a.s) mizaç küpündeki boya ile huylanmamıştı. Yüz renkli elbise, o arı duruluk küpünde saba rüzgârı gibi sade ve tek renkli hale getirdi. Ancak bu tek renklilik insanı kendinden geçiren tek renklilik değildir, balıkla tertemiz su gibidir. Tabii ki karada da binlerce renk var, ancak balıklar da kurulukla savaş halinde. Peki, bu balık kimdir, derya ne demektir ki her şeyin sahibi olan azze ve celle ona benzesin. Zira nice yüz binlerce deniz ve balık, bu varlık âleminde, o ikram ve cömertlik sahibinin önünde secde ederler. 

BU HİLEDE VEZİRİN UĞRADIĞI ZARARIN AÇIKLAMASI

Padişah gibi vezir de bilgisiz ve gafildi. Sonu olmayan ve varlığı zorunlu olan Hazreti Hak ile çekişiyordu. Bir anda yüz âlemi yaratabilen, kadri yüce Hak Teâlâ ile… Senin gözlerini kendisiyle görecek bir hale getirince, gözlerin bu âlem gibi yüzlerce âlem yaratır. Eğer tüm âlem senin katında büyük ve sonsuz ise de, Hak teâlâ’nın katında bir zerre kadardır. Biliniz ki, bu âlem sizin canlarınızın hapishanesidir; hiç beklemeden, o tarafa (kendi sahranıza) doğru gidiniz. Bu görünen âlem sınırlı, o mana âlemi ise sonsuz ve sınırsızdır. Bu nakış ve suret, o mana âleminin önünde her zaman engeldir. Hak Teâlâ Firavun’un binlerce mızrağını, tek başına olan Musa’nın (a.s) bir asası ile kırdı. Calinus binlerce tıp ilmine sahipti ama Hazreti İsâ’nın (a.s), nefesinin karşısında aciz kaldı. Nice yüz binlerce şiir defteri vardı, ama bir ümminin sözü önünde hepsi de bir utanç olarak kaldı. Böyle galip ve kadir bir Allah’ın huzurunda, bir kimse niçin ölmesin? Eğer aşağılık değilse!. Kıyı bucak kazıp hazine arayan kimselerin birçoğu, o hayalperest vezirin maskarası oldu. Cenâb-ı Hudâ, o vezirin hatasını, hatta onun gibi yüz binlercesinin hatasını bir kıvılcımlar yok eder. O, hayalleri hikmetin ta kendisine çevirir; zehirli suyu da şerbetin aynısı yapar, şerbete çevirir.




PART 3 MATHNAWI

HOW THE SAGACIOUS AMONG THE CHRISTIANS PERCEIVED THE GUILE OF THE VIZIER

Whoever was possessed of (spiritual) discernment was feeling a sweet savour in his words and, joined therewith, bitterness.
He (the vizier) was saying fine things mixed (with foul): he had poured some poison into the sugared julep.
The outward sense of it was saying, “Be diligent in the Way,” but in effect it was saying to the soul, “Be slack.”
If the surface of silver is white and new, (yet) the hands and dress are blackened by it.
Although fire is red, faced (bright and glorious) with sparks, look at the black behaviour (displayed) in its action.
If the lightning appears luminous to the eye, (yet) from its distinctive property it is the robber of sight (it strikes men blind).
(As for) any (Christian) who was not wary and possessed of discernment, the words of him (the vizier) were (as) a collar on his neck.
During six years, in separation from the king, the vizier became a refuge for the followers of Jesus.
To him the people wholly surrendered their religion and their hearts: at his command and decree they were ready to die.

HOW THE KING SENT MESSAGES IN SECRET TO THE VIZIER

Messages (passed) between the king and him; the king had words of comfort from him*1 in secret.
The king wrote to him, saying, “O my fortunate one, the time is come: quickly set my mind at ease.
He replied: “Behold, O king, I am preparing to cast disorders into the religion of Jesus.

EXPLANATİON OF THE TWELVE TRİBES OF THE CHRISTIANS.

The people of Jesus had twelve amírs as rulers in authority over them.
Each party followed one amír and had become devoted to its own amír from desire (of worldly gain).
These twelve amírs and their followers became the slaves of that vizier of evil sign.
They all put trust in his words, they all took his procedure as a pattern.
Each amír would have given up his life in his presence at the time and hour (on the spot), if the (the vizier) had bidden him die.



HOW THE VIZIER CONFUSED THE ORDINANCES OF THE GOSPEL

He prepared a scroll in the name of (addressed to) each one, the (written) form of each scroll (of) a different tenor,
The ordinances of each (of) a diverse kind, this contradicting that from the end to the beginning.
In one he made the path of asceticism and  hunger to be the basis of repentance and the condition (necessary) for conversion.
In one he said: “Asceticism profits naught: in this Way there is no place (means) of deliverance but generosity.”
In one he said: “Your hunger and generosity are (imply) association on your part (of other objects) with (Him who is) the object of your worship.
Excepting trust (in God) and complete resignation in sorrow and joy, all is a deceit and snare.”
In one he said: “It is incumbent (on you) to serve (God)*; else the thought of putting trust (in Him) is (a cause of) suspicion.”
In one he said: “There are (Divine) commands and prohibitions, (but they) are not for practice (observance): they are (only) to show our weakness (inability to fulfil them),
So that we may behold our weakness therein and at that time recognise the power of God.”
In one he said: “Do not regard your weakness: that weakness is an act of ingratitude. Beware!
Regard your power, for this power is from Him: know that your power is the gift of Him who is Hu (the Absolute God).”
In one he said: “Leave both these (qualities) behind: whatsoever is contained in sight (regard for other than God) is an idol (something which involves dualism).”
In one he said: “Do not put out this candle (of sight), for this sight is as a candle (lighting the way) to (interior) concentration.
When you relinquish sight and phantasy (too soon), you will have put out the candle of union at midnight.”
In one he said: “Put it out*1 –have no fear—that you may see myriads of sights in exchange;
For by putting it out the candle of the spirit is increased: by your self-denial your Layla (beloved) becomes your Majnun (lover).
If any one abandons the world by his own (act of) renunciation, the world comes to him (with homage) more and more.”
In one he said. “That which God hath given you He made sweet to you in (at the time of) bringing it into existence.
He made it easy (blessed) to you, and do you take it gladly: do not throw yourself into anguish.”
In one he said: “Let go all that belongs to self, for it is wrong and bad to comply with your natüre.”
(Many) different roads have become easy (to follow); every one’s religion has become (to him) as (dear) as life.
If God’s making (religion) easy were the (right) road, every Jew and Zoroastrian would have knowledge of the heart.”
In one he said: “That (alone) is made easy (blessed) that (nothing but) spiritual food should: be the life of the heart.”
When the enjoyments of he (sensual) natüre are past, like brackish soil they raise no produce and crop.
The produce thereof is naught but penitence; the sale thereof yields only loss, nothing more.
That is not “easy” in the end; its (true) name ultimately is “hard”
Distinguish the hard from the easy: consider (what is) the goodliness of this and that in the end.
In one he said: “Seek a master (teacher): you will not find foresight as to the end among the qualities derived from ancestors.”
Every sort of religious sect foresaw the end (according to their own surmise): of necessity they fell captive to error.
To foresee the end is not (as simple as) a hand-loom; otherwise, how would there have been difference in religions?
In one he said: “You are the master, because you know the master.
Be a man and be not subject to men. Go, take your own head (choose your own way), and be not one whose head is turning (bewildered in search of a guide).”
In one he said: “All this (multiplicity) is one: whoever sees two is a squint-eyed manikin.”
In  one he said: “How should a hundred be one? He who thinks this is surely mad.”
The doctrines, every one, are contrary to each other: how should they be one? Are poison and sugar one?
Until you pass beyond (the difference of) poison and sugar, how will you catch a scent of unity and oneness?
Twelve boks of this style and fashion were drawn up in writing by that enemy to the religion of Jesus.




SHOWING HOW THIS DIFFERENCE LIES IN THE FORM OF THE DOCTRINE, NOT IN THE REAL NATURE OF THE WAY.

He had no scent (perception) of the unicolority of Jesus, nor had he a disposition from (imbued with) the tincture of the dyeing-vat of Jesus.
From that pure vat a garment of a hundred colours would become as simple and one-colored as light.
(This) is not the unicolority from which weariness ensues; nay, it is (a case) like (that of) fishes and clear water:
Although there are thousands of colours on dry land, (yet) fishes are at war with dryness.
Who is the fish and what is the sea in (my) simile, that the King Almighty and Glorious should resemble them?
In (the World of) existence myriads of seas and fishes prostrate themselves in adoration before that Munificence and Bounty.

SETTING FORTH HOW THE VIZIER INCURRED PERDITION (BY ENGAGING) IN THIS PLOT.

The vizier was ignorant and heedless, like the (Jewish) king: he was wrestling with the eternal and inevitable,
With a God so mighty that in a moment He causes a hundred worlds like ours to come into existence from non-existence:
A hundred worlds like ours He displays to the sight, when He makes your eye seeing by (the light of) Himself.
If the world appears to you vast and bottomless, know that to Omnipotence it is not (so much as) an atom.
This world, indeed, is the prison of your souls: oh, go in: yonder direction, for there lies your open country.
This world is finite, and truly that (other) is infinite: image and form are a barrier to that Reality.
The myriads of Pharaoh’s lances were shattered by (the hand of) Moses (armed) with a single staff.
Myriads were the therapeutic arts of Galen: before Jesus and his (life-giving) breath they were a laughingstock.
Myriads were the books of (pre-Islamic) poems: at the world of an illiterate (prophet) they were (put to) shame.
(Confronted) with such an all-conquering Lord, how should any one not die (to self), unless he be a vile wretch?
Oh, many the amassers of treasure, digging holes (in search of treasure), who became an ox’s beard (dupe) to that vain schemer (the vizier)!
God by a single spark (of His mercy) maketh naught his (the vizier’s) burden (of sin) and (the burden) of a hundred viziers and a hundred thousand.

