17 Temmuz 2015 Cuma

Şems-i Tebrizî: Hz. Mevlânâ ile Aşkın Yolculuğu

Şems-i Tebrizî Hz. Mevlânâ tasavvuf Konya

    Şems-i Tebrizî (1185-1247), Hz. Mevlânâ’nın manevi yolculuğunu dönüştüren büyük bir velîdir. Onun hayatı, Allah aşkıyla dolu bir arayışın ve teslimiyetin hikâyesidir. Tebriz’de doğan Şems, çocukluğundan itibaren Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) olan sevgisiyle tanınır, sürekli oruç tutar ve vecd haliyle yaşardı. Hz. Mevlânâ ile Konya’da gerçekleşen o tarihi buluşma, tasavvuf dünyasında bir dönüm noktası oldu. Bu yazıda, Şems-i Tebrizî’nin hayatını, manevi yolculuğunu ve Hz. Mevlânâ ile olan eşsiz bağını keşfedeceğiz.

    Şems-i Tebrizî’nin Hayatı ve Manevi Yükselişi 

    Şems-i Tebrizî, tam adıyla Mevlânâ Şemseddin Muhammed bin Ali bin Melekdad Tebrizî, 1185 yılında Tebriz’de doğdu. Mütevazı bir hayat sürer, hasırla kaplı bir evde yaşar ve geçimini ticaretle sağlardı. Çocukluğunda bile Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) olan derin sevgisiyle dikkat çekerdi. Sorulara verdiği hikmetli cevaplar, çevresindekileri hayrete düşürürdü. Hz. Mevlânâ, onu şöyle tanımlar: 

    > “Pek aziz Mevlânâ Şems, hayra davetçi, ervahın hulâsası, Allah’ın nuru, dinin güneşi…”

    Şems, Tebriz’de sepet örücüsü Ebu Bekir Sellebaf’ın müridi olarak seyr u sülûkünü tamamladı. Ancak gönlü, manevi hallerini anlayabilecek bir Hak dostu arıyordu. Bu arayışla “Şemseddin-i Parende” (Uçan Şemseddin) lakabıyla anıldı, çünkü sürekli seyahat eder, evliyalar ve âriflerle sohbet ederdi. Siyah keçe giyer, kervansaraylarda kalırdı, ama aradığı dostu bulamıyordu.

    Bağdat’taki Anlamlı Karşılaşma 

    Bir gün Bağdat’ta Şeyh Evhadeddin Kirmânî ile karşılaştı. Kirmânî’ye, “Ne ile meşgulsün?” diye sordu. Kirmânî, “Ayı leğendeki suda görüyorum,” dedi. Şems ise şöyle cevap verdi: 

> “Boynunda çıban yoksa, başını kaldırıp gökyüzüne bak. Gerçekten bakılmaya değer olanı gör!” 

    Kirmânî, Şems’in hizmetinde bulunmak istedi, ama Şems onu bir imtihana tabi tuttu: 

> “Bağdat pazarında herkesin gözü önünde hurma şarabı içer misin?” 

    Kirmânî bu sınavı geçemedi. Şems, ona şu ayeti okuyarak cevap verdi: 

> “Ben sana arkadaşlığıma tahammül edemezsin demedim mi?” (Kehf, 18:72

Şems, “Ben mürit değil, gerçeği arayan olgun bir şeyh istiyorum,” diyerek arayışına devam etti.

    Manevi Halleri ve Baba Kemal ile Sohbetleri 

    Şems, sık sık Baba Kemal hazretlerinin sohbetlerine katılır, ondan feyz alırdı. Bir gün Baba Kemal, Şems’e, Fahrettin Irakî’nin yazdığı manevi keşifleri sordu: 

> “Oğlum Şemseddin, Fahrettin’in açığa vurduğu hakikatlerden sana keşif gelmez mi?” 

    Şems, manevi hallerinin ağırlığını şöyle ifade etti: 

> “Fahrettin’in bildiği ıstılahlarla yazdıkları sevimli, ama bende öyle bir güç yok. Müşahedelerim çok, ama dillendiremiyorum.” 

    Baba Kemal, Şems’e şu duayı etti: 

> “Allah sana bir dost versin ki, hakikatlerini senin adına izhar etsin. Hikmet ırmakları onun kalbinden diline aksın.” 

    Bu dua, Şems’in gönlündeki arayışı pekiştirdi. O, her duasında manevi hallerini dile dökecek bir dost diledi.

    Konya’da Hz. Mevlânâ ile Tarihi Buluşma 

    Hicri 642 (M. 1244) yılında Şems, Konya’ya ulaştı ve Şekerrizler Hanı’nda konakladı. O sırada Hz. Mevlânâ, dergâhında talebelerine ilim öğretiyordu. Bir gün yolda karşılaştılar ve tarihe “merac’el bahreyn” (iki denizin buluşması) olarak geçen o muhteşem an yaşandı. Şems sordu, Mevlânâ cevapladı; hakikatler, sırlar saçıldı. Şems, aradığı olgun şeyhi bulmuştu. 

