“Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz aşktan doğmuşuz, annemiz aşktır. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır mezhebi de”
HZ MEVLÂNÂ Ks.
Bütün tarikatlar Peygamber Efendimizden neşet etmiştir. Bu tarikatlar ya Hz Ebû Bekir (r.a) ya da Hz Ali (k.v.) yoluyla devam etmiştir. Dolayısıyla saîr turûk-i aliyye silsilelerinde olduğu gibi Mevlevi tarikatının da Hz Peygamber’den (s.a.v) başlayarak tarikatın pîri olan Hz Mevlana’ya kadar ulaşan bir silsilesi bulunmaktadır. Peygamber efendimizden (s.a.s) feyz alarak hazreti Mevlana ya kadar gelen bu silsile genel anlamda ki dîni-tasavvufî, daha özelde de eski Mevlevi kaynaklarından olan Sipehsâlâr Risalesi’nde ve yine bu kaynaklardan birisi olan Ahmed Eflaki Dede’nin Ariflerin Menkıbeleri kitabında da bir iki farkla verilmektedir. Ahmed Eflaki dede sipehsâlâr da ki kronolojik sıralamaya ek olarak Hz Mevlana’nın dedesi olan Ahmed el-Hatîbî hazretlerinden sonra Şemsü’l E’imme Serahsî hazretlerini de eklemiştir. Hz Mevlana’nın dedesi olan Ahmed el-Hatîbî hazretleriyle başlayıp Ahmed Gazali hazretleriyle devam eden ve bizim de takip edeceğimiz Sipahsalar risalesindeki silsile şu şekildedir:
1. Hazreri Muhammed Mustafa (s.a.v)
2. Ali bin Ebi Tâlib Mekkî kerem-allahü vecheh
3. Hasan’ül Basrî (k.s.)
4. Habib’ül Acemî (k.s.)
5. Dâvûd Tâî (k.s.)
6. Ma’rûf Kerhî (k.s.)
7. Sırrî Sakatî (k.s.)
8. Şeyh ü’t Tavâif Cüneyd Bağdâdî (k.s.)
9. Ebû Bekr Şiblî ((k.s.)
10. Muhammed Züccâc (k.s.)
11. Ebû Bekr Nessâc (k.s.)
12.Ahmed Gazâlî (k.s.)
Peygamber Efendi’mizden (s.a.v.) başlayarak hayatlarını anlatmaya çalışacağımız bu isimlerin içinde, bu silsilede yazılı olmasalar da hem silsilenin içinde olup hem de Hz Mevlana’nın hayatında önemli bir yere sahip olan başka isimlerde bulunmaktadır. Bunlar, Ahmed el-Hatîbî hazretlerin den silsileye devamla Bahaeddîn Veled hazretleri, Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî hazretleri, Necmeddîn-i Kübra hazretleri ve Şems-i Tebrizî hazretleridir. Ayrıca, Belh’ten göç edişleri sırasında karşılaştıkları ve Hz. Mevlânâ’nın (k.s) büyük sevgi ve saygı duyduğu, *Ferîdüddîn Attar Hazretleri ve Hâkim Senaî hazretleri de diğer önemli isimlerden olmaları hasebiyle hayatları anlatılacaktır
Peygamber efendimizden (s.a.s) Hz Ali’ye (r.a) ondanda hazreti Mevlana’ya kadar uzanan bu manevi bağın kurulmasına vesile olan hâdise ise Peygamber Efendimizden Hazreti Ali’ye öğretilmiş olan zikirdir.
Aşk yolunu kandillerini kendilerine yol olarak seçenlerin, batinî karanlıklarını aydınlatma yolunda onlara ışık tutan bu gönül sultanlarının hayatlarına geçmeden önce birbirlerine aktardıkları söz konusu bu zikrin peygamber efendimizden (s.a.s) hazreti Ali’ye (r.a) öğretildiği menkıbeyi yazarak kurulan bu manevi bağın başlangıcını bakalım.
“Bir gün Hz. Ali (r.a) Hz. Peygambere (s.a.v) “Ey Allah’ın elçisi, Allah’a ve Allah erlerine gidilmesi en kolay, en faziletli yolu bana göster” diye ricada bulundu.