I.e. “to perform the outward acts of worship.”
*1 “extinguish the sight which regards ‘other,’see nothing but God

PART 4
END OF STORY

29 Mart 2019 Cuma

Osmanlı Döneminde Mevlevîhâneler: Maneviyat ve Kültür Merkezleri

Osmanlı dönemi Mevlevîhânelerinin tarihi ve manevi önemini anlatan bir görsel.

    Osmanlı coğrafyasında Mevlevîhâneler, yalnızca dini ve manevi merkezler değil, aynı zamanda ilim, sanat, musiki ve sosyal dayanışmanın buluştuğu eşsiz yapılar olarak tarihe damga vurmuştur. Bugün Türkiye sınırları içinde kalan Mevlevîhânelerin birçoğu, ya müze olarak hizmet vermekte ya da Hz. Mevlânâ’nın (k.s.) mirasını tanıtma amacıyla kullanılmaktadır. Ne yazık ki, bu yapıların bir kısmı zamanla yok olmuş ya da orijinal işlevini kaybetmiştir. Mevlevîhâneler, Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled Hazretleri’nin teşkilatçı ruhu ve Anadolu’ya yaptığı seyahatlerle 13. yüzyılda yaygınlaşmaya başlamış, özellikle torunu Ulu Ârif Çelebi döneminde altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde, Anadolu’dan Balkanlar’a, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada Mevlevîhâneler inşa edilmiştir.

    Mevlevîhânelerin Yapısı ve Çeşitleri

    Mevlevîhâneler, tarikatların faaliyet merkezleri olarak farklı isimlerle anılırdı: Âsitane, dergâh, tekke ve zaviye. 

    - Âsitane: Tarikatın piri veya manevi makamı yüksek kabul edilen bir şeyhin medfun olduğu, en yüksek mertebedeki merkezlerdir. Örneğin, Konya Hz. Mevlânâ Dergâhı, Mevlevîlik’in ana merkezi olarak âsitane statüsündedir. 

    - Dergâh ve Tekke: Manevi makamı âsitane seviyesinde olmayan, ancak önemli şeyhlerin yaşadığı veya medfun olduğu merkezlerdir. İstanbul’daki Galata ve Yenikapı Mevlevîhâneleri bu kategoride öne çıkar. 

    - Zaviye: Daha küçük ölçekli, genellikle sade yapılar olup, dergâh ve tekke kadar karmaşık olmayan merkezlerdir. Zaviyeler, genellikle kırsal bölgelerde veya daha az nüfuslu yerlerde bulunurdu.

    Bu yapılar, Mevlevîlik’in temel ritüeli olan sema törenlerinin yanı sıra, Kur’an tilaveti, Mesnevî okumaları, musiki ve edebiyat çalışmalarının yapıldığı merkezlerdi. Aynı zamanda, yoksullara yemek dağıtımı, yolculara barınak sağlanması ve ilim öğrenmek isteyenlere eğitim verilmesi gibi sosyal hizmetler sunarak Osmanlı toplumunda dayanışmayı güçlendirmiştir.

    Mevlevîhânelerin Tarihi ve Yayılımı

    Mevlevîhâneler, Hz. Mevlânâ’nın (k.s.) öğretilerini yaşatma misyonunu üstlenen Sultan Veled’in öncülüğünde sistemli bir tarikat yapısına kavuşmuştur. Sultan Veled, babasının manevi mirasını Anadolu’nun dört bir yanına taşımış, Mevlevîliği birleştirici bir güç haline getirmiştir. Onun oğlu Ulu Ârif Çelebi ise bu mirası daha da genişletmiş, yeni Mevlevîhânelerin kurulmasını sağlayarak tarikatın Osmanlı coğrafyasındaki etkisini artırmıştır. Mevlevîhâneler, sadece dini merkezler değil, aynı zamanda Osmanlı’nın çok kültürlü yapısını yansıtan birer kültür köprüsü olmuştur. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar uzanan bu yapılar, Mevlevîlik’in evrensel mesajını yaymış, farklı milletlerden insanları bir araya getirmiştir.

    Öne Çıkan Mevlevîhâneler

    - Konya Hz. Mevlânâ Dergâhı: Mevlevîlik’in kalbi olan bu âsitane, Hz. Mevlânâ’nın türbesinin bulunduğu yerdir. Bugün müze olarak ziyaretçilere açıktır ve her yıl binlerce insan sema törenlerini izlemek için burayı ziyaret eder. 

    - Galata Mevlevîhânesi: İstanbul’un en önemli Mevlevî merkezlerinden biridir. 15. yüzyılda kurulan bu dergâh, sema törenleriyle ünlüdür ve bugün müze olarak hizmet vermektedir. 

    - Yenikapı Mevlevîhânesi: İstanbul’da Mevlevî kültürünün önemli bir merkezi olan bu dergâh, musiki ve edebiyat çalışmalarının yoğunlaştığı bir yerdi. 

    - Afyon Mevlevîhânesi: Anadolu’daki ilk Mevlevîhânelerden biri olup, Mevlevîlik’in erken dönem yayılımında önemli bir rol oynamıştır. 

    - Kütahya Erguniyye Mevlevîhânesi: Bölgedeki manevi ve kültürel hayatı şekillendiren önemli merkezlerden biridir.

    Not: Bu yazıya, Osmanlı dönemi Mevlevîhânelerinin bir listesini, fotoğraflarını ve bazılarının videolarını ekleyerek bu eşsiz mirası daha yakından tanıtacağım.

    Mevlevîhâneler

1- Konya Hazret-i Mevlânâ Dergâhı-Âsitane (Konya-Turkey)

2- Galata (Kalekapısı) Mevlevîhânesi (İstanbul-Turkey)

3- Yenikapı Mevlevîhânesi (İstanbul-Turkey)

4- Kasımpaşa Mevlevîhânesi (İstanbul- Turkey)

5- Beşiktaş Boğaziçi Mevlevîhânesi (İstanbul-Turkey)

6- Üsküdar Mevlevîhânesi (İstanbul-Turkey)

7- Bursa Mevlevîhânesi (Turkey)

8- Edirne Mevlevîhânesi (Turkey)

9- Şâm-ı Şerif Mevlevîhânesi (Suriye-Syria)

10- Kuds-i Şerif Mevlevîhânesi (Filistin-Palestine)

11- Kahire Mevlevîhânesi (Mısır-Egypt)

12- Haleb eş-Şehba Mevlevîhânesi (Suriye-Syria)

13- Kayseri Mevlevîhânesi (Turkey)

14- Karaman Mevlevîhânesi (Turkey)

15- Karahisar (Afyon) Mevlevîhânesi (Turkey)

16- Kütahya Mevlevîhânesi (Turkey)

17- Sivas Mevlevîhânesi (Turkey)

18- Tokat Mevlevîhânesi (Turkey)

19- Amasya Mevlevîhânesi (Turkey)

20- Burdur Mevlevîhânesi (Turkey)

21- Isparta Mevlevîhânesi (Turkey)

22- Antalya (zincirkıran) Mevlevîhânesi (Turkey)

23- Lazkiye Mevlevîhânesi (Suriye-Syria)

24- Antakya Mevlevîhânesi (Turkey)

25- Kilis Mevlevîhânesi (Turkey)

26- Trablus Mevlevîhânesi (Libya)

27- Urfa Mevlevîhânesi (Turkey)

28- Ankara Mevlevîhânesi (Turkey)

29- Çankırı Mevlevîhânesi (Turkey)

30- Erzincan Mevlevîhânesi (Turkey)

31- Ermenek Mevlevîhânesi (Turkey)

32- Eğirdir Mevlevîhânesi (Turkey)

33- Kastamonu Mevlevîhânesi (Turkey)

34- Manisa Mevlevîhânesi (Turkey)

35- Muğla Mevlevîhânesi (Turkey)

36- Güzelhisar Mevlevîhânesi (Turkey)

37- İzmir Mevlevîhânesi (Turkey)

38- Beyşehir Mevlevîhânesi (Turkey)

39- Tavşanlı Mevlevîhânesi (Turkey)

40- Kıbrıs Mevlevîhânesi (Kıbrıs-Cyprus)

41- Midilli Mevlevîhânesi (Yunanistan-Greece)

42- Gelibolu Mevlevîhânesi (Turkey)

43- Filibe Mevlevîhânesi (Bulgaristan-Bulgaria)

44- Yenişehir Fenar Mevlevîhânesi (Yunanistan-Greece)

45- Siroz Mevlevîhânesi (Bulgaristan-Bulgaria)

46- Selanik Mevlevîhânesi (Yunanistan-Greece)

47- Vodine Mevlevîhânesi (Yunanistan-Greece)

48- Üsküp Mevlevîhânesi (Makedonya-Macedonia)

49- İpek Mevlevîhânesi (Kosova)

50- Elbasan Mevlevîhânesi (Arnavutluk-Albania)

51- Saraybosna Mevlevîhânesi (Bosna-Hersek - Bosnia and Herzegovina)

21 Mart 2019 Perşembe

MESNEVÎ'DEKİ ÂYET-İ KERÎMELER VE TEFSİRLERİ




Bu bölümde, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî Şerif'in 1. defterinde tefsir ettiği Ayet-i Kerîmeleri ve tefsirlerini bulabilirsiniz. Daha önce 1. defterdeki Hadîs-i Şerifleri ve tefsirlerini iki bölüm olarak paylaşmıştım. O yayınları da aşağıdaki etikete tıklayarak okuyabilirsiniz. Ayrıca bu yayında Hadîs-i Şerif şerhlerindekinden farklı bir şekilde, tek yayın olarak paylaşıyorum. Bildiğiniz gibi Hz. Mevlânâ Hadîs-i Şeriflerle birlikte Ayet-i Kerîmelerin bazılarını da Mesnevî-i Şerif içerisinde şerh etmiş, hatta bunların yanında Senâî'nin ve Attar'ın (ks.) şiirlerinin de bazı beyitlerini tefsir ederek Mesnevî'nin içerisine almıştır. Son olarak bu bölümle alakalı şunları söylemem lazım: Hz. Mevlânâ bu tefsirleri yaparken Âyet-i Kerîmelerin kısa bölümlerini alarak tefsirini yapmıştır. Bendeniz de bu Âyet-i Kerîmerleri tam olarak okuyucuya göstermek adına hepsini yazmayı uygun gördüm. Başka bir konu ise ikinci olarak paylaştığım tefsirin padişah ve cariye hikâyesinin sonunda yapılmış bir yorum olduğudur. Bundan dolayı tefsiri anlamlandırmak zor olmaması için öncelikle padişah ve cariye hikâyesine göz atmanızı tavsiye ederim. Bu hikâyeye de aşağıdaki etikete tıklayarak okuyabilirsiniz.