    Şems, Mevlânâ’yı sınamak için, “Bir miktar şarap bulsak güzel olurdu,” dedi. Hz. Mevlânâ, Yahudi mahallesinden şarap getirdi. Şems, bu teslimiyeti görünce şöyle dedi: 

> “Senin gibi gönül tutan bir sultan, bu varlık âlemine ne gelmiş ne gelecektir.” 

    Bu sınav, Mevlânâ’nın iç âleminin genişliğini gösterdi. Şems, ona mürit oldu.

    Kitaplar ve Ledün İlmi 

    Bir gün Şems, Mevlânâ’yı havuz kenarında kitaplarla gördü ve sordu: 

> “Bunlar ne kitabıdır?” 

    Mevlânâ, “Kıyl u kal kitapları,” dedi. Şems, kitapları suya attı. Mevlânâ üzülse de Şems, suya uzanıp kitapları kuru olarak çıkardı ve şöyle dedi: 

> “Bu, ledün ilmidir. Senin bundan haberin yoktur.” 

    Ayrılıklar ve Son Kayboluş 

    Şems ve Mevlânâ, uzun süre halvete kapanıp sohbet ettiler. Ancak bu durum, bazı dervişlerin ve halkın tepkisini çekti. Şems, fitneden kaçmak için önce Şam’a gitti, sonra Mevlânâ’nın davetiyle geri döndü. Ancak dedikodular artınca, Şems bir gece ansızın kayboldu. 

    İki rivayet var: 

    1. Birinci Rivayet: Şems, Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin ile bir anlaşmazlık yaşadı. Alâeddin’in tepkisi ve dedikodular, Şems’i Konya’dan üçüncü kez ayrılmaya itti. Mevlânâ, Şam’a gidip onu aradı, ama bulamadı. Şems’ten bir daha haber alınamadı (645/1247). 

    2. İkinci Rivayet: Sultan Veled’e göre, Şems, Allah’a bir velî göstermesi için dua etti ve “Başımı veririm,” dedi. Bir gece yedi kıskanç kişi Şems’e pusu kurup bıçakladı. Şems’in narası üzerine hepsi kendinden geçti. Geriye sadece birkaç damla kan kaldı. Mevlânâ, “Allah’ın takdiri budur,” dedi (İsrâ, 17:58). 

    Şems-i Tebrizî, Hz. Mevlânâ’nın hayatını dönüştüren bir manevi güneş oldu. Onun kayboluşu, fiziksel bir ayrılık olsa da, Mevlânâ’nın Divan-ı Kebir ve Mesnevî’sinde Şems’in nuru yaşamaya devam etti. Şems, aşk meydanının erlerinden biri olarak kalplerde iz bıraktı. 

    Şems-i Tebrizî’nin arayışı size neler düşündürüyor? Onun hikâyesinden hangi dersi aldınız? Yorumlarınızı paylaşın!  


MESNEVÎ'DEN HİKAYELER - STORIES FROM THE MATHNAWİ



------





-------
HOW THE CRIERS OF THE CADI ADVERTISED

Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Hz. Mevlânâ’dan Dua ve On Hikmetli Öğüt: Manevi Yolculuğun Rehberi

Hz. Mevlânâ dua on hikmetli öğüt tasavvuf zikir
     
    Hz. Mevlânâ, asırlardır gönülleri aydınlatan hikmetli sözleriyle insanlığa rehber olmuştur. Onun öğütleri, sadece bir nasihat değil, aynı zamanda manevi bir yolculuğun yol haritasıdır. Şeyh Mevla'l-Kâbî’nin rivayet ettiği bir olayda, Hz. Mevlânâ’nın sabah namazında okuduğu eşsiz dualar ve on hikmetli öğüt, kalplere dokunan bir miras olarak günümüze ulaşmıştır. Bu yazıda, Hz. Mevlânâ’nın sabah namazı sonrası yaptığı duayı ve her durum için önerdiği on zikri sizlerle paylaşıyoruz. Bu öğütler, hayatın her anında bize rehberlik edebilir.