“Ey Ali, benim bereketiyle peygamberliğe ulaştığım şeyi sen de elden bırakma” dedi Peygamber (s.a.v)
“ Ey Allah’ın elçisi! Bereketiyle peygamberliğe ulaştığın o şey nedir?” diye sordu onun üzerine Hz. Ali (r.a)
“Sus ey Ali! Yeryüzünde Allah’ın adı zikredildikçe kıyamet kopmaz” dedi, bunun üzerine Peygamber (s.a.v), ardından da “la ilahe illallah” kelimesini telkin edip hazreti Ali’nin (r.a) üzerine okudu ve “Ey Ali! Ben bunu üç kere tekrarlayıncaya kadar sen sus ve dinle. Sonra sen tekrar et, ben dinleyeyim” diye buyurdu.*(Ariflerin Menkıbeleri s, 723)
Böylece Peygamber efendimizden(s.a.v) Hazreti Ali’ye (r.a) verilen bu zikir ehl-i tasavvufun mürşid mürid ilişkisinde de sürdürüldü. Bu sayede bu kutlu yolun yolcusu olmak isteyenler bu zikri örnek alarak devam ettirilmişlerdir. Biz de yazımıza bu silsilenin başında olan Risâlet Penâh (s.a.v.) efendimizle başlıyoruz.
HZ. MUHAMMED (S.A.V) VE HZ. ALİ'NİN (K.V) HAYATI
HZ. MUHAMMED (S.A.V)
Muhammed (a.s), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (Ahzab Suresi, 40. Ayet)
Peygamber Efendimiz (s.a.v), Müslim’de rivâyet edilen bir Hadîs-i Şeriflerinde, “Benden sonra artık gelecek olan peygamber yoktur.” diye buyurmuştur. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hâtem’ül Enbiya’dır. Yani peygamberlerin sonuncusudur. Peygamberlik mührünü en son o taşımıştır ve peygamberlik onunla nihayet bulmuştur.
Hazreti Muhammed (s.a.v) m. 571 yılının 20 Nisan’ında, 12 Rabîulevvel Pazartesi günü sabahı, Hz. Abdullah’ın yetimi olarak dünyaya teşrif etti. Annesinin adı Hz. Âmine’dir. Babası Hz. Abdullah ticaret için gittiği Şam’dan dönüşünde, henüz 23 yaşındayken vefat etti. Hz. Muhammed’i (s.a.v) 6 yaşına kadar annesi büyüttü. Âmine Hatun, Medîne-i Münevvere’den Mekke-i Mükerreme’ye dönüşlerinde rahatsızlandı ve iki şehir arasındaki bir mahalde 577 yılında vefat etti. Muhterem babasını daha doğmadan, annesini de henüz küçük yaşlarında kaybedince ona dedesi Abdülmuttalib sahip çıktı ve vefatına kadar onun yanında oldu. Peygamber Efendimiz 8 yaşında geldiğinde ise yaklaşık 120 yaşlarına gelmiş olan Abdülmuttalib vefat etti.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ilk evliliğini 24 yaşında gerçekleştirdi. Amcası Ebû Tâlib’in vasıtasıyla Mekke-i Mükerreme’de Hadîcetü’l-Kübra Hazretleri ile nikâhlandı. Bu nikâh sırasında Hadicetü’l Kübrâ validemiz 39 yaşında idi. 40 yaşına girdiğinde ise ilk çocukları olan oğlu Kâsım Tayyib hz. dünyaya geldi. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) nübüvvetle müjdelendiği 40 yaşına kadar Hadîcetü’l Kübrâ Hazretlerinden 3 kız 3 erkek olmak üzere 6 evladı dünyaya geldi. Bunlar: Kasım Tayyib, Abdullah Tahir, Rukiyye, Zeynep, Ümmü Gülsüm ve İbrahim’dir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) 40 yaşına girmelerine yakın bazı harkuladelikler müşâhade etmeye başladı. Bu hârkuladelikler kendini rü’yâ’yı sâdıkalar olarak göstermeye başladı. Rüyasında gördüklerini gerçek hayatta yaşıyor, yaşanacak hâdiseler önce sadık rüyalar ile haber veriliyordu. 