Allah’ın Kur’an’ına kaçıp sığınırsan, Peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Kur’an Peygamberlerin halleridir. Peygamberler, Allah’ın o tertemiz ululuk denizinin balıklarıdır. Ama sen Kur’an’ı okur da onu kabul etmezsen, ister peygamberleri gör istersen velileri gör. Hiçbir faydası olmaz. Ancak hükümlerine uyup, kıssalarını okursan can kuşun ten kafesine sığmaz. Kafeste hapis olmuş kuşun kurtulmayı istememesi cahilliğindendir.
(Mesnevî I-1538)

ÂYET-İ KERÎME

Bakara Suresinde,  Hakk’a karşı edebin konu edildiği, Hz Mûsâ kavminin aşırıya gitmesinin ve bunun zararlarının anlatıldığı ayet ve Hz. Mevlânâ’nın yorumlaması.

BAKARA SURESİ, 2/61

Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı kötü olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyleyse inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, Peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmek oluşlarıydı. (BAKARA SURESİ, 2/61)

MESNEVÎ, 1/78-90

Allah’tan edepte muvaffak olmayı isteriz. Edepsiz Allah’ın lütfundan mahrum kalıştır. Çünkü edepsiz yalnızca kendisine kötülük etmez, belki edepsizliğinin ateşi her yeri kaplar.
Zahmetsizce, bir zorluk olmadan, gökten sofra iniyordu. Musa’nın kavminin içinden birkaç kendini bilmez, sarımsak ve mercimek nerede? dediler.  Bu edepsizlikten sonra, gökten inen sofra kesildi. Onlara ekip biçme zorluğu kaldı. İsa onlar adına özür dileyince tekrar sofra inmeye, çeşit çeşit yiyecekler gelmeye başladı. Küstahlar edepsizliklerini tekrarlayıp, sofra artıklarını almak istediler. İsa bunlara, “Bu daimi bir nimettir, eksilmez, bitmez, size bu nimetleri gönderen ulu zatın verdiklerine karşı yaptığınız küfürdür” dedi. Hakk’ın rahmet kapısı, bu tamahkârsızlar yüzünden yüzlerine kapandı. Senin başına ne sıkıntı, ne dert geliyorsa, bil ki, cüretkârlığın ve küstahlığından geliyor. Dostumuzun yolunda her kim cüretkârlık gösteriyorsa, küstahlaşıyorsa yol kesici odur.

ÂYET-İ KERÎME

Asıl sevginin Allah (c.c) sevgisi olması gerektiğini anlatan meşhur Padişah ve Câriye hikâyesinin son bölümü ile Kehf Suresinin Hızır (a.s.) kıssasın 71 ve 74. ayetlerin hikmetlerinin birlikte açıklanması.

KEHF SURESİ, 18/71-74

Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi deldi. Musa: Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın! Dedi. 18/71
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın! 18/74

MESNEVÎ

Kuyumcuyu, Hekimin öldürmesinin ne korku yüzünden ne de ümit yüzünden olduğunu sanma. Hekim, Allah’ın ilhamı ve emri gelmeden, padişah istediği için öldürmedi onu. Hızır’ın (a.s.) çocuğun boğazını neden kestiğini herkes anlamaz. Allah’tan vahiy alan kimse ne söylerse o doğrunun ta kendisidir. Sana can veren de, senin canını alan da o’dur. Hüküm sahibi yalnızca o’dur. Hakk’ın emri geldiğinde sen de başını o’nun önüne koy. Güle oynaya, sevinerek can ver. Ver ki Ahmed’in tertemiz canı Ehad ile nasılsa, senin canın da sonsuza dek öyle güleç kalsın. Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Sen suizannı ve çekişmeyi bırak. Sen onun çirkin, pis bir iş yaptığını sandın. Süzülmüşlük, duruluk içinde bulanıklık bırakır mı hiç? Bu riyazetler, bu cefalar ocağın gümüşten posayı çıkarması içindir. İyinin, kötünün sınanması, altının kaynayıp köpüğünün üste çıkması içindir. Yaptığı iş Allah’ın ilhamıyla olmasaydı, o padişah değil, yırtıcı bir köpek olurdu. Onda şehvet, hırs ve hevâ yoktu. Yaptığı iş yanlış görünse de aslında doğruydu. Eğer Hızır gemiyi deldiyse, bu yaptığı işte doğruydu, haklıydı. Musa (a.s) kendinde bulunan onca bilgi ve hünere rağmen, vehme kapıldı, işin aslını görmesini engelledi. O kırmız güldür, kan deme sen ona; ondaki akıl sarhoşluğu idi, delilik değil. Eğer onun isteği Müslüman kanı dökmek olsaydı, onun adını anmak küfür olurdu. Kötü hallinin övülmesi arşı titretir. Bu övme iyi kişiyi de kötü düşüncelere düşürür. O öyle takva ehli bir padişahtı ki, Hakk’ın seçkiniydi. Böyle bir padişahın elinde ölen, yüksek makamlara kavuşur. Bu ölümden kendisine bir fayda görmeseydi, onu öldürmeye kast eder miydi? Çocuk hacamatçının elinde bıçağı görünce korkar, şefkatli anne ise sevinçlidir. Hakk senden yarım can alır, yüz can bağışlar. Senin aklına gelmeyecek şeyleri verir. Sen kendine göre kıyaslıyorsun.  Ondan uzaktasın, ona doğru yaklaş. Sen kendi işini temiz kişilerin işleriyle bir tutma, aslan manasındaki “şîr” ile süt manasında ki “şîr” yazılırken aynı yazılsa bile. 




 ÂYET-İ KERÎME

Gözler onu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder. (En’âm, 6/103)

MESNEVÎ

Can, ortada olduğu için, yakınlığından dolayı kayıptır. İnsan küpe benzer; içi su dolu ama dışı kupkuru. Kırmızı, yeşil ve sarı, bu üç renkten önce nuru görmezsen bunları nasıl görebilirsin? Senin aklın renklere takılıp kaldığı için, bunlar senin ışığı görmene engel oldu. Gece olunca renkler kaybolur. O zaman renkleri görmenin ışık sayesinde olduğunu anlarsın. Dışarıdan bir ışık olmadıkça renkleri göremezsin. İçimizdeki hayal rengi de böyle. Dışarıdaki renkler Güneş’in ve Süha yıldızının ışığıyla görünür. İçteki renkler ise, yüce ışıkların yansımasıyla görünür. Gözünün nuru da gönlünün nurudur. Gözünün nuru gönüllerin nurundan meydana gelir. Aynı şekilde, gönül nurunun nuru da, aklın ve duygunun ışığından farklı olan Hak nurudur. Geceleri ışık olmadığı için renkleri göremedin. Onun nurunun zıddıyla şüphesiz anlarsın ki, önce ışık, sonra renk görünür. Bu zıtlıklar sayesinde anlayabilirsin. Allah; gönül hoşluğu meydana çıksın diye zıt olarak sıkıntı ve üzüntüyü yarattı. Demek ki gizli şeyler, zıddı olunca ortaya çıkar. Allah da zıddı olmadığı için gizlidir. Öyleyse önce ışığa sonra renge bakılır. Beyaz ve zencinin belli olduğu gibi, zıt da zıddıyla belli olur. Sen nuru, zıddıyla bildin. Zıt, zıddıyla meydana gelir, görülür. Varlık âleminde Allah’ın nurunun bir zıddı yoktur ki görülebilsin.

ÂYET-İ KERÎME

Onlar; başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz yine ona döndürüleceğiz” derler. (Bakara, 2/157)

MESNEVÎ

Aslan denilince orman bilindiği gibi şekli de anlamdan bil, ya da sesin ve sözün düşünceden geldiğini bildiğin gibi bil. Bu söz ve bu ses, düşünceden meydana gelir. Ancak sen bu düşünce denizi nerededir bilemezsin. Ama güzel bir söz dalgası görünce, onun şerefli bir denizden geldiğini bilirsin. Bilgiden düşünce dalgası meydana çıkınca, o söz ve sesten de bir suret ortaya çıkar. Sözden şekil doğar sonra yine ölür. Dalga geldiği yere, denize yine döner. Şekil, şekilsizlikten ortaya çıkar ve sonra tekrar şekilsizliğe döner.  “Şüphesiz yine ona döneceğiz.” O halde sen her an ölüyor ve her an diriliyorsun. Mustafa (s.a.v), “hayat bir andır” buyurdu. Bizim fikrimiz havadaki bir ok gibidir. O havada nasıl durur? Tekrar Allah’a döner. Dünya her nefeste yenilenir. Biz onu duruyor gördüğümüzden bundan habersiziz. Ömrümüz de ırmak gibi tekrar tekrar yenilendiği için kendimizdeki etkisini fark etmeyiz. Ucu ateşli bir sopayı elinde hızlıca çevirdiğinde nasıl tek bir şekil oluyorsa, akıp giden ömrünün geçtiğini de anlamazsın. Ateşli sopayı doğru bir şekilde sallayınca, ateş sana upuzun bir çizgi gibi görünür. Ömrünü uzun gibi görmende Allah’ın sürekli yaratmasındandır. Bu sırrın tâlibi en derin âlim bile olsa, ona yüce kitap olan Hüsameddin’den öğren deriz.