    Hz. Mevlânâ’nın Sabah Namazı ve Hikmetli Öğütleri 

    Şeyh Mevla'l-Kâbî (r.a.) şöyle nakleder: Bir sabah namazında, Mevlânâ Şemseddîn Mardinî ile birlikte Hz. Mevlânâ’nın medresesinde bulunuyorduk. Arkadaşlarımız, Hz. Mevlânâ’nın imamlık etmesini rica etti; çünkü Allah’tan korkan bir imamın ardında kılınan namaz, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ardında kılınan namaz gibidir. Hz. Mevlânâ bu isteği kabul etti ve öyle nadir virdler, öyle eşsiz dualar okudu ki, kimse benzerini işitmemişti. Bu dualar arasında, onun yadigârı olan şu on hikmetli öğüt zihinlere kazındı:

    1. Her korku için: “Lâ ilâhe illallâh” (Allah’tan başka ilah yoktur). 

    2. Her keder ve elem için: “MâşâAllah” (Allah ne isterse). 

    3. Her niyet için: “Elhamdülillâh” (Allah’a hamd olsun). 

    4. Her nimet bolluğu için: “Eş-şükrü lillâh” (Allah’a şükrolsun). 

    5. Her şaşılacak şey için: “SübhânAllah” (Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederiz). 

    6. Her günah için: “Estağfirullâh” (Allah’tan mağfiret dilerim). 

    7. Her darlık için: “HasbinAllâh” (Allah bana yeter). 

    8. Her kaza ve kader için: “Tevekkeltü ala’llâh” (Allah’a tevekkül ettim). 

    9. Her felaket için: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah’tanız, yine O’na döneceğiz; Bakara, 2:156). 

    10. Her tâat ve günah için: “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm” (Kuvvet ve kudret ancak Yüce Allah’tadır).

    Hz. Mevlânâ’nın Sabah Duası 

    Hz. Mevlânâ, sabah namazının farzını kıldıktan sonra şu içten duayı okurdu: 

> “Yâ Rabbi! Sen bu namazı kalbimde, kulağımda, saçımda, derimde, etimde, kemiklerimde, önümde, arkamda, altımda, üstümde, sağımda, solumda bir nur kıl. Yâ Rabbi! Nurumu artır, bana nur ver, beni nur yap. Ey nurların nuru, ey merhametlilerin en merhametlisi! Bu duayı kabul et.”

    Bu Öğütlerin ve Duanın Anlam

    - Manevi Rehberlik: Hz. Mevlânâ’nın her durum için önerdiği zikirler, hayatın iniş çıkışlarında bize sabır, şükür ve teslimiyet öğretir. 

    - Nurla Dolu Bir Hayat: Sabah duasındaki “beni nur yap” talebi, insanın içini ve dışını Allah’ın nuruyla aydınlatma arzusunu yansıtır. 

    - Evrensel Mesaj: Bu öğütler, sadece bir döneme değil, her çağdaki insana hitap eder ve kalbi Allah’a bağlar. 

    Hz. Mevlânâ’nın bu on hikmetli öğüdü ve sabah duası, bize hayatın her anında Allah’ı hatırlamayı öğretir. Korkudan teslimiyete, kederden şükre uzanan bu zikirler, manevi yolculuğumuzda birer pusula gibidir. Siz de bu öğütleri günlük hayatınıza uygulayarak kalbinizi nurlandırabilirsiniz. 

    Hz. Mevlânâ’nın bu öğütlerinden hangisi sizi en çok etkiledi? Hangi zikri hayatınıza katmak isterdiniz? Yorumlarınızı bizimle paylaşın!     

7 Temmuz 2015 Salı

Mesnevî’de Tâ-Hâ Suresi 9-21 Ayetlerinin Tefsiri: Hz. Musa Kıssası

Hz. Mevlânâ Mesnevî Tâ-Hâ Suresi Hz. Musa kıssası tefsiri

    Hz. Mevlânâ’nın eşsiz eseri Mesnevî-i Şerîf, Kur’ân-ı Kerîm’den, Hadîs-i Şerîflerden ve geçmişteki âlim ile velîlerin sözlerinden ilham alarak insan ruhunun manevî yolculuğunu aydınlatır. Mesnevî, sadece bir hikâye kitabı değil, aynı zamanda insanın kötü huylarını terk ederek hakikate ulaşmasının rehberidir. Hz. Mevlânâ, “Mesnevî’miz vahdet dükkânıdır; birlikten başka ne görürsen puttur” diyerek eserinin özünü özetler. Bu yazıda, Tâ-Hâ Suresi 9-21 ayetlerine dayanan Hz. Musa (a.s.) kıssasını, Mesnevî’nin derin tefsiriyle ele alacağız. Bu kıssa, insanın nefsini terk ederek Allah’a teslimiyetini ve ilahi lütufları anlamasını çarpıcı bir şekilde anlatır.

    Hz. Musa (a.s.) Kıssası: Tâ-Hâ Suresi 9-21 Tefsiri 

    Mesnevî’de Hz. Mevlânâ, Tâ-Hâ Suresi’nin 9-21 ayetlerinde anlatılan Hz. Musa’nın (a.s.) nurla karşılaşma hikâyesini tasavvufi bir bakış açısıyla yorumlar. Bu kıssa, insanın Allah’a yönelişinde dünya bağlarından kurtulmasının ve teslimiyetin önemini vurgular. 