40 yaşına girdiklerinde ise sürekli gittiği ve sükûn bulduğu mağara olan Hirâ’da, Cebrâil (a.s)’in Hak Teâlâ’dan getirdiği “İkra” ayetine muhatap oldu. Böylece son peygambere ilk vahiy Cebrâil (a.s) vasıtasıyla geldi. Nübüvvetin gelmesiyle birlikte Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hak dini tebliğe başladı. O dönemde daha çok putperestlik inancının olması, bütün putları yıkan ve tek bir ilâha inanmalılarını söyleyen bir peygamberi kabul etmelerini engelliyordu. Hatta engellemekle kalmayıp Hz. Peygamber’e (s.a.v) karşı iftiralara, hakaretlere ve fiziki müdahalelere kadar gitti. Tabi ki bu tebliğe herkes karşı olmadı. Kalbi İslam’a açık olan, halk arasında Muhammed’ül Emin olarak bilinen Peygamber’in (s.a.v) söylediği sözlerin her zaman doğru olduğuna inanan insanlar, İslam’ın Hak’tan gelmiş bir din olduğuna inanmaya başladılar. Bunların başında, 35 yaşında İslam’ı kabul eden Hz. Osman b. Affan gelir. Ayrıca Peygamber Efendimizin (s.a.v) halası Safiyye Hatunun 17 yaşındaki oğlu Hz. Zübeyr, 55 yaşında İslam ile müşerref olan Ebû Seleme Abdullah-ı Mahzûmî b. Abdü’l-Esed-i Mahzûmî ve 42 yaşındaki eşi Ümmü Selem b. Ebû Ümeyye ve 20 yaşındaki câriyesi Emine Hatun gelir. Hz. Ali (k.v) efendimiz henüz on yaşında, Risâlet penâhî efendimizin (s.a.v) bizzat tebliği ile İslâm’I kabul edenlerden olmuştur. Hz. Ebu Bekir (r.a) ise ona ilk inanan olmuştur. “O söylüyorsa doğrudur” sözü meşhurdur. Tabii ki İslam’ı kabul edenler bunlarla da kalmadı. İslam’ın güzelliği ve Hak din oluşu, İslam’ı kabul etmiş mü’minlerin üzerinde gösterdiği olumlu etki daha başkalarının da İslamiyet’i kabul etmesine sebep oldu. Nübüvvetin gelişinin 3. Senesinde inananların sayısı hızla artmaya devam etti. Hatta başka şehir ve bölgelerden, Hak din ve Hak Peygamber’in (s.a.v) zuhurunu işitip gelenler bile olmaya başladı. 30 yaşında, ticaretle uğraşırken Peygamber Efendimizin (s.a.v)ilâhi çağrısını işitip Horasan bölgesinin Belh şehrinden gelen Şâh Mansûru’l Aclî hz. de bu tebliği kabul edip Müslümanlardan oldu. Tabii ki İslam’ı seçenlerin sayısı arttıkça, inkâr edenlerin inkârı ve öfkeleri de o derece artıyordu. Bunların başını ise Ebû Cehil-i Lâin geliyordu. Kendince Hz Peygamberi (s.a.v) küçük düşürüp alay etmeye çalışıyordu. Birgün,
"Ebû Cehil, Ahmed'i görüp: Haşimoğullarından çirkin bir suret belirdi, dedi.
Ahmed ona: Doğrusun, haddini aştınsa da doğru söyledin, dedi.
Sıddık onu görüp: Ey güneş! Ne doğudansın, ne batıdan. Bir güzel ışık saç, dedi.
Ahmed: Doğru dedin, ey aziz; ey değersiz dünyadan kurtulmuş olan, dedi.
Orada bulunanalar: "Ey halkın ulusu! Birbirine aykırı konuşan iki kişiye de doğru söylüyorsun dedin, neden?" dediler.
Peygamber: Ben Allah eliyle cilalanmış bir aynayım Türk ve Hindu bende kendilerinde olanı görürler, dedi." (Mesnevî-i Mânevî I, 2365/2370)
Ebû Cehil ve avenesi, Peygamber Efendimizi (s.a.v) yalancılıkla suçluyorlar, Peygamberliğine dair gözle görülür bir delil göstermesini istiyorlardı. Risâlet Penâhî (s.a.v) efendimiz, Allah’ın (c.c) izni ile peygamberliğinin mucizesi olarak Aya işaret ederek ayı ikiye yardı. Bu olaya Şakk-ı Kamer denir. Bu hâdiseyi sadece oradakiler değil daha birçok farklı bölgedeki ve şehirdeki insanlar da tanıklık etti. Ne yazık ki kalbi küfür çukurunda inkâr pisliğine bulanmış müşrikler gözleri ile görmelerine rağmen bunun bir büyü olduğunu söyleyip ve kendilerini buna inandırıp inkârlarını sürdürdüler. Peygamber Efendimiz, inkâr çukuruna düşmüş ve debelenip duran bu gafilleri inandırmak için çok mucizeler gösterdi. Ama onlar çeşitli çıkarlar da elde ettikleri için putperestliklerini devam ettirdi. Bâtılı Hakk’a tercih ettiler. Bununla da kalmayıp başta Hz. Peygamber’e sonra da mü’minlere çok çile çektirdiler.