ÂYET-İ KERÎME

Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek,  “Eğer doğru iseniz, haydi bana bunları isimlerini bildirin” dedi. (Bakara, 2/31)

MESNEVÎ

“İsimleri öğretti” âyetinin beyi olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanların atası, her şeyin adını, o şey sonuna kadar her nasıl olacaksa o, ona öylece bildirilmişti. O her ne lakap vermişse değişmemiş, çevik demişse tembel çıkmamıştır. O, Mümin olacak olanı da önceden gördü, sonradan kâfir olacak olanı da bilmişti. Her şeyin adını, bilenden işit; “Allemelesmâ” remzinin sırrını dinle. Bize göre her şeyin adı, görünüşüne göredir; Allah katında iç yüzüne, hakikatine göredir. Mûsâ’ya göre sopasının adı asa; Hakk katında onun adı ejderha idi. Bu dünyada Ömer’in adı putperest idi; “Elest” te onun adı mümindi. Bizim meni dediğimiz şey, Hak katında benliğimizi ortaya çıkaran suretti. Bu meni, artıksız, eksiksiz yokluk âleminde vardı, Allah’ın ilminde de mevcuttu. Demek ki, Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte de adımız o olmuştur. Allah, insana sonuna göre bir ad koyar. İnsanların koyduğu geçici ada göre değil. Âdem’in gözü Hak nuru ile gördüğünden isimlerin hakikati ve sırları onun için ortadaydı. Ondaki Hak nurunu gören meleklerin hepsi, onun önünde secde ettiler. Şu adını andığım Âdem’in vasıflarını kıyamete kadar övsem, yine övgüden aciz kalırım. Âdem bunların hepsini bildi.




ÂYET-İ KERÎME

(Âdem ve eşi) dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”
Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” ( Â’RAF, 7/23-16)

MESNEVÎ

(Âdem’in (a.s) “Rabbimiz, biz kendimize zulüm ettik” diye hatayı kendine nispet etmesi ve Şeytan’ın “Beni azdırdın” diyerek kendi günahını Allah’a yüklemesi.)
Allah’ın işlerine de bak, bizim işlerimize de. İkisine de bak ta yaptığımız işleri gör; zaten bu ortada. Bu işler halkın yaptığı işler değilse, sadece Allah’ın yaptığı işleri ise, kimseye “bunu neden böyle yaptın” deme. Allah’ın yaratmasıyla bizim işlerimiz meydana çıkar. Yaptığımız işler, Allah’ın eserleridir. Birisi konuştuğunda ya harfleri görür, ya da mânayı. Aynı anda ikisini birden nasıl görebilir? Anlama giderse sözden gafil olur. Önünü ve arkasını hiçbir göz aynı anda göremez. Şunu bil ki: Öne baktığın zaman arkayı nasıl görebilirsin? Mademki can, sözü ve mânayı aynı anda kavrayamaz, her ikisini nasıl yapabilir. Ey oğul! Allah her şeyi kavramıştır. Onun bir iş yapması, başka bir iş yapmasına engel değildir. Şeytan “Bimâ ağveytenî” dedi; o alçak kendi yaptığını sakladı. Ama Âdem “Zalemnâ enfusenâ” dedi; bizim gibi Allah’ın yaptığından habersiz değildi. Günah işlemesine rağmen edebi gözetti ve günahı kendine yükledi, Allah’a yüklemedi. Bunun sayesinde ihsanlara nail oldu. Âdem tövbe ettikten sonra Allah “Ey Âdem! Senin günahını da mihnetini de ben yaratmadım mı?” dedi. O benim takdir etmem, benim kazam değil miydi; tövbe ederken onu neden dile getirmedin? Âdem, “Korktum, edebi elden bırakmadım” dedi. Allah, “ Bende o yüzden korudum seni” dedi. Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler, temizler için değil midir? Sevgiliyi hoş tut güzellikler gör, incin ama incitme! Ey gönül! Bir misal getir de cebir ve ihtiyarı birbirinden ayır. Titreme illetinden titreyen bir el ve kendi kendine titrettiğin bir el. Şunu bil ki, her iki işi de Allah yaratmıştır. Fakat bu hareketin onunla mukayesesi imkânsızdır. Kendi isteğinle elini oynatırsan pişman olabilirsin; ama titreme illeti olan bir adamın pişman olması mümkün mü? Anlattığımız bu konu, akla dayalı bir konudur. Anlamakta zorlanan kişinin anlaması için.

ÂYET-İ KERÎME

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.  (HADÎD, 57/4)

MESNEVÎ

Ahmaklığa gelelim, Allah’ın zindanıdır ahmaklık. Bilgi ise O’nun korumasıdır. Uykumuz O’nun verdiği sarhoşluktur, uyanıklığımız onun hikâyelerini anlatmak için. Ağlayınca O’nun rızık dolu bulutuyuz. Gülmemiz O’nun şimşeğidir. O’nun kahrı, bizim savaşmamız ve öfkemiz, O’nun sevgisi, bizim barışmamız ve özür dilememizdir. Şu birbirine karışmış dünyada biz kimiz? Elif gibiyiz. Elif’in tek başına nesi var? Hiç!

 ÂYET-İ KERÎME

Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Ancak bunlar dünya metâ’ıdır. Hâlbuki varılacak en güzel yer onun katıdır. (Âl-i İmrân, 3/14)

MESNEVÎ

“İnsanlara süslü gösterildi” ayeti gereğince Allah’ın süslediğinden insan kaçabilir mi? Allah, erkek kadınla sükûnet bulsun diye yarattıysa, Âdem Havva’dan ayrılabilir mi? Erkek, Hz. Hamza gibi önde de olsa, Zaloğlu Rüstem gibi de olsa kadının esiridir. Cihan âlemi sözleriyle kendinden geçiren Hz. Muhammed bile “Konuş ya Hümeyrâ” derdi. Zahirde su gücüyle ateşe üstün gelirse de kaba konulunca ateşe yenilir, kaynayıverir. Ateş ve su arasında bir kap olursa ateş suyu buharlaştırır, yok eder. Görünüşte sen kadına su misali üstünsün ama hakikatte onu istediğin için kadına mağlupsun. Bu insanoğluna ait bir özelliktir. Hayvan sevgi de noksandır, bu onun yaratılışından eksikliktir.




 ÂYET-İ KERÎME

İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’a yalnız bir yönden kulluk ederler. Kendilerine bir iyilik dokunursa gönülleri hoş olur, eğer bir musibet uğrarsa çehreleri değişir. O, hem dünyasını hem de ahiretini kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir. (Hacc, 22/11)

MESNEVÎ

Filozoflar, dünyanın bir yumurta, yeryüzünün de onun sarısı olduğuna inanırlardı. Onlardan birisi, “Bu dünya, her yeri kaplayan semanın ortasında nasıl duruyor? Yukarıya da gitmiyor, aşağıya da, sanki havaya asılmış kandil gibi” dedi. Filozof ona, “Gök onu altı yönden çekince o havada durur. Kubbe misali bir mıknatıs döksen, onun ortasındaki demir gibi asılı kalır” dedi. Bir diğeri, “Tertemiz gök, bu kara toprağı kendisine çeker mi? Tam tersine, onu altı cihetten de iter. Bu sayede dünya şiddetli rüzgârların etkisiyle havada asılı kalır” dedi. Mana ehli olan kişilerin gönüllerinden itmeleriyle de firavunların gönülleri gaflet içinde kalır. Bu gafilleri dünya da istemez, hatta onlar her iki cihandan da mahrumdurlar. Yüce Allah’ın dostlarından yüz çevirme ki sende onlardan mahrum kalmayasın. Onlarda kehribar vardır, ortaya çıkarsa seni saman çöpü gibi kendilerine çevirirler. Eğer saklarlarsa seni azgınlıkta bırakırlar. İnsanlığa esir ve yenilmiş olan hayvanlık mertebesi gibi. Hz. Muhammed halkı irşâd ederken “ben kulum” dedi. Hak Teâlâ onu çağırırken “De ki kulum” diye çağırdı. Sendeki akıl deveci, sen de deve gibisin. Sendeki akıl deveci, sen de deveye benzersin. Akıl seni istediği her yöne çeker. Veliler, akla akıldırlar. Geriye kalanların aklı da en sonuncuya kadar deveye benzer. Onlara ibretle bir bak. Bir rehber var, yüz binlerce can! Rehberi de, deveciyi de değil, sen asıl güneşi gören gözü ara. Tüm âlem gecenin karanlığında mıhlanıp kalmış, doğacak güneşi ve gündüzü beklemekte. İşte senin için zerrede gizli bir güneş; kuzu postuna saklı erkek aslan. İşte senin için saman altında gizli bir deniz. Sakın ha, o samana şüphe ile ayak basma. Eğer rehberin içine zan ve şüphe düşerse bu da Allah’ın rahmetindendir. Bütün peygamberler, dünyaya tek olarak geldi. Ama onun içindeki rehber cihana bedeldi. Âlem-i Kübrâ, yüceliğiyle bir büyü yaptı da küçük bir surete sakladı. Ahmaklar onu tek ve çaresiz gördüler. Dostu padişah olan hiç çaresiz kalır mı? Ahmaklar: O, sadece tek bir adam” dediler. Vah, sonunu düşünmeyenin haline!

