17 Eylül 2019 Salı

MESNEVÎ'DE KELME-İ ŞEHÂDET, NAMAZ, ORUÇ, ZEKAT VE HAC.





Hz. Mevlânâ’nın islâm’ın şartları olan Kelime-i Şehâdet, Namaz, Oruç, Hac ve Zekât ile ilgili neler söylediğini göstermek adına bir bölüm paylaşmak istedim. Çünkü bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde Mevlevîliğin sema’ ve ney den ibaret olduğu düşündürülmekte veya düşünülmektedir. Sanki Hz. Mevlânâ’nın islâm esaslarından hâli bir durumda olduğu görüntüsü verilmektedir. Bu bakımdan bendeniz de hem İslâm’ın şartları hakkında ne söylediğini göstermek hem de merak edenler olur diyerek bu paylaşımı yapıyorum.





KELİME-İ ŞEHÂDET

"Eşhedü en lâ ilahe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh" Manası: Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka İlah yoktur ve Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür. Bir insan islâm dairesi içine girmek için bu sözü söylemelidir. Ancak dil ile söylemek yetmez, kalbi ile de tasdik etmelidir. Çünkü şahitlik hususunda iki şahide ihtiyaç vardır. Allah-ü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de ruhlara şöyle buyurmuştur: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Ruhlar da cevaben: “Evet, Rabbimizsin, biz buna şahitlik ederiz” demişlerdir. Bu, ruhların davası idi ki cevabın doğruluğuna hükmeden Cenâb-ı Hak idi. Davalar mahkemede sonuçlanır. Bu zamana kadar sonuç bilinemez. İşte bu dünya da bir ilâhi mahkemenin dehlizidir. Davamızı ispat edinceye kadar burada bekleyeceğiz. En nihayetinde Mahkeme-i Kübra da davamızın sonucu belli olacak.

“Kadının dehlizinde neden sükût ediyoruz, biz buraya şehâdet için gelmedik mi?”
“Ey şahitliğe gelen ve şahitlik için dehlizde bekleyen ne vakte kadar orada mahpus kalacaksın? Erkenden şehâdetini et de kurtul."
“O şehâdeti ifâ edesin ve inat ve istikbar (kibir, gurur) etmeyesin diye seni buraya çağırmışlardır.”
“Ey şâhid, sen o şehâdeti ifâ etmeyince bu dehliz hapsinden nasıl kurtulursun?"
“Bu vazife bir zamanlık iştir. Onu ifâ et de koş ve kurtul. Kısa bir işi kendi hakkında uzatma."
“Bu namaz, oruç, hac ve cihâd bir kimsenin itikadının şahitleridir."
“Ey oğul! Tâ ki senin bütün cismin ve ayrı ayrı her bir uzvun, menfaat ve mazarratta eşhedü demiş olsun."
“Bir kölenin efendisi arkasında gitmesi, onun ‘ben köleyim, bu efendimdir’ demesinin şahididir."
“Sen lâ’yı ve illallah’ı sıdk u ihlâs ile okumayınca bu tevhid yolunu bulamazsın. Sen la oldun, böyle olunca illâ yanında makam ittihaz et. Bu şaşılacak şeydir ki hem esir, hem emirsin."“Aşkın kıskançlığı her zümrüdü pırasa gibi gösterir. Lâ nef’inin manası budur."
“Aşkın lâ kılıcını Hakk’ın gayrisini katl için vurdu. O halde bak ki lâ’dan sonra ne kaldı?"
“Âşık lâ ilâhe illallah deyince her şey gider, ancak illâ bakî kalır. Ey şeriki ve şirketi yakan ve mahveden aşk, sen şad ol. Eğer isimden ve harften geçmek istersen, kendini kendiliğinden tamamıyla temizle.”