"Bir gün Ebû Cehil elinde sakladığı taş parçaları ile Peygamber (s.a.v) efendimizin yanına geldi. Elimdekiler nedir? Çabuk söyle. Eğer sen göklerin sırrını biliyorsan ve peygambersen avcumdakiler nedir söyle? dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v): Nasıl istersin? Ben mi onların ne olduğunu söyleyeyim yoksa onlar kendileri mi benim doğru olduğumu söylesinler? dedi. Ebu Cehil: "Bu ikincisi pek nadirdir" deyince Peygamber Efendimiz (s.a.v) "Evet, Allah'ın bunların hepsine gücü yeter", dedi. O anda Ebu Cehil'in elindeki taş parçaları şehadet getirmeye başladı. Taşlar: Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-resulullah" dedi. Ebu Cehil-i lâin o zikri işitince elindeki taşları hemen yere attı." (Mesnevî-i Mânevî, I / 2154-2160)
İslam’ın tebliğ edilmeye başlamasıyla birlikte, İslamiyete ve Müslümanlara karşı olan birisi daha vardı. Nübüvvet verildiğinde onun yaşı 25 idi. Yiğit, gözü kara, inandığını savunmaktan korkmayan birisiydi o. Adı Ömer idi. Yaklaşık 7 sene süren iman ve inkâr arasındaki savaşı 32 yaşında son buldu. İçerisinde alev alev yanan inkâr ateşi, Hz. Peygamber’i öldürmek için gittiği hâne-i saadet’te, iman suyu ile söndü. O Rahmet Peygamberinin huzurunda kalbi iman nuru ile ısındı ve adaletiyle nam salıp, Müslümanların önde gelenlerinden oldu.
"Ebû Cehil, Ahmed'i görüp: Haşimoğullarından çirkin bir suret belirdi, dedi.
Ahmed ona: Doğrusun, haddini aştınsa da doğru söyledin, dedi.
Sıddık onu görüp: Ey güneş! Ne doğudansın, ne batıdan. Bir güzel ışık saç, dedi.
Ahmed: Doğru dedin, ey aziz; ey değersiz dünyadan kurtulmuş olan, dedi.
Orada bulunanalar: "Ey halkın ulusu! Birbirine aykırı konuşan iki kişiye de doğru söylüyorsun dedin, neden?" dediler.
Peygamber: Ben Allah eliyle cilalanmış bir aynayım Türk ve Hindu bende kendilerinde olanı görürler, dedi." (Mesnevî-i Mânevî I, 2365/2370)
Ebû Cehil ve avenesi, Peygamber Efendimizi (s.a.v) yalancılıkla suçluyorlar, Peygamberliğine dair gözle görülür bir delil göstermesini istiyorlardı. Risâlet Penâhî (s.a.v) efendimiz, Allah’ın (c.c) izni ile peygamberliğinin mucizesi olarak Aya işaret ederek ayı ikiye yardı. Bu olaya Şakk-ı Kamer denir. Bu hâdiseyi sadece oradakiler değil daha birçok farklı bölgedeki ve şehirdeki insanlar da tanıklık etti. Ne yazık ki kalbi küfür çukurunda inkâr pisliğine bulanmış müşrikler gözleri ile görmelerine rağmen bunun bir büyü olduğunu söyleyip ve kendilerini buna inandırıp inkârlarını sürdürdüler. Peygamber Efendimiz, inkâr çukuruna düşmüş ve debelenip duran bu gafilleri inandırmak için çok mucizeler gösterdi. Ama onlar çeşitli çıkarlar da elde ettikleri için putperestliklerini devam ettirdi. Bâtılı Hakk’a tercih ettiler. Bununla da kalmayıp başta Hz. Peygamber’e sonra da mü’minlere çok çile çektirdiler.
"Bir gün Ebû Cehil elinde sakladığı taş parçaları ile Peygamber (s.a.v) efendimizin yanına geldi. Elimdekiler nedir? Çabuk söyle. Eğer sen göklerin sırrını biliyorsan ve peygambersen avcumdakiler nedir söyle? dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v): Nasıl istersin? Ben mi onların ne olduğunu söyleyeyim yoksa onlar kendileri mi benim doğru olduğumu söylesinler? dedi. Ebu Cehil: "Bu ikincisi pek nadirdir" deyince Peygamber Efendimiz (s.a.v) "Evet, Allah'ın bunların hepsine gücü yeter", dedi. O anda Ebu Cehil'in elindeki taş parçaları şehadet getirmeye başladı. Taşlar: Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-resulullah" dedi. Ebu Cehil-i lâin o zikri işitince elindeki taşları hemen yere attı." (Mesnevî-i Mânevî, I / 2154-2160)
İslam’ın tebliğ edilmeye başlamasıyla birlikte, İslamiyete ve Müslümanlara karşı olan birisi daha vardı. Nübüvvet verildiğinde onun yaşı 25 idi. Yiğit, gözü kara, inandığını savunmaktan korkmayan birisiydi o. Adı Ömer idi. Yaklaşık 7 sene süren iman ve inkâr arasındaki savaşı 32 yaşında son buldu. İçerisinde alev alev yanan inkâr ateşi, Hz. Peygamber’i öldürmek için gittiği hâne-i saadet’te, iman suyu ile söndü. O Rahmet Peygamberinin huzurunda kalbi iman nuru ile ısındı ve adaletiyle nam salıp, Müslümanların önde gelenlerinden oldu.