ÂYET-İ KERÎME

Hani karşı karşıya geldiğinizde Allah, hükmedilen iş gerçekleşsin diye onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu. Sonunda her iş Allah’a döner. (Enfâl, 8/44)

MESNEVÎ

O cahil topluluk Salih (a.s)’in devesinin ayak sinirlerini kesti. Çünkü dışa baktıklarında gördükleri deve idi. Su yüzünden deveye düşman oldular. Bu yüzden toprak onları ekmek, su gibi tüketip yok etti. Allah devesi, ırmaktan akan, buluttan inen suyu içerken, Allah’ın suyunu Allah’tan esirgediler. Salih’in devesi bir tuzaktı, mana ehlinin cismi gibi, kötülerin yok oluşlarına sebep oldu. “Allah’ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun”  (Şems, 91/11-14), emri onların başlarına ne dertler açtı, nasıl helak oldular, ona bak! Hak kahrının vazifelisi, devenin kan bedeli olarak bütün şehri istedi. Bu ruh Salih, cisim de deve gibidir. Cisim her zaman bir şeyler istese de, Salih’in ruhu nefsani isteklerden temizlenmiştir. Hakk’ın zatı yaralanmaz. Allah’ın nuruna sahip olan ruh, kâfirlere mağlup olmaz. Topraktan olan bu cismi incitsinler de imtihanı görsünler diye Allah, can ve teni birbiriyle birleştirdi. Küpün suyu ırmağın suyu ile birleşikti. Onu incitince Allah’ı inciteceklerini bilemediler. Allah ihtiyaç içindekiler sığınsın diye bir ruha tüm âlemi bağladı. Evliyanın gönlüne zarar getirmeye kimse hâkim olamaz. Zarar sedefe gelir, inciye gelmez. Sen de bir velinin cisim devesine bende ol, tüm kalbinle hizmet et ki, Salih’in ruhuyla yoldaş olasın. Salih (a.s) gidip kavmine dedi ki: “Bu haset yüzünden üç gün sonra Hudâ’dan size şiddetli bir azap gelecek. Ondan bu şiddetli azap gelmeden önce, üç nişanı olan bir âfet gelecek. Cümlenizin yüzünün rengi değişecek, birbirinize baktığınızda kendinizi renk renk göreceksiniz. Önceki gün yüzünüz safran gibi olacak, ikinci günde yüzünüz erguvan gibi kıpkırmızı olacak. Üçüncü günde bütün yüzler siyah olacak. İşte bu günden sonra, dördüncü gün geldiğinde ilâhi kahır gelecek. Eğer size geleceğini söylediğim azaptan bir nişan isterseniz, devenin yavrusunu dağ tarafına sürün. Eğer onu tutmaya gücünüz yeter ise kurtulmanız için çare vardır. Tutamaz iseniz, ümit kuşu tuzaktan kaçmıştır.” O deve yavrusunu yakalamaya kimsenin gücü yetmedi, dağların içinde kayboldu. Temiz ruhun bedenden ayrılıp nimetlerin sâhibi Allah’ın tarafına kaçması gibi. Hazreti Salih (as.) onlara dedi ki, ”Gördünüz mü, kaçınılmaz olan kaza meydana çıkmış, ümit ortadan kalkmıştır. Deve yavrusu nedir? O Salih’in (a.s) hatırıdır. İhsan ve iyilikle onun hatırını almalıydınız. Eğer onun gönlü alınırsa o zaman ilâhi azap ve cezadan kurtulursunuz. Kurtuluştan ümidiniz yoksa kolunuzu ısırmaktan başka bir şey yapamazsınız. Çünkü bu kötü haber duyulunca, onun ortaya çıkması için beklemeye başladılar. İlk gün yüzlerini sarı gördüler. Ümitsizlikten ahlar vahlar çekiyorlardı. İkinci gün cümlesinin yüzü kıpkırmızı idi. Bekledikleri ümit ve tövbe zamanı da geçip gitti. Üçüncü gün cümlesinin yüzü siyah oldu. Salih’in (a.s) hükmü hiçbir karşılık görmeden gerçek oldu. Ve onların hepsi ümitsizliğe kapılarak kuşlar gibi diz üstü çöküp kaldılar. Bu diz çökmenin ne anlama geldiğini Cibrîl-i Emin Kur’ân’da “dizüstü çöküp kaldılar” (Â’raf, 7/77-78) ayetini getirerek bildirdi. Sen de sıkıntılı zamanlarda dizlerinin üzerine çök, yoksa seni de nasihat edenler, vakitsiz yalvaranların diz çökmesi gibi korkuturlar. Onlar ilâhi azaba uğradılar. İlâhi kahır geldi, tüm şehri ve halkını yok etti. Salih (a.s) halvetten çıkıp şehir tarafına doğru gidince, şehrin duman ve ateş içinde olduğunu gördü. Onların alt üst olmuş parçalarından gelen inlemeleri işitti. İniltileri işitiliyordu ancak inilti ve ağıt yakanların üstleri örtülmüş, görünmüyorlardı. Salih (a.s) onların kemiklerinden bile iniltiler işitiyor, çiğ taneleri gibi canlarından kanlı gözyaşları döktüklerini görüyordu. Salih (a.s) bunları işitince ağlamaya başladı. Ağıt yakanlarla birlikte o da ağıt yakmaya başladı. Dedi ki onlara, “Ey bâtıl üzere yaşayan kavim! Ben sizin sapkınlığınız yüzünden Hak huzurunda ağladım.” Hak Teâlâ bana “onların verdiği sıkıntılara sabret, onlara yardım et, zaten onların çok vakti kalmadı” dedi. Ben dedim ki, “Onların cefasından dolayı benim nasihatim bağlandı. Zira nasihat sütü temiz kalplerin güneşiyle kaynar. Ancak siz bana o kadar cefa ettiniz ki, nasihat sütü benim damarlarımda donup kaldı. Hak Teâlâ bana demiştir ki, “Sana fazlasıyla lütufta bulunurum, (gönül) yaralarına merhem koyarım. “Hak Teâlâ sizin bana verdiğiniz sıkıntıları gönülden çıkardı. Benim gönlümü gökyüzü gibi tertemiz etti. Şimdi tekrar, size (ilâhi azaptan kurtaran) nasihatler etmeye, şeker gibi tatlı sözler ve misaller söylemeye başladım. Şekerden daha taze süt sunmuştum size, sözlerimi bal ve şekerle karıştırmıştım. Ancak bu tatlı sözler size zehir gibi geldi. Çünkü sizin nesliniz baştan sona zehirli idi. Ben niçin sizin için hüzünleneyim? Gam bile baş aşağı oldu. Ey asi kavim! Bana sıkıntı veren sizsizin. Gam öldü diye hiç kimse üzülür, inler mi? Baştaki yara geçti diye kıl koparılır mı? Salih (a.s) kendi kendisine dedi ki, “Bu insanlar senin ağlayıp inlemene değmezler.”
Eğri okuma, ey Kur’an’ı doğru okuyan! “Şimdi ben, bu zalim topluluğa nasıl üzülebilirim?" (A’râf, 7/93) Salih (a.s) yine kalbinde ve gözlerinde ağlama ve inilti buldu. Kendisinde sebepsiz bir merhamet ortaya çıktı. Şaşkınlık içinde kaldı. Gözlerinden damla damla gözyaşı akıyordu. Cömertlik ve kerem deryasından gelen sebepsiz damlalar. Salih (a.s) düşünüyordu, “Bu ağlama nedendir? Kendi kendilerini küçük düşürenler için ağlamak layık mıdır?” dedi. “Bu ağlayış nedendir? Onların kötü işlerine mi ağlıyorsun? Kötü askerlerine mi? Onların simsiyah olmuş kalplerinin kötü yol üzerinde olmasına mı ağlarsın? Yılan gibi zehirli sözlerine mi ağlarsın? Onların köpek dişli gibi (yaralayıcı) olmalarına mı? Ya da onların akrep yuvası gibi gözlerine ve ağızlarına mı ağlarsın? Onların inatçı, alaycı olmalarına ve seni kınamalarına mı ağlıyorsun? Sen şükret ki, Hak Teâlâ onları zindana sürgün etti. Onların elleri, ayakları, gözleri eğri (tüm işleri yanlış). Onların muhabbetleri, dostlukları, düşmanlıkları eğri. O kavim kendi ilimlerine ve eskilerin rivayetlerine inandılar, akıl sahibinin sözüne inanmadılar. Bu cahiller birbirlerine riyakârlık yapmak uğruna taklide sarıldılar ve yularlanmış eşeğe döndüler. Hak Teâlâ, halk doğru yolu bulsun diye cennetten bendeler gönderdi.