TAHARET-NAMAZ

Namaz, Peygamber Efendimiz’in miraçtan Müslümanlara getirdiği bir ibadettir. Rivayet edilir ki, namaz bu günkü halinden kat be kat daha fazla idi. Efendimiz’in ümmetine merhametinden dolayı, Hak Teâlâ’dan istemesiyle bugünkü haliyle ifâ edilmektedir. Namaza başlamak için taharet gerekmektedir. Taharetin ise iki yönü vardır. Birisi zahire yönelik olan taharettir. Diğeri ise bâtınî temizliktir. Bâtınî temizlik tövbe ve zikirle kalpten mâsivayı çıkarmaktır. Zâhirî ve bâtınî taharete dair Mesnevî’de şöyle buyurulmaktadır:

“Birisi, kasık kıllı namaza noksanlık verir mi? diye bir vaizden gizlice sordu.”
“Vaiz dedi ki: Kasık kılı uzayınca ondan namazda kerahet hâsıl olur.”
“Ya kireçle, yahut usturayla onu tıraş et ki namazın tamam, güzel ve hoş olsun.”
“Soran kimse, namazı mekruh kılacak uzunluk ne kadardır? Diye sual etti?”
“Vaiz, ey soran kimse, uzunluk arpa boyunu bulursa tıraş etmek farz olur, cevabını verdi.”

Peygamber Efendi’miz abdest alırken şu duaların okunmasını söylemiştir:

Abdeste kalkılırken; “Allahû Teâlâ’nın (rızası) için, hadesi gidermek ve namazı (edaya) müsait olmak üzere abdest almaya niyet ettim” denilerek eûzü besmeleden sonra,
Eller yıkanırken; “Allah’ım, senden mutluluk, kolaylık ve bereket isterim; uğursuzluktan ve helak edici şeylerden sana sığınırım” denilir.
Ağız yıkanırken; “Allah’ım, Muhammed (s.a.v)’e salât eyle. Bana, kitabını okuma ve seni çok zikretme konusunda yardım et”
Buruna su verirken; “Ganî olan Allah’tan cennet kokusu dile. Tâ ki o koku seni cennet tarafına çeksin. Çünkü gül bahçesi gül kokusuna delildir.
Yine buruna su verirken; “Allah’ım, bana cenneti naîm’in kokusunu aldır ve beni, onun nimetleriyle rızıklandır. Allah’ım, kötü bir yer olan cehennemden ve onun kokularından sana sığınırım.”
Yüz yıkanırken; “Allah’ım, bazı yüzlerin ak, bazılarının kara olacağı günde, benim yüzümü ak eyle.”
Sağ kol yıkanırken; “Allah’ım, kitabımı sağımdan ver ve hesabımı kolay eyle.”
Sol kol yıkanırken; “Allah’ım, kitabımı solumdan verilmesinden ve hesabımın zor olmasından sana sığınırım.”
Baş mesh edilirken; “Allah’ım, beni rahmetinle kuşat, üzerime bereketini indir, beni arşının gölgesi altında gölgelendir.”
Kulaklara mesh edilirken; “Allah’ım, beni sözü dinleyen ve onun en güzeline tâbi olan kimselerden eyle ve bana cennet münâdisini, iyi kimselerle beraber işittir.”
Boyuna mesh edilirken; “Allah’ım, boynumu ateşten koru. Zincirlerden ve bağlardan sana sığınırım.”
Sağ ayak yıkanırken; “Allah’ım ayaklarımı Sırat üzerinde, Müminlerin ayaklarıyla beraber, sabit eyle.”
Sol ayak yıkanırken; “Allah’ım münafıkların ayaklarının kaydığı günde, ayaklarımın Sırat’tan kaymasından sana sığınırım” diye dua edilir.

Maksat abdest alırken Allah’ı zikretmek ve dua etmektir. Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:

“Taharetlendiğin vakit virdin ‘Ya rabbi, beni benden temizle’ olmalıdır.”
“Allah’ım, beni tevbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle” diyerek dua edilir. Hz. Mevlânâ şöyle devam ediyor:
“İlâhi, benim elim buraya yetişti ve yıkadı. Lâkin canımı yıkamak ve temizlemek hususunda elim âcizdir.”
“Benim gibi bir leîmin haddi bu kadardır, ben onu yaptım. Öbür haddi, yani manevî pisliklerimi sen temizle.”
“İlâhî! Ben derimi hadesten yıkadım, sen de bu dostu havadis levsinden yıka ve temizle.”
“Namazda ansızın abdestin bozulacak olursa, müfti sana, ‘Koş, abdestini tazele’ der.”
“Gidip abdest almazsan, kuru yere yani faydasız yatıp kalkmış olursun. Ey sapık kimse, namazın gitti, bari otur.”
“Yüzü yıkanmayan yani abdest alıp namaz kılmayan cennete girip huri yüzü görmez. Hz. Peygamber, ‘abdestsiz namaz olmaz’ buyurmuştur.”
“Kulluk etmeyen ve yüzünü yıkamayıp da yalnız lokmayı arayan, cehennemin lokması olur.”
“Zahirî necaset su ile gider; fakat bâtınî necaset su ile gitmez, belki artar.”
“Bâtınî necaset ortaya çıkınca onun, gözyaşından başka bir şeyle yıkanması ve temizlenmesi mümkün değildir.”
“Cenâb-ı Hak kâfir için neces demiştir. Lâkin o necaset onun dışında değildir.”
“Malûmun olsun ki kâfirin dışı mülevves değildir. Ondaki necaset, dininin ve ahlâkının kirli olmasıdır.”
“Bu zâhirî necasetin kokusu yirmi adımlık yerden gelir. O bâtınî necasetin kokusu ise Rey ile Şam arası kadar mesafeden duyulur.”

MESNEVÎ’DE NAMAZ

Hz. Mevlânâ Mesnevî’de namazı kurban kesmeye benzetir. Kurban esnasında hayvan kesilmesi gibi namaza durulunca da nefsin heva ve hevesten kesilmesi gerektiğini söyleyerek şöyle buyurur:




“Ey imam, tekbirin manası ‘İlâhî biz senin huzurunda kurban olduk’ demektir.”
“Kurban kestiğin vakit ‘Allahu ekber’ dersin. Öldürmeye layık olan nefsin kurban edilmesi sırasında da öyle diyorsun.”
“Namaz kılanın cismi bismillah demekle namazda yarı boğazlanmış, sonra da şehvetlerden, hırslardan arzusu kesilerek ölmüş ve kurtulmuş olur.”

Hz. Mevlânâ iftitah tekbirinden sonra hem namazın erkânını tarif eder hem de sırlarını şöyle açıklar:

“Namazdaki bir cemaatin kıyamı kıyamette halkın huzur-ı ilâhîde saflar teşkil etmesi ve her birinin hesap ve münâcata gelmesi gibidir.”
“Namaz kılan bir cemaat huzur-ı ilâhîde gözyaşı dökerek durur. Bu duruş kıyamette kabirlerinden doğruca kalkan insanların huzur-ı ilâhîde saf bağlamalarını andırır. Allah sana soracak ki sana verdiğim mühlet içinde ne yaptın ve şimdi ne getirdin?”
“Ömrünü ne ile tükettin, gıdadan hâsıl olan kuvveti ne işte fâni kıldın?”
“Böylece dertli haber ve suallerin yüz binlercesi o hazretten vârid olacaktır.”
“Kıyam esnasında böyle hitaplar işiten, utandığından iki kat olup rükûa varır.”
“Utandığından duracak hâli kalmaz. Şerm ü hayâ ile eğilip, sübhâne rabbilye’l-azîm diye tesbih okur.”
“Rükûdan başını kaldırır, Hakk’ın suallerine cevap ver diye Allah’tan ferman gelir.”
“İşi ham ve ameli nâtamam olan o musalli, rükûdan başını kaldırır; fakat utancından tekrar yüzü üstüne kapaklanır.”
“Secdeden başını kaldırır da yapmış olduklarından haber ver diye tekrar ferman gelir.”
“O musalli ikinci defa başını kaldırırsa da utandığından yine yılan gibi yüzü üstüne düşer.”
“Cenâb-ı Hak ona tekrar buyurur ki, başını kaldır ve izah et ki yaptıklarını senden birer birer ve inceden inceye soracağım.”
“Hakk’ın heybetli hitabı musallinin ruhuna tesir eylediğinden, ayakta duracak kuvveti kalmaz.”
“O ağır yükün ağırlığıyla sıkletiyle ka’deye oturur. Hazreti Hak ona ‘ahvâlini beyan için söz söyle’ buyurur.”
“Musallî selâm verirken sağ tarafına, enbiyâ ve büyük zatların olduğu tarafa yüzünü çevirir.”
“Ey manevî sultanlar, şefaat edin ki bu leimin ayağı da kelimi de çamura batmış kalmıştır der.”
“Nebîler derler ki çare günü gitti. Çare orada yani dünyada idi. Şimdi o çare aleti kayboldu.”
“Yüzünü sol tarafa ve hısımı, akrabası yönüne çevirir. Onlar derler ki sus!”
“Efendi, cevabını Allah’a söyle. Biz kim oluyoruz? Bizden elini çek ve ümidini kes.”
“O zavallı adam herkesten ümidini kesince iki elini birden duaya kaldırır.”
“İlâhî, herkesten ümidimi kesildi. Evvel de sensin, âhir de sensin.”
“Namazda bu hoş işaretleri gör ki onların kıyamette vukua geleceğine yakîn peyda edesin.”