Peygamber efendimize (s.a.v) nübüvvet geleli 8 sene olmuş ve İlâhi çağrıya uyanların sayısı hızla artmaya devam ediyordu. Medîne-i Münevvere’den Mekke-i Mükerreme’ye gelerek sahabe-i kiram ricaline katılanlardan birisi de Medîne-i Münevvere tüccarlarından Sâbit Ensâr-ı Medenî oldu. Sâbit Ensâr-ı Medenî yanında 6 yaşındaki oğlu Zeyd-i Medenî ile birlikte azatlı kölesi Yesâr’ı da getirdi ve Hz. Peygambere imanını bey’at etti. Efendimiz’den (s.a.v) tasdik aldıktan sonra Medîne’ye geri döndü. Efendimize sadece insanlar tabi olmadı. Bu çağrığı işitip tabi olmak isteyen cinniyânın da bir grubu oldu. Nübüvvetin 11. Senesinde, bugün Cin Mescîdi olarak anılan yerde, Peygamber Efendimize (s.a.v) iman edip İslâm dairesi içine girdiler. Bu bakımdan Peygamber Efendimize (s.a.v), insan ve cinlerin peygamberi manasında Resûl-üs Sakakleyn de denir.
Ve nübüvvetin 10. Senesi geldi. Bu senenin adına hüzün senesi denilmiştir. Çükü bu sene içinde Peygamber efendimiz (s.a.v) kendisine çok yakın olanları kaybetti. Önce 120 yaşına gelmiş, her sıkıntısında Peygamber efendimizin (s.a.v) arkasında olmuş ve desteklemiş amcası Ebu Talip vefat etti. Henüz Ebu Talib’in hüznü yaşanırken Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hadîcetü’l Kübrâ validemizin ölümü ile sarsıldı. Ardı ardına gelen bu ölüm hâdiseleri, hem Peygamber Efendimizi (s.a.v) hem de Müslümanları üzen ve etkileyen bir durum oldu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) 52 yaşında iken mu’cizât-ı Nebevîy-i Muhteremin en büyüğü olan olay zuhur etti. Miraç hadisesi bu dönemde gerçekleşti. Ekim ayının 15. günü, Receb-i Şerif’in 27. Gününe denk gelen Pazartesi gecesi, Mekke-i Mükerreme’den Kudüs-i Şerif’e (isra) götürülen Peygamber Efendimiz (s.a.v) oradan da bir binek vasıtasıyla Hak Teâlâ’nın huzuruna (mîraç) çıkarıldı. Huzur-u ilâhî’den aldığı hediyeler ile tekrar hâne-i sâadetlerine geri döndü. Bu hediyelerin başında namaz gelmektedir. Namaz, eda eden her Müslüman için bir miraç mesabesindedir.
Hicretten iki ay önce Peygamber Efendimiz (s.a.v) 53 yaşında iken Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a) kızı Âişe vâlidemiz ile evlendi. Hz. Peygamber (s.a.v) ile Hz. Ebu Bekir (r.a) arsında sarsılmaz bir dostluk ve güven vardı. Bu dostluk ve güven Hicret zamanında da en üst seviyede görülüyordu. Neredeyse bütün Müslümanlar Medine’ye hicret ettiklerinde arkada Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile birlikte iki kişi daha kalmıştı. Bunlardan biri Hz Ebû Bekir (r.a.), diğer ise Hz. Ali (k.v) idi. Bu hicreti fırsat bilen müşrikler Peygamber Efendimizin (s.a.v) canına kast etmek istedi. Evde yalnız kaldığını düşündükleri sırada içeri girdiler ve kılıçlarını çektiler. Ama yatakta gördükleri Peygamber Efendimiz değil Hz. Ali (k.v) idi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) o hengâmede Hz. Ebu Bekir ile birlikte yola çıkmıştı bile. Onu yatağında bulamayan müşrikler peşlerine düştüler. Bu sırada yollarına devam eden Hz. Peygamber (s.a.v) ve Hz Ebu Bekir (r.a) müşriklerden kurtulmak için Sevr mağarasına sığındılar. 3 gün bu mağarada kaldıktan sonra Rabîu’l-evvel ayının 8’inde, Pazartesi günü Medîne-i Münevvere’ye ulaştılar. Hicret nihayet tamamlandı. Daha sonra bu yıl Müslümanların takviminin başlangıcı olarak kabul edildi ve hicrî takvim oluştu. Bu hicret senesinde, Hazreti Peygamber 53, kızı Fâtımatü’z-Zehrâ Hz. 13 yaşındaydı. HZ. Ebu Bekir’in (r.a) yaşı 50, eşi Ümmü Rummân Hâtûnun 46, büyük oğlu Abdurrahman-ı Sıddîki 22, diğer oğulları Abdullah-ı Sıddîki ve Muhammed Sıddîki 16 yaşında, küçük oğlu Câfer-i Sâdık 13 yaşında idi.