ÂYET-İ KERÎME

Birbirlerine kavuşmaları için iki denizi salıverdi. Ancak aralarında engel vardır ve birbirlerine karışmazlar. (Rahmân, 55/19-20)

MESNEVÎ

Sen cennet ehlini ve cehennem ehlinin aynı dükkânda oturduğunu düşün. Ama onların arasında berzah âleminden bir perde vardır. Cehennem ehli ve cennet ehli görünüşte birbirine karışıktır. İşin iç yüzüne baktığında aralarında bir Kafdağı olduğunu görürsün. Bu, toprak ve altının madende karışık olmasına benzer. Ancak toprak ve altının arasında nice çöller ve sapasağlam yapılar vardır. Mesela, aynı gerdanlıkta, karışık bir şekilde, bir gecelik misafir olan inci boncuğa benzer bu. Bir yarısı şeker gibi tatlı deniz, rengi ay gibi parlak. Diğer yarısı yılan zehri gibi acı, yemesi acı, rengi zift gibi simsiyah. Her ikisi, deniz suyunun dalgaları gibi aşağıdan ve yukarıdan birbirlerine dokunurlar. Ruh ve tenin dalgalar gibi birbirine karışması, canların savaş ve barışta birbirine karışması gibidir. Sulh dalgalarının ortaya çıkmasıyla, sinelerdeki kin yok olur. Diğer şekliyle de savaş dalgaları ortaya çıktığında ise, muhabbetleri, dostlukları mahveder. Muhabbet ve dostluk her acıyı tatlılaştırır. Çünkü muhabbetlerin aslı, Hak yola götürendir. Kahır, tatlıyı acılığa çevirir; acı, tatlı ile bir olmaz. Acı ve tatlıyı bu gözle göremezsin. Onu sadece nihayeti (sonu)  görenler görebilir. Sonu gören göz doğruyu görmeye başlar; gurur ve kibre kapılan göz ise sadece ahırı görebilir. Şeker gibi tatlı birçok şey vardır; lakin birçoğunun içinde zehir gizlidir. Âlim olan onu kokusundan anlar; ilmi olmayan bir diğeri de onu ancak dişine değdirdiğinde anlayabilir. Şeytan ye diye avaz avaz bağırsa bile; onun dudakları zehir boğazına girmeden önce onu reddeder. Birisi boğazında iken anlar; bir başkası bedeni rüsva olunca anlar. Bir diğeri abdest bozarken verdiği yanmadan; o zehri zevkle yerken, ciğer delici yara ve acı verir. Zehrin etkisi birisinde günler aylar sonra belli olur; bir diğerinde öldükten sonra ortaya çıkar. Hatta mezar dibinde o zehrin sıkıntısı belli olmasa da, şüphesiz mahşer günü onun sıkıntısı ortaya çıkar. Çünkü dünyada her nebat ve şekerin meydana gelmesi için bir zaman ve bir mühlet verilmiştir. Mesela La’lin renginin parlak olması için güneş ışığında yıllarca kalması lazım. Tere iki ayda yetişirken, kırmızı gül iki ayda yetişir. Hak Azze ve celle hazretleri bunu, Suretu’l En’âm’da eceli anlatırken buyurmuştur. Eğer bu ilâhî sözü işittiysen her bir kılın kulak olsun, âb-ı hayattır içtiğin, âfiyet olsun. Sen bu sözü âb-ı hayat gibi oku, sadece bir söz gibi okuma. Ey dost! Bir başka nükteyi daha dinle. O, hem can gibi ortadadır, hem de ince ve zarif. Bir makamda bu, Allah’ın izniyle içmesi hoş yılan zehri gibidir. Bir makamda zehirdir, bir makamda dertlere devadır. Bir makamda küfürdür, bir diğerinde caizdir. Gerçi orada cana zehir gibidir, lakin burada derde derman olur. Koruğun suyu da ekşi olur ama üzüm olup erdiğinde onun suyu tatlı ve hoştur. Küpe girdiğinde de tekrar acı olur ve haram olur. Ama sirke iken “ne güzel katıktır”.

5 Mart 2019 Salı

MÂ’RUF-İ KERHÎ HZ (SİLSİLE-İ MEVLEVİYYE 5)

     MÂ’RUF-İ KERHÎ HZ. (v. 200/815)

      “Ma’ruf-i Kerhî, Onun (Aleyhisselam) kalesine dizdar olunca aşkın halifesi olup rabbanî nefese kavuşmuştur." (Mesnevi, II/924)



         
       Zühd ve verâ sahibi, fütüvvet ve takvada üstün, keramet ehli büyük bir Allah dostudur.  Tam ismi Ebu Mahfûz Marûf b. Fîruz Kerhî’dir.  Künyesi Ebu Mahfuz, annesinin adı ise Firuz veya Firuzan’dır. Babası Musa Rıza’nın oğlu Ali’nin hizmetinde çalışan bir köle idi. Annesi ve babası önceleri Hıristiyan’dı.  Ma’ruf-i Kerhî’nin de (Ks) Hıristiyan olarak yetişmesi için onu daha küçük yaşlarında iken bir muallime gönderdiler, muallim ona,
      
      -Allah üçün üçüncüsüdür demesini istedi. O,
      
      -Hayır, olamaz, tam tersine O, bir olan Allah’tır (cc), dedi. Muallim ona bu sözü söyletebilmek için çok uğraştı ama o söylemedi. Sonunda muallim onu şiddetli bir şekilde dövdü. Bunun üzerine Ma’ruf-i Kerhî (Ks) oradan kaçtı. Onu bir süre kimse görmedi. Bu durum anne ve babasını çok üzdü. Dediler ki: “ Keşke oğlumuz geri dönse de istediği dine inansa biz de ona uysak.” Bu arada Ma’ruf-i Kerhî (Ks) Ali b. Musa Rıza’nın huzurunda Müslüman olmuştu. Bir süre sonra evine geri döndü, içeriye girdi ve ona hangi din üzerine olduğunu sordular. O da,
      
      -Allah Resûlü Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) dini üzereyim dedi. Anne ve babası da ona uyarak Müslüman oldular. Ma’ruf-i Kerhî (Ks) daha sonra Davud-i Tâî (Ks) ile görüştü ve onun sohbetlerinden feyz aldı. Çok riyazet çekti. Sırri-i Sakatî (Ks) ve daha başka büyüklerin üstadı idi. Hicretin 200. (M. 815) yılında vefat etti. Bedeni Bağdat’ta sırlanmıştır. Ölüm döşeğinde iken vasiyeti sorulunca, “Öldüğüm zaman şu gömleğimi sadaka olarak verin, çünkü dünyaya çıplak geldim, çıplak olarak gitmek isterim” dedi. Tam bir İslam ahlakı üzerine yaşayan Ma’ruf-i Kerhî’yi (Ks)  Müslümanlar kadar Yahudi ve Hıristiyanlarda severlerdi. Vefat ettiğinde başka inanışların mensupları da cenazesini sahiplenmek istedi. Bu durumu gören hizmetkârları dedi ki:
     
      -Şeyh şöyle vasiyet etmiştir: Benim cenazemi zeminden kim kaldırırsa ben o zümredenim, dedi. Yahudiler ve Hıristiyanlar na’şını yerden kaldırmayı denedilerse de başaramadılar. Müslümanlar cenazeyi kaldırmayı denediler ve hiç zorlanmadan kaldırdılar ve namazını kılıp toprağa verdiler.
       

      Hoşgörü

     Naklederler ki, Dicle nehrinde abdest aldığı bir sırada bir yaşlı kadın zâviyeye girip oradaki mushafını ve seccadesini alıp gitmişti. Peşinden giden Ma’ruf-i Kerhî (Ks), ona yetişince yüzüne bakmış olmamak için başını önüne eğip onunla konuşmaya başladı ve,
     
     -Hiç Kur’an okumasını bilen çocuğun var mı, diye sordu. Yaşlı kadın,
     
     -Hayır, deyince, Ma’ruf-i Kerhî (Ks),
     
     -Öyleyse mushafı bana ver, seccade senin olsun, dedi. Onun halim, selim tavrı karşısında hayrette kalan kadın, her ikisini de götürüp yerine koyunca, Ma’ruf-i Kerhî (Ks) ,
      
       Seccade senin, helal olsun, al götür, dedi. Bu manzara karşısında hayâ edip mahcup olan kadın oradan sessizce gitti.

        Hayâ

      Nakledilir ki, Ma’ruf-i Kerhî’nin (Ks) yaşadığı şehrin valisi olan bir dayısı vardı. Bir gün viranede bir yerden geçerken gördü ki Ma’ruf-i Kerhî (Ks) oturmuş yanındaki köpekle birlikte aynı kaptan yemek yiyor. Bir lokmayı kendi ağzına, öbürünü köpeğin ağzına koyuyor. Bunun üzerine yeğenine,
       
       -Utanmıyor musun ki oturmuş bir köpekle yiyorsun, dedi. Ma’ruf-i Kerhî (Ks),
       
       -Utandığımdan ekmeği ona veriyorum, deyip başını kaldırdı. Havadan bir kuş çağırdı. Kuş aşağıya inip Ma’ruf-i Kerhî’nin (Ks) eline kondu ve (Ma’ruf’tan utandığından) kanadıyla gözünü ve yüzünü örttü. Ma’ruf-i Kerhî (kuddise sırruhû),
        
         Bak, her kim Azîz ve Celîl olan Allah’tan hayâ ederse her şey ondan hayâ eder, dedi. Bunu gören dayısı mahcup olup gitti.



         Buyuruyor ki

      -Hak Teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, iyi iş yapma kapısını ona açıp laf etme kapısını kapatır. Kişinin işe yaramaz şeyler hakkında konuşması, ilahî inâyetten uzak kalmış olmasının alametidir. Allah (celle celâluhû) bir kimseye şer murat edince de bunun tersi olan bir muameleye onu tâbi tutar.
          
         -Amelsiz olarak cenneti talep etmek günahtır. Sünnete uymaksızın şefaat beklemek bir çeşit aldanıştır. İtaat olunmayan bir zattan rahmet ummak cehalet ve ahmaklıktır.
          
         -Dilini kötülemeden muhafaza ettiğin gibi övmekten de muhafaza et.
          
         -Öyle bir makamdan iltimas iste ki bütün dermanlar orada bulunsun. Bir üzüntü veya bir bela veyahut da yoksulluk namına başına her ne gelirse yakînen bil ki bunlardan kurtulup rahata ermenin yolu bunları gizli tutmaktır.
          
          -Her kim baş, lider olmaya âşık olursa asla felah bulamaz.