    Kıssanın Özeti ve Mesnevî’deki Yorumu 

    Hz. Musa (a.s.), bir gece yolculuğunda ağaçtan gelen göz kamaştırıcı bir nur görür ve şöyle düşünür: 

> “Artık aradığımı buldum, Allah bana lütfetti!” 

    Ancak, Cenâb-ı Hakk, Hz. Musa’ya yolculuğu bırakmasını ve elindeki asâyı atmasını emreder. Hz. Musa, sadece asâyı değil, aynı zamanda dünyevi tüm arzularını, sevdiklerini ve hatta ahiret nimetlerine dair beklentilerini gönlünden çıkarır. Çünkü: 

> “Gönül evine Cenâb-ı Hakk’tan başkası sığmaz.” 

    Ardından, Allah, Hz. Musa’ya ayakkabılarını (nalınlarını) çıkarmasını buyurur. Bu, dünyevi ve uhrevi tüm bağlardan sıyrılmayı temsil eder. Hz. Musa, ilahi emre uyarak asâyı atar ve asâ bir ejderhaya dönüşür. Korkuya kapılan Hz. Musa’ya Allah, “Korkma, yılanı eline al, onu tekrar asâ haline getireyim” der. Bu olay, Hz. Mevlânâ’nın yorumunda şöyle açıklanır: 

    > “Dayandığın asâ, sana düşman bir yılan olabilir. Ama Allah’ın lütfuyla düşmanın bile sana dost olur. Sana yardım eden dostlarının iyiliği, aslında Allah’ın gizli lütfudur.” 

    Tasavvufi Mesajlar 

- Teslimiyet: Hz. Musa’nın kıssası, insanın Allah’a tam teslimiyetle yönelmesi gerektiğini öğretir. 

- Dert ve Derman: Hz. Mevlânâ, her zahmetin bir dermana vesile olduğunu vurgular. “Bu dünyada dertten kaçan, daha büyük bir derde düşer” diyerek, zorlukların insanı hakikate ulaştıran birer imtihan olduğunu ifade eder. 

- Sevgi ve Korku: Gerçek sevgi, sadece Allah’a yönelirse korkudan arınır. “Sevgi korku bilmez” sözü, yalnızca Allah’ı sevmenin insanı özgürleştirdiğini anlatır. 

    Mesnevî’deki Hz. Musa kıssası, insanın nefsine ve dünyaya olan bağlılıklarından sıyrılarak Allah’a yönelmesinin hikâyesidir. Hz. Mevlânâ, bu kıssayı, tasavvufun temel ilkeleri olan şeriat, tarikat, marifet ve hakikati anlatmak için bir ayna gibi kullanır. Her birimiz, kendi “asâmızı” atarak ve “nalınlarımızı” çıkararak Allah’ın lütfuna ulaşabiliriz. 

    Sizce, günlük hayatta “asâyı atmak” ne anlama gelir? Hangi bağlardan kurtulmak sizi hakikate daha çok yaklaştırır? Yorumlarınızı bizimle paylaşın!

5 Temmuz 2015 Pazar

Hz Mevlânâ - Saygı

Mevlana’nın Hz. Ali ile anlattığı saygı kıssası ve tasavvuf öğretisi
                    
    Mevlana Celaleddin Rumi, insanlığa sevgi, saygı ve manevi olgunluk yolunu gösteren bir rehberdir. Onun kıssaları, zahiri ahlak dersleriyle batıni hakikatleri birleştirerek gönülleri aydınlatır. Bu yazıda, Mevlana’nın Hz. Ali üzerinden anlattığı bir saygı kıssasını ele alacağız. Bu hikaye, yaşlılara saygının önemini vurgularken, tasavvuf yolunda bir pîre bağlılığın manevi değerini öğretir. Ayrıca, Mevlana’nın diğer kıssalarına atıf yaparak ve temel tasavvufi kavramları açıklayarak bu derin mesajı zenginleştireceğiz.

    Mevlana’nın Saygı Kıssası

    Mevlana Hazretleri, bir sohbetinde, zahiri manada yaşlılara saygıyı, batıni manada ise bir pîre teslimiyetin önemini anlatan şu kıssayı paylaşır: 

    Bir toplantıda Mevlana halka hitap ederken, içeri saygın bir genç girer ve ihtiyarların üst tarafına oturur. Mevlana, bu durumu fark ettikten sonra şöyle bir hikaye anlatır: 

“Eskiden Allah’ın emri öyleydi ki, ihtiyarların üstüne oturan genç, yerin dibine batardı. Ancak şimdi gençler, yolda karşılaştıkları ihtiyarlara saygısızlık ediyor, bu davranışlarının manevi dünyalarını karartacağını düşünmüyor.”