Müslümanlar, Medîne-i Münevvere’ye hicret ettikten ve Hz Peygamber’e (s.a.v) kavuştuktan sonra ilk iş olarak Mescîd-i Şerîfi inşa etmeye başladılar. Mescîd-i Nebevî inşa edilirken Peygamber Efendimiz (s.a.v) 54 yaşına gelmiş ve hicretin ilk yılı olmuştu. Peygamber Efendimiz, ayrıca yine bu yıl içinde kızı Fâtımatü’z-Zehrâ hazretleri ile Hz. Ali (k.v)’yi evlendirdi.
Hicrî 2. Yıla kadar, Kudüs-i Şerîf’i kıble kabul eden Müslümanlar, Hak’tan gelen emir ile yüzlerini Kâ’be-i Müşerrefe’ye döndürdüler. Hz. Peygamberin (s.a.v) imâmetinde, öğle veya ikindi namazı eda edilirken, Bakara suresinin 144. Âyeti nazil oldu ve mübarek vücudunu Kâbe-i Muazzama’ya doğru döndürmesiyle kıblenin yönü değişti. Bu olayın yaşandığı mescide ise “Mescid-i Kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denildi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) 56 yaşına girdiği yılda ise Ebu Ümeyye Sehl kızı Ümmü Seleme validemiz ile evlendi. Bu sene için de Osman-ı Zü’n-Nûreyn hazretlerinin eşi Peygamber Efendimizin (s.a.v) kızı, Rukiyye Hatun vefat etti ve Medîne-i Münevvere’ye defn edildi. Hz. Osman (r.a) o zaman 50 yaşındaydı. Peygamber Efendimiz (s.a.v), kızı Rukiyye’nin vefatından sonra Hz. Osman’ı (r.a.) Fâtımâtü’z-Zehrâ hazretlerinin büyük kardeşi olan Ümmü Gülsüm hazretleri ile evlendirdi.
Hicrî 8. Yıla girildiğinde ise, daha önce yapılmış olan Hudeybiye anlaşmasına aykırı bir şekilde Müslümanların himayesindeki Huzaa kabilesine saldıran Mekkeli müşrikler ile zorunlu bir savaş yaşandı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) saldırdıkları ve öldürdükleri Müslümanlar için kan bedeli istiyordu. Aksi takdirde savaş ilan edeceğini söyledi. Bu bedeli ödemeyeceklerini ve savaşa hazırlanacaklarını söyleyen Mekkeli müşrikler, daha sonra fikirlerini değiştirip barış görüşmesi yapmak istediklerini söyleseler de bu görüşmeler sonuçsuz kaldı. Savaş kaçınılmaz bir hale gelince, Peygamber Efendimiz (s.a.v), topladığı 10 bin kişilik bir ordu ile Mekke’ye doğru yürüdü. Kendilerine mukavemet gösterecek bir ordu ile karşılaşmayan İslam ordusu, hiçbir zorluk yaşamamadan Mekke’ye girdi. Sultânu’l-Kevneyn hazretleri (s.a.v) Mekke’ye girdiğinde ilk iş olarak Kâbe’ye gitti. Kâbe’nin içine girdi ve müşriklerin diktikleri bütün putları yıktı. Böylece Peygamber Efendimiz (s.a.v) 60 yaşında Mekke-i Mükerreme’yi feth etmiş oldu. Ayrıca bu sene Peygamber Efendimiz (s.a.v) başka bir mutluluk daha yaşadı. Eşi Mâriye-i Kıptıyye’den oğlu İbrahim’de bu sene dünyaya geldi. Yeni doğan evladının sevincini yaşayan Hz. Peygamber (s.a.v), ertesi sene kızı ve Hz. Osman’ın (r.a) eşi Ümmü Gülsüm’ün vefatıyla üzüldü. Hicrî 10. Senede de, henüz bir buçuk yaşındaki oğlu İbrahim vefat etti.