2 Mart 2019 Cumartesi

MECÂLİS-İ SEB'A (Yedi Meclis) -BARSİSA-

   
     Bendeniz genelde Mesnevî-i Şerif'ten hikâyeler paylaşıyorum ama bu kez Mecâlis-i Seb'â'dan hikmetli bir bölüm paylaşmak istedim. Mecâlis-i Seb'a nedir diye soran olursa, Mecâl'is-i Sebâ, Cenâb-ı Mevlânâ'nın irad ettiği 7 vaazının yazıya dökülmesiyle oluşmuştur. Ayet, Hadis ve şiirlerle açıklanmak istenen Hadis-i Şerifin şerhi yapılır, bu şerh hikâyelerle desteklenir. Hamd-ü sena, Peygamber Efendimiz ve ashabına salavat-ı şerife ile bitirilir. Aşağıda da bu meclislerden birinin, bir bölümünü paylaştım. Umarım beğenirsiniz.



     “İsrâiloğulları içinde züht ve takvâsıyla ünü doğuya batıya ulaşmış, Bersisa adlı dindar bir kişi varmış. Nerde bir hasta olsa, bu kişiye su gönderirler, o da suya okuyup üfler, hasta anında sağlığına kavuşurmuş. Öyle ki herkes bu iyileşmeyi onun nefesinin ürünü bilirmiş. Çok geçmeden, ilaçların etkisinden kuşku duyulur olmuş. Bu zat öyle ünlenmiş ki o zamanın hekimleri işsiz kalmışlar. Lânetli şeytan, o pusuda yatan hasut, o eski düşman, bir şeyler yapmaya çalışıyor, ama bir çözüm bulamıyordu. Bir gece o lânetli İblis, kendi çocuklarına dönüp dedi ki aranızda beni bu tasadan kurtaracak ve bu eşsiz adamı tuzağa düşürecek hiç kimse yok mu?

     Oğullarından biri bu işi bana yaz, bunu benden bil, onunla ilgili olarak gönlünü ferahlatacağım, diyerek iddialı konuştu. İblis, o zaman, dedi ki, gerçek oğlum sen olur da kör gözümün aydınlığı olursun.

     O şeytan oğlu, lanetlik zihninde bir gezinip dedi ki, insanlar için genç kadınların yüzünden daha üstün bir tuzak yoktur. Çünkü altın ve lokma arzusu tek taraflıdır. Sen altına âşıksındır. Altın canlı değil ki sana âşık olsun. Lokma canlı değil ki seninle söyleşmek için seni arayıp sorsun. Oysa genç kadınların yüzlerine olan aşk iki taraflıdır. Sen onu ister, ona âşık olursun, o da seni ister, sana âşık olur. Sen onu çalmak için hile yaparsın. O tazeyse hırsız olan senin kendisine erişmen için hile yapar. Duvar tek taraftan kazılırsa, iki yandan delmek kadar kolay delinmez. Biri bir yanda durmuş duvarı kazmaktadır. Öteki de öte yandan aynı şekilde kazmaktadır. Ellerine keskin kazmalar almışlar. Çok geçmeden iki kazmanın ucu birbirine kavuşur. Şimdi seninle o kadın arasında olan perde, yani düşmanlardan korku ve başkalarının kınaması perdesi duvar gibidir aranızda. Sen bu yanda o kadının aşkıyla duvarı kazarsın. O kadın da öbür yandan bir yolunu bulup duvarı deler. Sonuçta ister istemez çabuk kavuşulur. Hırsız, gece yarısı dışardan kapıyı açmak için tedbir düşünürken onun içerde bir ortağı vardır ya da bir câriye içerden kapıyı açar. Bu altın peşindeki hırsızın dışarıdan kapıyı açmasına benzer mi? Altın ya da elbise tahtası kalkıp da kapıyı açamaz.

     O şeytan oğlu, dünyayı dolaşıp bu zâhit için akıllı, soylu, tatlı ve işveli güzel kadınlar arayıp seçiyordu. Şeytanlık hasedinin kuvvetinden kavatlık ve rezillik utancını unutmuş, şehir şehir, ev ev dolaşıyordu. Çok aradı. Arayan bulurdu. ARAMAYA DEĞER BİR ŞEY ARAYANA NE MUTLU! Domuz avı gibi değil yani. (Domuz avına çıkan) hem atını yorar, hem kendini yorar. Zamanını da boşa harcamış olur. Domuz avlamak için güzel avları kaçırır. Sonunda domuzu devirince bakar ki onun hiç bir şeyi işe yaramıyor. Ne derisi, ne eti, ne dişi, ne yünü… Der ki, böyle bir şey için ömrümü boşa verdim, oklarımı telef ettim.

  “Eşeğin kirasına değseydi bari yük
   Yüreğimin acısına değseydi bari yâr”

     Akıllı, bir şey arar da bulamazsa kendi kendisine ar olmaz, bulursa kendi kendine savaşmaz. Avladığı şey sayesinde gözü her geçen gün daha bir aydınlanır ve o sevgili sayesinde zevki daha üretken olur. O sevgilinin güzellik bahçesi onun gözünü kamaştırır, o hazine onun yaralı yüreğini zenginleştirir. Onun kokusunu getiren meltem, onu mest eder. Onun edasını, işvesini görünce kendinden geçer. Ölüm korkusu yok, ayrılık korkusu yok, yaşlanma tasası yok, bir ayak bağı çıkacak diye telaşlanma yok. “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez*1.” Yüce Hak buyuruyor ki gönlünün yalnızlığında Belkıs gibi oturup bekleyen o hoş nefesli kişi, gönül Hüdhüd’ünün her an bir ihtiyaç bildiren mektubu gagasına alıp onun haberini Süleyman’ın huzuruna götürdüğünü ve onu hayat suyuna doğru taşıdığını ne bilsin! Bu şenliğin niteliği anlatmakla biter mi? Dünyada hangi ayak onun menzillerini adımlayabilir? Âlemde hangi öncünün adımları bu adıma sahip olabilir? Onu duyacak kulak hani? Bunu içer gibi kavrayacak akıl hani? Celal sahibi Allah’ın zâtına ant olsun ki benim bunu söylediğim ve sizin de bunu duyduğunuz şu anda, “(Üzerinizde) değerli yazıcılar vardır; onlar yapmakta olduklarınızı bilirler*2.” (hükmünce) gayb âleminin yükseklerden uçan varlıkları, gök perdelerinin ardında (söylenenleri) keskin kulaklarıyla duyuyor ve birbirlerine, ne tuhaf, diyorlar, bunu söyleyen varlık, bundan dem vuran insan, nasıl oluyor da göğe uçmuyor, nasıl oluyor da varlık perdesini yırtmıyor? Bunu söyleyen insan mı, diye gözlerini ovuşturup bakıyorlar. İnsanı bırak, bu sözün esintisi dağa esecek olsa, dağın parçaları coşkudan saman gibi uçar ve o dağın parçaları sevinç havasında zerreler gibi taklalar atar. “Bu Kur’an’ı dağa indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün*3” Bu varlıksa dağılıp paramparça olmuyor. Rabbim, böyle şaşılası şeyler dilinden ve kalbinden dökülen ya da kulağına gelen veya kalemince yazılan insan varlığı nasıl oluyor da darmadağın olmayıp yerli yerinde kalıyor? (Bunun üzerine) şu yüce ilâhî hitap geliyor: Darmadağın olmaya neden olan, şüphe perdesidir.

  *1Kur’an, Secde (32), 17.
  *2Kur’an, İnfitar (82), 11-12.
  *3Kur’an, Haşr (59), 21.

  “Sen canımın içindesin, canımsa senden habersiz.
   Dünya seninle dolu, dünya senden habersiz.
   Gönlüm, canım nasıl bulsun seni? Çünkü sen…
   tümüyle gönüldesin, gönülse senden habersiz.
   Senin izin hayâlde, hayâlin senden nasibi yok.
   Senin adın dildedir, dilse senden habersiz.
   İnsanların senden haberi isimledir, izledir.
   İsme, ize karşılık, hepsi senden habersiz.
   Künhünün denizinde inci arayanlar,
   yakin ve zan vâdisinde senden habersiz.
   Seni nasıl şerh edip anlatayım? Çünkü sonsuza dek…
   şerh senden âcizdir, anlatım senden habersiz.
   Cebrail kanadından sinek nasıl habersizse…
   senden haber veren de senden öyle habersiz*4.”

   *4Attar, Divan, gazel: 366, s. 310.



     Geldik Bersisa hikâyesinin sonuna. O lanetli şeytan, o pusudaki düşman birçok aramadan sonra o diyarın padişahının son derece güzel olan kızını seçti. O kızın beynine girerek aklını karıştırıp onu deli ve hasta etti. Padişah, tabipleri ve hekimleri topladı. Hepsi onu tedavi etmekten âciz kaldı. Şeytansa bir zâhit kılığında gelerek, bu kızın, dedi, bu dertten kurtulmasını istiyorsanız, bu kızı Bersisa’ya götürün de okuyup üfleyerek onu dertten kurtarsın. Onlar da başka çare göremeyip onun sözünü dinlediler, kızı Bersisa’ya götürdüler. Bersisa dua etti. Şeytan kızı bırakınca kız sağlığına kavuştu. Böylece padişah, bu şeytanın sözüne bir kez daha güvendi. Kız sağlığına kavuşturulunca sevindiler.
     
     Bir süre sonra şeytan onu tekrar delirtti. Onlar gene âciz kaldılar. Şeytan gelip aynı şeyi söyledi: “Bunu Bersisa’ya götürün, ama hemen geri getirmeyin. Ben iyileştim diye haber gönderinceye dek uzun bir süre kalsın.”

     Kızı tekrar, yüz binlerce güzeli getirdikleri gibi, Bersisa’ya getirdiler. Dediler, “tümüyle iyileşinceye dek bu senin yanında kalsın, çünkü bize böyle dediler.” Kızı zâhidin ibâdethanesine bırakıp döndüler.

     İbadethanede zâhit, kız ve şeytan kaldı. O zâhit, bilen biri olsaydı, ibâdethanede kızla yalnız kalmayı aslâ kabul etmezdi. Peygamber, selam üzerine olsun, buyurur: “Bir evde bir kadın bir erkekle ancak aralarında üçüncü kişi olarak şeytan bulunduğu halde yalnız kalır.” Bir genç kadın, bir erkekle bir yerde baş başa yalnız kalamaz. Mutlaka aralarında şeytan vardır.