    Hz. Ali’nin İhtiyara Saygı

    Mevlana, kıssayı Hz. Ali’nin (r.a.) bir yahudi ihtiyara gösterdiği saygıyla devam ettirir: 

    Hz. Ali, sabah namazı için Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mescidine giderken yolda yaşlı bir yahudi ile karşılaşır. Civanmertliği ve ahlakıyla, ihtiyarın önüne geçmek yerine arkasından yürür. Mescide vardığında, Peygamber Efendimiz birinci rekâtın rükûundadır. Cebrail (a.s.), Allah’ın emriyle, Hz. Ali’nin birinci rekâtın sevabından mahrum kalmaması için Peygamber’in sırtına elini koyar ve namazı uzatır. 

    Namaz sonrası Peygamber Efendimiz, Cebrail’e bu olayın sırrını sorar. Cebrail: 

    “Ali, yolda ihtiyar bir yahudiye rastladı ve yaşına hürmet etti. Allah, onun sabah namazı sevabından yoksun kalmasını istemedi ve bu lütfu bahşetti.”

    Saygının Manevi Derinliği

    Mevlana, bu kıssayı şöyle bir soruyla derinleştirir: 

    “Hz. Ali, kâfir bir ihtiyara saygı gösterdiği için böyle bir lütufla ödüllendirildiyse, Allah yolunda kocalmış bir pîre saygı gösteren kişi, ne büyük mükâfatlara nail olur!” 

    Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi: “İzzet Allah’ın, peygamberlerin ve müminlerindir” (Münâfikûn, 63/8). Mevlana, saygının sadece bir ahlak kuralı değil, manevi yolculuğun anahtarı olduğunu vurgular. Bir pîre bağlılık, dervişin ruhunu olgunlaştırır ve talihini genç tutar.

Mevlana’nın Mesnevî’sinde saygı ve teslimiyet teması sıkça işlenir. Örneğin, “Kör ve Fil” kıssasında, hakikati anlamak için bir rehberin gerekliliği vurgulanır. Yine “Musa ve Çoban” kıssasında, samimi bir kalbin Allah katındaki değeri anlatılır. Bu kıssalar, saygı kıssasıyla ortak bir mesaj taşır: Manevi yolda rehber olmadan hakikate ulaşmak zordur. Hz. Ali’nin yahudi ihtiyara saygısı, tıpkı bu kıssalardaki gibi, insanın tevazu ve teslimiyetle yükselmesini öğretir.

    Tasavvufi Kavramlar: Pîr, Teslimiyet ve Saygı

    - Pîr: Tasavvufta, manevi rehberdir. Pîr, Allah yolunda olgunlaşmış, talebelerini hakikate yönlendiren kimsedir. Mevlana, pîre bağlılığın, dervişin ruhani yolculuğunu tamamladığını söyler. 

    - Teslimiyet: Allah’a ve O’nun yolundaki rehberlere tam bir güvenle bağlanmaktır. Hz. Ali’nin ihtiyara saygısı, teslimiyetin bir yansımasıdır. 

    - Saygı: Zahiri manada ahlaki bir erdem, batıni manada ise Allah’ın yarattığı her varlığa hürmet etmektir. Mevlana, saygının kalbi temizlediğini öğretir.

Mevlana, sohbetini Mesnevî’den şu beyitlerle tamamlar: 

Pîri seç; çünkü bu sefer çok afet, korku ve tehlikeyle doludur. 

Bu genç olan bahtıma pîr adını vermişim. Çünkü o, Allah tarafından pîr olmuştur. 

(Mesnevî, c. 1, s. 181/2943) 

Ben, esirin yolunu aramıyorum. Pîr arıyorum, pîr... 

O, zamanın pîri değil, doğru yolun pîridir. 

(Mesnevî, c. VI, s. 510-4124, 4121) 

Bu beyitler, manevi rehberin önemini ve saygının ruhani yolculuktaki yerini vurgular.

Mevlana’nın bu kıssası, saygının hem günlük hayatta hem de manevi yolda bir köprü olduğunu öğretir. Hz. Ali’nin bir yahudi ihtiyara gösterdiği saygı, Allah’ın lütfuna vesile olmuş; bir pîre bağlılık ise dervişin ruhunu yüceltir. Mevlana, bize tevazu, saygı ve teslimiyetle hakikate ulaşmayı öğütler.

Mevlana’nın saygı kıssası sizde hangi duyguları uyandırdı? Tasavvuf yolunda rehberin önemi hakkındaki düşüncelerinizi paylaşın!