Hz. Mevlânâ daha sonra tadil-i erkâna uymanın ve namazın manasını da bilmenin gerekliliğini söyler ve şöyle devam eder:

“Namaz yumurtasından piliç çıkar. Ta’zimsiz ve tertipsiz kuş gibi başını koyup kaldırma.” Yani namazı sadece yatıp kalkmak olarak görme, manasına da vâkıf olmaya çalış, demektir. Şöyle devam ediyor:
“Ey gönül, kinden ve kerahetten temizlen, ondan sonra El-hamdü oku ve tembellik etme, çevik ol.”
“Dilde el-Hamdü olduğu halde kalpte ikrah bulunması, lisanın mekri ve hilesidir. Sonra Cenâb-ı Hak, ben zâhire değil, bâtına bakarım buyurmuştur.”
“Namaza gel, Hakk’a tazarrû et diye her gün beş vakit ezan okunur”
“Müezzinin ‘hayye ale’l-felâh’ diye daveti, o yakarış ve niyaz içindir.”
“Bunun için bir mü’min korkusundan namazda ‘ihdine’s-sırâtâ’l-müstakim’der.”
“Hazreti Peygamber ‘rükû ve sücûd, Hak kapısında vücud halkasını vurmaktır’buyurmuştur.”
“Her kim o kapının halkasını vurursa, onun için bir devlet ve saadet baş gösterir.”
“Bir kimse namaz kılınca onun sücûdu âhiret âleminde bir cennet olur.” “Ey delikanlı, o yüksek yolda ilerlemek ümidiyle mihrap önündeki mum gibi kıyam ederek daima namaz kıl.”

ORUÇ

Oruç farz bir ibadettir. Şeriatta oruç, fecrin zuhurundan güneşin batmasına kadar yememek, içmemek ve cinsel ilişkiye girmemektir. Oruç Hak katında özel bir yere sahiptir. Bununla ilgili Peygamber efendimizden şöyle bir hadis-i şerif rivayet edilmiştir: “Adamın biri Resulullah Efendimize gelerek şöyle demiştir: ‘Yâ Resûlallah! Bana bir iş buyur ki, onu senden duymuş ve senin isteğinle yapmış olayım.’ Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine şöyle buyurdular: ‘Oruç tut. Çünkü orucun misli yoktur.’ Kur’an-ı Kerîm’de ise Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de Allah’tan korkmanız için sayılı günler olarak oruç farz kılındı.” (Bakara, 183-184)

Gönül ehli olanlar orucu üçe ayırırlar. Onlara göre oruç, âvâmın orucu, hâvasın orucu ve ehâssü’l-hâvasın orucudur. Âvanım orucu, yememek, içmemek ve cinsel ilişkiye girmemektir. Havassın orucu, gözünü, kulağını ve bütün azalarını haram olan şeylerden çekmektir. Ehâss-ı- havâs olan kimselerin orucu ise, tamamen elini eteğini mâsivâdan çekmektir. Hz. Mevlânâ mesnevî'de oruç hakkında şöyle söyler:





“Orucun açlığına sabret ve onu tutmakta ısrar ederek Allah’ın vereceği manevî rızka daima muntazır ol.”
“Hakk’ın o mânevi ekmeği ve sofrası oruç tutanlara mahsustur. Yoksa at sineği için yemekle sacayağı aynıdır.”
“Eğer ekmek orucunu bozdu ise, bir çıkıkçının (Mürşid-i kâmil) eline eteğine sarıl da yüksel.”
“Bu namaz, oruç hac ve cihâd, itikadı ispat için şâhid göstermektir.”
“Oruç hâl diliyle der ki helâlden ittikâ eden kimsenin harama ittisali ve bulaşması olamaz.”
“Ramazanda kedi de oruç tutar yahut fare ve kuş gibi hayvanları avlamak için kendini uyumuş gösterir.”
“Senin nefsin tatlı şeylerin ve üzüm yahut hurma suyunun sarhoşu oldukça ruhunu gayb salkımını göremeyeceğini bil.”
“Mideni bu saman ve arpa isteğinden vaz geçir de fesleğen ve gül yemeğe başla.”
“Saman ve arpa yiyen kurban olur, Allah’ın nûru ile gıdalanan da aynı Kur’an olur.”
“Öküze ve eşeğe şekerin ne faydası olur. Her canın ayrı bir gıdası vardır. Eğer o gıda o mahlûka tâbi değil de arızî ise ona nasihat vermek, onu terbiye etmek olur.”
İnsanın asıl gıdası nûr-i ilâhîdir. Bundan dolayı hayvan gıdası ona lâyık değildir.”
“Lâkin gönül burada bir illete müptelâ ve tabiat âleminde yaşamaya mecbur olduğu için gece gündüz bu su ve çamur mahsulünden yemektedir.”
“Bir iki gün bu dünyadaki içmeyi bırakacak olursan, ağzını ebediyyet şarabına daldırırsın.”
“Bu yiyintileri azar azar terk et. Zira bunlar hür bir insanın değil, eşeğin gıdasıdır.”
“Onları terk et ki asıl olan gıdaya kabiliyet peyda edebilesin ve nûrânî lokmalar yiyesin.”
“O nûr taamından bir kerecik yiyecek olursan tandırda pişmiş ekmeğin üstüne toprak dökersin.”

Daha fazla beyiti Hazreti Mevlânâ, Ramazan ve Oruç bölümünden okuyabilirsiniz.

ZEKÂT

Zekât mâlî bir ibadettir. Dinimizin ölçülerine göre zengin kabul edilenlerin yerine getirmesi gereklidir. Bu konu ile ilgili fıkıh kitaplarında yeterince bilgi bulunmaktadır. Bu yüzden fazla detaya girmeden Hz. Mevlânâ’nın bu konuda ne söylediğine bakalım. Hz. Pir şöyle buyuruyor:




“O verdiğin zekât, senin kesen için bekçidir, muhafızdır. O kıldığın namaz da zekâtının çobanıdır.”
“Altının çoğalıp taşması zekâtta, kötülüklerden ve günahlardan arınmak da namazdadır.”
“Senin elinde ihsan ve zekât zuhura gelince o el, öbür tarafta yani âhirette bir ağaç ve nebat olur.”
“Mal verilmekle telef olur yani elden çıkarsa, verenin kalbinde ona mukabil yüz türlü mânevî hayat husule gelir.”
“Bir güle mukabil bir gül bahçesi satın almak derecesinde bir alışverişi kim bulur?”
“Cenâb-ı Hak, bir tanenin karşılığı olmak üzere yüzlerce ağaçlık, bir habbenin bedeli olarak yüzlerce maden ihsan eder.”
“Allah aşkına olsun çarçabuk sat ve satın al. Bir damla ver, inci dolu bir deniz elde et.”
“Mal ve altın senin ruhuna yoldaş olamaz. Altını ver ve görmek için sürme al.”
“Senin altının ve ipeğin fakir sayesindedir. Ey sureten zengin ve hakikatte fakir olan kimse, manevî zengin bulunan fakire zekât ver. Fakir ve muhtaç olanların sesini dinle ve ihtiyaçlarını anla ki hilekâr olan şeytan ve nefsin sesi kulağına girmesin.”
“Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç. Ceset hasisliğini bırak ve cömertliği iltizam et.”
“Bu cömertlik cennet servisinin bir dalıdır. O dalı avucundan bırakmış olanın vay hâline!”
“Allah rızası için ekmek verirsen, sana da ekmek verilir. Allah rızası için can verirse, sana da can verilir. Bu çınarın yaprakları kışın dökülürse, Allah ona yapraksızlık nimetini ihsan eder. Eğer cömertlikten elinde mal kalmayacak olursa, Allah’ın fazl u keremi seni nasıl ayakaltında süründürür.” Çınar ağacını kışın kurutmadığı gibi, seni de ayakaltında süründürmez demektir.