     Kısacası zamanla şeytan yapacağını yaptı. Al takke ver külah derken Bersisa kıza gönlünü tümden kaptırıp kızla birlikte oldu. Kız hâmile kaldı. Şeytan, insan sûretine bürünüp Bersisa’nın yanına geldi. Bersisa’yı düşünceli buldu. Dedi, “düşünceye dalmanın sebebi nedir?” Bersisa, olan biteni ona anlatıp kızın hamile olduğunu söyledi. Şeytan, çözüm, dedi, kızı öldürüp gömmendir. Öldü, gömdüm, dersin. Şeytansa bir görünümle (padişaha) gelerek, kız iyileşti, dedi, gelin, götürün. Padişahın hizmetkârları ve mâbeyincileri gelip kızı istediler. Bersisa, kız öldü, gömdüm, dedi. Adamlar dönüp yas tutmaya başladılar. Şeytan, başka bir görünümle padişahın yanına gidip dedi, “kız nerde?” Padişah dedi, “Bersisa’ya götürdük, orada vefat etti.” Şeytan dedi, “kim söylüyor?” Dedi, “Bersisa söylüyor.” Dedi, “yalan söylüyor. Kız onunla birlikte olup hamile kaldı. O yüzden kızı öldürdü. İnanmıyorsan, filan yere gömdü, kazın da bakın.”

     Padişah, öfkeli, kızgın ve ne yapacağını bilemez bir halde yedi kez oturduğu yerden kalkıp başka bir yere oturup tekrar eski yerine geldi. Daha sonra padişah, bir grupla birlikte at binerek Bersisa’nın ibadethanesine gitti.

     İçeri girip, kız nerde, diye sordu. Dedi, “vefat etti, gömdüm.” Dedi, “bizi niçin haberdar etmedin?” “Evradla meşguldüm,” dedi, “vakit bulamadım.” Padişah dedi, “bunun aksi çıkarsa ne olacak?” Zâhit, belki işe yarar diye taşkınlıklar yaptı. Padişah, kendisine tarif edilen yerin kazılmasını emretti. Kızı çıkardılar. Öldürülmüştü. Bersisa’nın ellerini bağlayıp boynuna ip geçirdiler. Bir grup halk toplandı. Bersisa kendi kendine, behey uğursuz nefis, diyordu, duan kabul oluyor diye mutluydun. Mutluydun, halkın gözünde değerli ve büyüksün diye. Mutluydun halkın bravo, yaşa, demesinden. Halkın bu kabulü azalmasın sakın diye korkuyordun. Oysa bütün bunlar yılan ve akrepti. Halkın kabulü, zehirli yılandır.

     Kendi kendine âh ediyordu, ama yararı yoktu. Onu yüksek darağacının altına getirdiler. Merdiven kurup urgan sarkıttılar. Urgan onun boynuna geçirildiği sırada aynı şeytan, ona aynı görünümüyle görünerek, “sana tüm bunları, dedi, ben yaptım. Hâlâ güç bende. Çaren benim elimde. Bana secde et, seni kurtarayım.”

     Bersisa, “secde edecek yer mi var,” dedi, “boynum ipte!” Şeytan, “secde niyetine başınla işaret et,” dedi. “Akıllıya bir işaret yeter.” Bersisa, can tatlı olduğundan secde etti. İp boynunu iyice sıktı. Şeytansa “Ben senden uzağım*5” dedi. Celâli yüce Allah buyuruyor, ey insanlar, ey inananlar, kötü bir arkadaş sizi dışarıdan kötülüğe çağırır ve bu işte menfaat var, diye size söz verir. Kötü arkadaşlar size derler ki ölümde de hayatta da sen bizimsin, biz seniniz. Buyuruyor ki buna aldanmayın. Çünkü onlar bu hileyle sizi kendileri gibi bozmak ve fesada sürüklemek isterler. Sizi kirlettikleri zaman sizin ne dostunuz olarak kalırlar, ne de yoldaşınız. Sizden yüz çevirirler. Tıpkı anlattığımız şeytan gibi. Dert ortaklığı edip dostluk gösteriyordu. Böylece onu tuzağa düşürdü. Sonra da ondan yüz çevirdi.

   *5Kur’an, Haşr (59), 16.



  “Sana gönül bağlayan kendine gülmüş olur
   Çünkü ancak senin gibi ehil olmayan, senin gibi bir sevgiliyi beğenir.
   Şuhluğunla bir taze zenginin aşkını elde etsen,
   O, senin yüzünden yırtınır, senin yüzünden olmadık işlere kalkışır.
   Sen sırf can değilsen gönlümü senden öyle alırım ki
   Senin bir gözün ağlar, bir gözün güler.*6”

   *6Senâî, Dîvân, Gazel, s. 380.

  “Sana tasasız umut verene
    Sakın aldanma, o seni kandırmak istiyor
    Mutlu günde herkes senin dostundur
    Gam gecesinde dost olacak az çıkar*7.”

   *7 Mevlânâ, Divân-i Şems, Rubai: 142, c. 2, s. 1232.

     “Gam gecesi dost olan, ilahî dosttur.”

     İlâhî vefa onlardadır çünkü. Nitekim “Müminler elbette kardeştir*8.” Yüce Hak, onlar arasına bir kardeşlik yerleştirmiştir. Hakk’ın birbirine bağladığı kopup ayrılmaz.

   *8Kur’an, Hucurât (49), 10.

   “İnsanlar akıl sahiplerinden rahatsız olmaz
    Akıldan kaynaklanan sevgi azalmaz*9”

   *9 Senâî, Hadîkatu’l-Hakîka, s. 321, beyit: 21.

     Bir amaca yönelik olan sevgi, geçici ve iğretidir. Çürük bir ip gibidir. Tutunacak olsan kopar. Bir amaç gözetmeyip gerçek olan sevgiyse Allah’ın asla kopmayan ipidir: “Kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam ipe yapışmıştır*10.”

     Bilgili bilgisiz, akıllı akılsız, itaatkâr isyankâr ve kâfir mümin herkes çaresizlik anında Allah’ın ipine tutunup şeytanî vesilelerden yüz çevirir. Fakat ilk sıra, işin sonunu iyi bilene, işin başından işin sonunu görene kalır. Boğulacağı anda hangi Firavun, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Allah’tan başka ilah olmadığına inandım, ben de Müslümanlardanım*11.” demedi ki?

*10 Kur’an, Bakara (2), 256.
*11 Kur’an, Yûnus (10), 90.

     Padişah, bir saray yapın, diye buyurdu. Bahar mevsimi geçti yapmadın, yaz mevsimi geçti yapmadın, güz mevsimi geçti yine yapmadın. Âlemin buz kestiği şu saatte mi çamur karacaksın? Şöyle seslenilir: “Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiştin*12!”

*12 Kur’an, Yûnus (10), 91.

“Vakitsiz öten bir horoz görürsün...
Vakitsiz öten horozun başını kesmek gerek.”

     Peygamber, selam üzerine olsun, şöyle buyurur: “Can gırtlağa gelmeden tövbe edenin tövbesini Allah kabul eder.” Fakat mesele şurada: Can çekişme halinde tövbe edilebilir mi edilemez mi? Bir kimsenin sağlık durumunda tövbe yeteneği sâbit değilse… Kişi görünürde muhalif olup içinden muvafıksa, dışyüzü olarak uzak olup içyüzü olarak yakınsa, o kadarcık yabancılık can çekişme anında ortadan kalkar. Fakat ne içi ne de dışı olup tövbeye lâyık olmayan ve kökten eğri bitmiş olanı bir nefes ve rüzgârla düzeltmek mümkün değildir.

“Kardan testi yontmak mümkündür, fakat
İnsan, onu doldururken karşılığını görür”

     İman, kalbin tasdik etmesidir. İman yeri kalptir: “İmanı kalplerine yazmıştır*13.” Fakat dil ve kalp arasında bir ilgi vardır. Kalpte iman temeli olunca dil tesbih ve zikirle meşgul olur, o temel güçlenir. Ottaki ateş zayıfken üflemekle kuvvetlenir, ateş (rüzgârdan) destek alıp yükselir ve rüzgâr ateşle özdeşleşir ya hani. Aynı şekilde kalpte de hidâyet nurundan bir madde bulununca o güzel (ilâhî) kelime dile getirilirse o nur artar:

     “İmanlarını bir kat daha artırsınlar diye…*14” Fakat otta ateş değil de sadece kül varsa, ne kadar üflesen de, külün tozundan başka bir şey yükselmez: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar*15.” Yani, biz üflüyoruz, diye gösteriş yaparlar. Herkes onu üflerken, püflerken görür. Otta ne olduğunu bilmez. Sanır ki o ateş yakıyor. Bilmez ki gönül tandırında külden başka bir şey yok. Buyrulur ki: “Bu onların ağızlarında geveledikleri sözleridir*16.” Ancak tesbih ve zikir isteği olup da kalpte temel olmaması nâdirdir. Bu nâdirdir. Çünkü istek, dilden değil, gönülden doğar.

   *13-)Kur’an, Mücâdele (58), 22.
   *14-)Kur’an, Fetih (48), 4.
   *15-)Kur’an, Mâun (107), 4-6.
   *16-) Kur’an, Tevbe (9), 30.

“Her bilgi sahibinin aklı kabul eder ki
  Döneni döndüren vardır*17.”

   *17-) Nizâmî-yi Gencevî, “Husrev u Şîrîn”, Külliyât-i Nizâmî-yi Gencevî, Haz. Vahîd Destgerdî, İntişârât-i Negîn, 3. bs. Tahran 1378, c. 1, s. 127, beyit: 21.