4 Temmuz 2015 Cumartesi

DERVİŞ GANEM AHMED

Derviş Ganem Ahmed ve İsmail Rusûhî Ankaravî’nin Manevi Mirası
                   
    Ganem Ahmed, Osmanlı döneminde yaşamış, manevi dünyasında derin izler bırakmış bir derviş olarak tarihe adını yazdırmıştır. İsmi, “kurban edilecek koyun” anlamına gelen “Ganem” kelimesinden türemiş, aynı zamanda “ganimet” köküne dayanır. Bu isim, onun hayatındaki fedakârlık ve teslimiyetin bir yansıması gibidir. İsmail Rusûhî Ankaravî Hazretleri’nin dergâhında yetişen Ganem Ahmed, genç yaşta şeyhine olan bağlılığı ve kendini feda etme cesaretiyle anılır. Bu yazıda, Ganem Ahmed’in hikayesini, onun İsmail Rusûhî ile olan bağını ve manevi yolculuğunu ele alacağız.

    Ganem Ahmed’in Hikayesi

    Ganem Ahmed’in hayatı, bir mucize gibi başlar. İsmail Rusûhî Ankaravî Hazretleri’nin şeyhliği döneminde, mukabeleden sonra kadınlar kafesinde bir bez parçasına sarılı halde bulunur. Henüz bir bebek olan bu yavru, Şeyh Hazretleri’nin huzuruna getirildiğinde, Rusûhî Dede’nin sevgi dolu hitabı yankılanır: 

    - “Hay kuzu, hoş geldin!” 

     Bu içten okşayış, bebeğin “Ganem” lakabını almasına vesile olur. Şeyh Hazretleri, bu küçük kuzuyu bir süt anneye emanet eder ve büyümesini sağlar. Erginlik çağına geldiğinde ise Ganem, dergâha alınarak manevi terbiye ile yoğrulur.

    Bir gün, Şeyh Hazretleri onu yine “Kuzu!” diye çağırdığında, orada bulunan bir ihvân: 

    - “Artık koç oldular!” der. 

    Bunun üzerine Rusûhî Dede, gülümseyerek: 

    - “Hoş dediniz, artık ‘Ganem’ olsun; himmet-i merdân ile meşguldür ki İsmail koçu olurlar!” diyerek, onun ismini “Ganem” olarak tescil eder. Böylece, Ganem Ahmed, ihvân arasında bu isimle anılmaya başlar.

    Fedakârlığın Zirvesi

    Hikmet-i Hudâ, İsmail Rusûhî Dede’nin şiddetli bir hastalığa yakalandığı bir dönemde, dergâh dervişleri büyük bir üzüntüye kapılır. Hem şeyhin sağlığı için endişelenirler hem de onun Mesnevî şerhinin tamamlanamama ihtimaline üzülürler. Bu zorlu anda, Ganem Ahmed ortaya çıkar ve adeta bir kurbanlık koyun gibi kendini feda etmeye hazır olduğunu ilan eder: 

    - “Ben kurbanlıktan başka neye yararım!” 

    Ganem, şeyhine olan derin bağlılığını göstermek için ruhunu Hazreti İsmail’e feda etmeyi diler. İhvân, bu fedakârlığı kabul etmek için gülbank çeker. Tam bu esnada, Ganem Ahmed ruhunu teslim eder. Kefenlenmesi tamamlandığında, mucizevi bir şekilde Rusûhî Dede tamamen sağlığına kavuşur. Bu olay, hicrî 1036 yılında vuku bulur ve Ganem’in fedakârlığı dilden dile anlatılır.

    Ganem’in Mirası: Manevi Şiir

    Ganem Ahmed’in vefatından sonra, el yazısıyla yazdığı bir defter bulunur. Bu defterde, onun ruhunu yansıtan şu kıta yer alır: 

              Nağam enîs-i Ganem’dir bu deşt-i vahdetde 
              Hücûm gerek ecelden şehâ ne gam Ganem’e 
              Ganîmet-i dü-cihandır dem ü kademle bana 
              Fedâ-yı cân ü ser itmek senin gibi saneme  

    Günümüz Türkçesiyle: 

    Bu vahdet çölünde nağme Ganem’in arkadaşıdır. Ey büyükler, Ganem’e ecelin saldırması bile üzüntü vermez. Senin gibi bir güzele can ve baş feda etmeyi iki cihânda ben ganimet bilirim.

    Bu dizeler, Ganem’in teslimiyetini, aşkını ve manevi derinliğini gözler önüne serer. Onun hayatı, bir dervişin şeyhine ve Hak yoluna olan bağlılığının en güzel örneklerinden biridir.