Hicrî 11. Sene geldiğinde ise artık kutlu Nebî, âlemlere rahmet Peygamber Efendimiz (s.a.v) âlem-i bekâ’ya göç etti. Ahiret yurduna doğumundan önce ateşli bir rahatsızlık zuhur etti mübarek vücudunda. Bu rahatsızlığa rağmen mescidi nebeviyye’ye geçip namaz kıldırmaya devam etti. Rahatsızlığı artınca Bilâl-i Habeşî Hz. vasıtasıyla insanları mescitte topladı. Bunun sebebi, yaklaştığını hissettiği andan önce sahabeye ve sonra gelecek ümmetine vasiyetini bildirmekti. Vasiyetini îrad ettikten sonra hâne-i saadete çekildi. Hasta olduğu andan itibaren iki kere gelen Cebrâil (a.s.), bu kez Azrail (a.s) ile geldi. Önce Cebrâil (a.s) hücre-i saadete girdi. Peygamber Efendimizin (s.a.v) durumundan sordu. Sonra, izni olur ise Azrail (a.s)’ın içeri girmek için izin istediğini söyledi. Efendimiz olur deyince Azrail (a.s) da içeriye girdi. Ve yine Efendimizin (s.a.v) izni ile Ruhunu kabz etti. Bu sırada efendimizin (s.a.v) mübarek dilinden “Lâ ilâhe illallah” sözü döküldü ve ardından ekledi, “Allah’ım! Refik-i Alâ”.
HAZRETİ ALİ (K.V)
Ali Bin Ebû Talîb. Hulâfa-i Râşidîn’dendir. İslam tebliğ edilmeye başladığında iman ile müşerref olan ilklerdendir. İslam’ı kabul ettiğinde yaşı 10 idi. Peygamber efendimizin (s.a.v) tebliğiyle İslam’ı kabul etti. Bu bakımdan henüz çocuk iken İslam’ı kabul edenlerin başında o gelir. Onun hassası ilimdir. Nasıl ki Hazreti Ömer (r.a) adâleti ile Hazreti Ebû Bekir (r.a) sıddıkîyeti (sadık ve doğru oluşu) ile meşhur ise Hazreti Ali (k.v)’de İlim ile meşhurdur. Peygamber (s.a.v) Efendimiz onun ilimde ki yerini bize bildirdiği “Ben ilmin Şehriyim, Ali onun kapısıdır.” Hadîs-i şerifi ile anlatmaktadır. Onun bir ismi de Esedullah’tır yani “Allah’ın Aslanı” demektir. Dönemin müşriklerinin Peygamber (s.a.v) efendimize ve mü’minlere karşı açtıkları savaşlarda gösterdiği yiğitlik ve üstün mücadelesi ile bu nâmı almıştır. İslam büyüklerinin isimleri ile birlikte onlara hürmet göstermek bâbında çeşitli saygı ifadeleri ile tazimde bulunulur. Hazreti Ali (r.a) efendimiz için “Kerremallahü veche” tabiri kullanılır. Kerremallühü veche demek, Allah c.c yüzünü keremlendirsin, aydınlatsın gibi manalara gelmektedir.
Hazreti Ali (k.v) ‘nin babasının adı Ebû Talîb’dir. Ebû Tâlîb, aynı zamanda Peygamber Efendimizin (s.a.v) de amcasıdır. Hz Ali (k.v) hicretten yaklaşık 20 sene önce, Receb-i Şerîf ayında, Cuma günü dünyaya geldi. Nübüvvetin 10. Senesinde, Hazreti Ali (k.v) 20 yaşında iken Ebû Tâlîb vefat etti. Babasını daha küçük yaşlarında kaybetmesiyle Peygamber Efendimizin (s.a.v) himayesine girdi. Bu onun dünya ve âhiret ehlinin önderlerinden olmasına da vesile oldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hazreti Ali (k.v)’yi çok sevmiştir. Hicretin 1. Yılında kızı Fâtımâtü’z Zehrâ Hazretleri ile Hz. Ali (k.v)’yi Medîne-i Münevvere’de evlendirdi. Hz. Ali (k.v)’nin bu evlilik sırasında yaşı 24 idi. Hazreti Fâtımâtü’z Zehrâ’nın dâr-ı bekâya irtihaline kadar geçen 11 senelik sürede 6 evlatları dünyaya geldi. Bunlardan 3 tanesi erkek 3 tanesi de kız oldu. Hicret-i Nebeviyyenin 3. Senesinde Hazreti Hasan, 4. Senesinde de Hazreti Hüseyin Medîne’de dünyaya geldi. Diğer erkek evladının adı ise Muhsin Muhammed Ekber’dir. Muhsin Muhammed Hicret’in 6. Senesinde dünyaya geldi. Kızları: Hz. Ümmü Gülsüm Hicret-i Nebevî’nin 8. Senesinde, Hz. Zeynep 9.ve Hz. Rukiyye 10. Senesinde dünyaya geldi. Hz. Ali’nin (k.v) Hz. Fâtımâ’nın vefat etmesinden sonra 4 eşi ve çok sayıda cariyesi olmuştur. Bunlardan 14 oğlu ve 10 kızı olmuştur. Çocuklarının çoğu henüz küçük yaşlarında vefat etmiştir. Mübârek soyları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizden devam etmiştir ve bu soydan gelenlere seyyidler ve şerifler denmiştir.