HAC

Hac ibadeti de mâlî bir ibadettir. Dinimizce zengin kabul edilenlerin yerine getirmeleri gereklidir. Bunun yanı sıra fıkhen belirlenmiş çeşitli hasletlere de sahip olmak gerekmektedir. Bu konuda da fıkıh kitaplarında yeterince bilgi bulunduğu için detaylarını yazmıyorum. Çünkü bizim amacımız Hac ibadetini anlatmak değil, Hz. Mevlânâ’nın bu konu da ne buyurduğunu aktarmak. O yüzden detaya girmeden Hac ile ilgili Mesnevî’de neler söylendiğine bakalım.




Hz Mevlânâ şöyle buyuruyor:

“Hac adamı isen yani hacca gitmek istiyorsan evvelâ hacı bir yoldaş ara. O yoldaş ister Türk, ister Hintli ister Arap olsun. O yoldaşın rengine ve nakşına yani suret-i zahiresine bakma, azmine ve kastına bak ki niyet hâlis olsun.”
“İstek çölünde ihram giy. İslâm Kâbesi’nin yolunu tut. İnkâr harmanında ateş yak. Sonra âşık gibi lebbeyk de. Bineğini tevfik bineği yap. Sonra tahkik Kâ’besini tavaf et. Allah’ın Harîm’i görülünce, şahın huzurunda nefsini kurban et.”
“Hacca gidenler o uzak yolda mest olmuş âşıklar gibi mallarını ve tenlerini sarf ve feda ederler.”
“İlâhî nûrla nurlanan kimse, dostun sarayını dolu görür.”
“Hacılar, bize seslenen olmadığı hâlde niçin lebbeyk diyoruz, derler mi?”
“Belki hacca gidip orada lebbeyk diyebilmek muvaffakiyeti, her lahza Rabb-i ehadın bir nidasır.”
“Bu evin kapısında küstahlık nedendir? Evde kim olduğunu yani, orasının Allah’ın beyti bulunduğunu bilmiş olsalardı!..”
“O Mescidü’l-Harâm’ın fazileti taşından, toprağından değildir. Lâkin onu bina etmiş olan Hazreti İbrahim’de hırs ve cenk olmamasındandır. Ahmaklar mesci’de ta’zim ettikleri halde, ehl-i dil bir ârifin gönlünü kırmaya çalışırlar.”




Mesnevî’den konu ile ilgili aktaracaklarım bunlar. Tabii ki daha fazlası da mevcut. Ancak anlatmak istediğimizi göstermek adına yeterli olduğunu düşünüyorum. Umarım merak edenler ve ilgi duyanlar için yeterli olur. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

12 Eylül 2019 Perşembe

Mesnevî’de Aşkın Sırrı: İlahi Muhabbetin Yolculuğu

Bu "Aşk" Yazısı, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sindeki İlahi Muhabbetin Sembolü Olarak Kalbin Yolculuğunu Temsil Ediyor.
Aşk, sevginin zirvesi, muhabbetin en kâmil halidir. Sözlükte “aşırı sevgi” ve “şiddetli muhabbet” olarak tanımlansa da, tasavvufta aşk bir makamdır. İbn-i Arabî Hazretleri, aşkı şöyle tarif eder:

“Sevginin, sevilen üzerinde yoğunlaşması ve sevenin tüm varlığında sevginin hâkim unsur haline gelmesidir.”