    Ganem Ahmed’in Manevi Mirası

    Ganem Ahmed’in hikayesi, sadece bir fedakârlık öyküsü değil, aynı zamanda manevi teslimiyetin ve ilahi aşkın sembolüdür. Onun, şeyhi için canını feda etmesi, dervişlik yolunda sadakatin ve sevginin ne kadar derin olabileceğini gösterir. İsmail Rusûhî Ankaravî’nin dergâhında yetişen bu mübarek zat, genç yaşta verdiği canıyla, adını manevi tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

Ganem Ahmed’in fedakârlığı sizde ne gibi duygular uyandırdı? Yorumlarınızı bizimle paylaşın!

3 Temmuz 2015 Cuma

Akşemseddin Hazretleri ve İstanbul Fethi’nin Manevi Mimarlığı

Akşemseddin Hazretleri ve İstanbul Fethi’nin manevi mimarlığı”.

      
    İstanbul’un fethi, tarih sahnesinde yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda manevi bir destandır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilmi, savaş stratejileri ve toplarıyla kazanılan bu fetih, gönül ehlinin duaları ve hikmetleriyle taçlanmıştır. Müslümanlar için duanın en büyük silah olduğu bu zaferde, Akşemseddin Hazretleri’nin manevi mimarlığı, fethin ruhunu şekillendirmiştir. Onun ismi, İstanbul’un fethiyle özdeşleşmiş, kalplerde derin bir iz bırakmıştır.

    Akşemseddin Hazretleri Kimdir?

    Asıl adı Muhammed, lakabı Ak olan Akşemseddin Hazretleri, Şam’da dünyaya gelmiştir. Şeyh Şehabettin Sühreverdi’nin neslinden gelen Akşemseddin’in soyu, Hz. Ebubekir Sıddık’a (r.a.) uzanır. Bu kutlu silsile, onun manevi mirasının ne denli köklü olduğunu gösterir. Genç yaşta ilim tahsiline başlayan Akşemseddin, hem zahiri hem batıni ilimlerde derinleşerek zamanının önde gelen alimlerinden biri olmuştur.

    Akşemseddin Hazretleri, Hacı Bayram Veli Hazretleri’ne intisap ederek manevi yolculuğuna başlamıştır. Rivayete göre, bir gün bir köpeğin önüne dökülen yemeği yemesi, onun Hacı Bayram Veli’ye bağlanmasına vesile olmuştur. Bu menkıbe, Akşemseddin’in tevazuunu ve gönül gözünün açıklığını gösterir. Hacı Bayram Veli’nin terbiyesi altında, nefsini terbiye ederek Hak yolunda büyük bir veli olmuştur.

    Manevi ve Maddi Tababet Ustası

    Akşemseddin Hazretleri, sadece manevi ilimlerde değil, maddi ilimlerde de eşsiz bir yetkinliğe sahipti. Bitkilerle hazırladığı ilaçlarla pek çok kişiyi tedavi ettiği bilinir. Rivayet edilir ki, “Yürüdüğü yerde otlar, kendisine hangi hastalığa şifa olduklarını söylerdi.” Bu, onun hikmetinin ve Allah’ın lütfettiği kerametin bir nişanesidir. Zamanının Lokman Hekimi olarak anılan Akşemseddin, hastaların bedenlerini iyileştirirken, gönüllerine de şifa dağıtmıştır.

    Bir başka menkıbesinde, Akşemseddin’in bir hastayı tedavi ederken bitkilerden aldığı ilham anlatılır. Bir gün, bir hastanın derdine derman ararken, bir otun ona fısıldadığı rivayet edilir: “Beni kaynat, suyumu içir, şifa bulsun.” Akşemseddin, bu ilahi ilhamla hastayı iyileştirmiş ve çevresindekilere Allah’ın yaratılışındaki hikmeti göstermiştir. Bu olay, onun tababet ilmindeki derinliğini ve manevi sezgisinin gücünü ortaya koyar.

    İstanbul Fethi’nde Akşemseddin’in Rolü

    İstanbul’un fethi, 54 gün süren çetin bir mücadeleyle gerçekleşmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, askeri dehasıyla surları döverken, Akşemseddin Hazretleri, Akbıyık Sultan ve Hoca Paşa gibi gönül erleriyle birlikte gazilere manevi destek vermiştir. Avrupa’dan gelen gemiler hisara yardım taşırken, fetih umudu zaman zaman zayıflamıştı. İşte bu zor anlarda, Fatih, Akşemseddin’e, “Hisarın fethi mukadder mi?” diye sorması için Veliyyüddinoğlu Ahmed Paşa’yı gönderdi.

    Akşemseddin Hazretleri, hikmet dolu bir cevap verdi: 

    “Yüce Hak, mutlak güçlü ve cömerttir. Onun feyzine bakılırsa, bu fesat yurdu bir sivrisinek kadar değersizdir. Din erbabı mücahitler, İslam sancağını dikmek için gayret ederse, zafer kapısı açılır.”