Hz. Ali (k.v) Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Halife oldu. Hilafet sancağı hicret-i Nebeviyye’den 36 yıl sonra Hz. Ali’nin (k.v.) ellerinde dalgalandı ve yaklaşık 5 sene mü’minlere halifelik yaptı. Etkileri günümüze kadar süre gelmiş olan Cemel vak’ası da onun döneminde vuku bulmuştur. Cemel Vak’ası, Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle birlikte Hz. Ali (k.v) ve Hz. Âişe validemizin arasında oluşan ihtilaf sonucunda çıkan bir savaştır. Hz. Ali (k.v) birçok hâdiseye şahitlik ettiği gibi Peygamber (s.a.v) Efendimizden de çok sayıda Hadîs-i Şerif nakletmiştir.
Hz. Aliyyü’l-Murtazâ (k.v), tasavvuf ve tarikat reislerindendir. Giriş kısmında zikrettiğimiz hikâyede de görüldüğü üzere Mevlevî tarikatı ve sâir tarik-i aliyye’de onun yolunu takip etmiştir. Tasavvuf ehlinin takip ede geldiği bir diğer yol ise Hz Ebû Bekir efendimizin yoludur. Tasavvuf, Hz Ebû Bekir ve Hz. Ali’nin Peygamber Efendimizden (s.a.v) aldıkları hilafet ile sürdürülmüştür. Tarikat, Peygamber Efendimizin (s.a.v) döneminde isim itibari ile yoktu. Ancak usul ve adabı vardı. Mesela, Peygamber (s.a.v) Efendimizin Hz. Ali (k.v)’ye telkin ettiği kelime-i tevhid veya ashab-ı suffe’nin bir araya gelerek yaptıkları sohbet, zikir veya ilim öğrenmek için toplanmaları daha sonra tarikatların bir sistem olarak örnek aldıkları usul ve adaplardandır. Misâlen, Hz. Ali (K.v) Peygamber Efendimizden aldığı ve öğrendiği usulü Hz. Hasan-ı Basrî’ye öğretmiş ve hilafet vermiştir. Ayrıca tasavvuf ehlinin usul ve adaplarından olan hırka giymek, sarık sarmak ve o sarığın ucunda fazlalık bırakarak omuzdan sarkıtmak ve mevlevî’lerin ayak mühürlemek dedikleri usul bu dönemde vuku bulan hadiselere dayanmaktadır.
Hz. Ali’nin (k.v) dünya hayatı da Peygamber efendimiz gibi 63 yıl sürdü. O’da daha sonra yaşanacak Kerbelâ hadisesinde muhterem evlâdı Hz. Hüseyin’in şehid olduğu gibi şehid oldu. Hilafetinin 5. Senesini doldurmaya birkaç ay kala, mübarek Ramazan ayında, Cuma günü, sabah namazını edâ etmek için mescîd-i şerife gitti. Mü’minler’in emîri, Peygamber (s.a.v)’in halefi ve ilk imam olan Hz. Ali (k.v) mihraba geçti ve sabah namazını kıldırmaya başladı. Daha ilk rek’at kılındığı sırada Mülcem oğlu Abdurrâhman’ın kafasına vurduğu kılıç darbesi ile yere düştü. O darbe Hz. Ali’yi yaraladı. Hemen kaldırılıp evine götürüldü. Anlaşıldı ki, sadece kılıçla yaralanmamış, kılıca sürülmüş zehir ile de zehirlenmişti. Hz. Ali (k.v) 3 güne yakın bir süre daha yaşadı. Sonunda zehrin de etkisiyle şehid oldu. Tarikattaki halifesi Hasan-ı Basrî (k.s) olmuştur.
*Ferîdüddin Attar hazretlerinin ve Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin hayatları daha önce paylaşılmıştı. Oradan okunabilir.