Allah’a ulaşmanın pek çok yolu vardır. Dervişler, seyr-i sülûk mertebelerini adım adım geçerken, aşk yolunu seçenler en kısa yoldan mâşuka, yani Allah’a ulaşır. Ancak bu yolda yürüyenler nadirdir. Aşk makamında âşık yok olur, yalnızca mâşuk, yani Allah (c.c.) kalır. Bu, “Benimle duyar, benimle görür” sırrına ermenin, yani fenafillah makamının ta kendisidir. Bu makama ulaşanlara veliyullah denir.

Hz. Mevlânâ, bu ilahi aşk makamında bir inci gibi parlar. Feridun b. Ahmed (Sipehsâlâr), Hz. Mevlânâ’nın manevi yolculuğunu ve aşk-ı ilahideki hallerini şöyle aktarır:

Hz. Pir Efendimiz, ezeli nasiple gelen cezbe ile sülûkünü tamamlamış, her makamda hakikatlerin kokusunu ifade buyurmuştur:

‘Mana aşkının Burak’ı, aklımı da gönlümü de alıp götürdü.
Nereye mi? Bilmediğin bir tarafa, manaların semasına,
O yüksek revaka, ayın ve feleğin olmadığı, cihanın cihanlıktan çıktığı yere.
Canın Süheyl yıldızı Rükn-ü Yemâni’den doğduğunda,
Ay, güneş ve yedi göklerin kutbu secdeye kapanır.’”


Başka bir yerde, ilahi aşkın sırrını şöyle dile getirir:
“Saadet doğanı eteğimizden çekti, otağımızı göklerin üstüne kurduk.
Şükürler olsun; Mısır’ın rüyasında bile görmediği şekeri dişimizin dibinde bulduk.
Ayın dönüşü ömürleri kısaltsa da,
Hakiki sevgili, devranımıza uzun bir ömür bağışladı.”


Feridun b. Ahmed, Hz. Mevlânâ’nın ezeli inayetle benliğin çöllerini aştığını ve bu halleri irşad için aktardığını belirtir:

“Ey ezel sâkisi, bizi güzelliğinin divanesi kılmak için aşkının şarabını vücud toprağımıza döktün.
Cemal mecnunu olmamızı istemeseydin, bu şarabı döker miydin?
Bu gönlüm, beni yakamdan tutup yârin köyüne, muhabbet bâdesinin içildiği köye götürüyor.
O kadar içtim ki, pabuçlarım, sarığım birbirine dolaştı.”

Mesnevî’de Aşkın İzleri

Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerif’te aşkı bazen açıkça, bazen teşbihle, bazen de kinaye ile anlatır. İşte o hikmetli beyitlerden bazıları:

- “Akl-ı cüz’î, kavl ü fiilden yârimizdir, fakat hâle gelince ‘lâ’ olur.” (Aşkı bilmez.)

- “Aşkın şerhi hususunda akıl, çamura batmış eşek gibi âciz kaldı. Aşkın ve âşıklığın şerhini yine aşk söyledi.”

- “Âşıkların varlıkla işleri yoktur. Âşıkların ticareti ve kazancı sermayesizdir.”

- “Aşk öyle bir alevdir ki, parlayınca ma’şuktan başkasını yakar, mahveder.”
- “Hakikî ma’şuktan başka bir temaşası bulunursa, o aşk olmaz, saçma sapan bir şey olur.”
- “Aşk vefakâr olduğu için vefakâr ister; vefasız bir herife nazar bile etmez.”
- “O Hayy ü lâ-yemûtun aşkını seç ki, o bâkidir ve sana hayat artıran bir şarabın sâkisidir.”
- “Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır, dağı kum gibi eritir, gökyüzünü çatlatır, yeryüzünü sebepsiz titretir.”
- “Pak aşk, Muhammed’le eşti. Hudâ, aşk yüzünden ona, ‘Sen olmasaydın’ dedi.”

Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde aşk, ilahi bir sır, kalbi titreten bir yolculuktur. Okuyana ve idrak edene aşk olsun…