Fatih, daha açık bir müjde isteyince, Akşemseddin murakabeye daldı. Mübarek yüzü terle kaplanmış halde, şöyle buyurdu: 

“Yarın tanyeri ağarırken, gayretle hisara yürüyün. Allah’ın izniyle zafer kapısı açılır. Ezan sesiyle surun içi dolar, gaziler sabah namazını hisar içinde kılar.”

    Bu müjde, gazilere büyük bir moral oldu. Nitekim, Hicri 857 (M. 1453) yılında, Akşemseddin’in işaret ettiği gibi fetih gerçekleşti. Ezan sesleri Konstantinopolis’te yankılandı, İslam sancağı surlara dikildi. Akşemseddin, sadece dualarıyla değil, fetih öncesi ve sonrası Fatih’e verdiği nasihatlerle de bu zaferin manevi mimarı oldu.

    Akşemseddin’in Menkıbelerinden Bir Demet

    Akşemseddin Hazretleri’nin hayatı, keramet ve hikmetle doludur. İşte bir başka menkıbe: 

    Bir gün, Fatih Sultan Mehmet, Akşemseddin’e, “Efendim, fetihten sonra ne yapalım?” diye sorar. Akşemseddin, tebessümle cevap verir: “Zaferle kibirlenme, şükret. Bu fetih, Allah’ın lütfudur. Gönlünü masivadan koru, adaletle hükmet.” Bu nasihat, Fatih’in devlet yönetiminde adil bir padişah olmasına rehberlik etmiştir.

    Bir başka rivayette, Akşemseddin’in fetih sırasında bir gaziye moral verdiği anlatılır. Yorgun düşen bir asker, surların alınamayacağından korkar. Akşemseddin, onun omzuna dokunarak, “Korkma, Allah’ın izniyle bu surlar düşer. Sen niyetini temiz tut, cihadın sevabı sana yeter” der. Asker, bu sözlerle yeniden canlanır ve fetihte büyük bir gayret gösterir.

    Akşemseddin’in Öğretileri

    Akşemseddin Hazretleri, sadece fetihte değil, hayatının her anında Allah’a teslimiyeti öğütlemiştir. Onun şu sözü, manevi yolun özünü yansıtır: 

    “Kalbinizi Allah’tan gayrısına bağlamayın. Her zafer, O’nun lütfuyla gelir; her nimet, O’nun ihsanıdır.”

    Ayrıca, Akşemseddin’in talebelerine nasihati şöyledir: 

    “İlim, amelsiz fayda vermez. Amel, ihlassız makbul olmaz. İhlas, Allah’ın rızasını gözetmektir.” 

    Bu öğretiler, onun hem bir alim hem de bir mürşid olarak etkisini gösterir.

    Akşemseddin Hazretleri, İstanbul’un fethinde duaları, hikmeti ve nasihatleriyle bir manevi mimar olmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in hocası, gazilerin rehberi, hastaların şifacısı olan bu büyük veli, ilmi ve irfanıyla tarihe ışık tutmuştur. Onun menkıbeleri, bugün bile gönüllere hitap eder. İstanbul’un fethi, maddi ve manevi güçlerin birleşimiyle kazanılmış; Akşemseddin Hazretleri, bu zaferin ruhunu dokuyanlardan biri olmuştur.

    Sizce Akşemseddin Hazretleri’nin fetihteki manevi rolü, bugünün dünyasında bize ne öğretir? Yorumlarınızı bekliyoruz!

Vesselam.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Hz. Mevlana’nın Oruç ve Ramazan’a Dair Hikmetli Sözleri


Hz. Mevlana’nın oruç ve Ramazan’a dair sözleri
  
    Oruç, İslam’ın beş şartından biri olarak Müslümanlar için farz kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Oruç size farz kılındı ki, takvaya eresiniz” (Bakara, 183) ayetiyle bu ibadetin önemi vurgulanır. Şeriatta oruç, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durmayı ifade eder. Bir hadis-i kudsîde Allah-u Teâlâ, “Oruç benim içindir, onun mükâfatını ben vereceğim” buyurarak orucun özel bir ibadet olduğunu belirtmiştir.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de orucun eşsizliğini vurgulamıştır. İmam Nesâî’nin naklettiği bir hadis-i şerifte, bir sahabe, “Ya Rasulallah! Bana bir iş emret ki, onu senin isteğinle yapayım” dediğinde, Rasulullah (s.a.v.), “Oruç tut, çünkü orucun misli yoktur” buyurmuştur.

    Tasavvufta Orucun Yeri

    Tasavvuf ehli, orucu sadece bedensel bir ibadet olarak görmemiş, aynı zamanda nefsin terbiyesi için bir araç olarak değerlendirmiştir. Oruç, nefse en zor gelen ibadetlerden biridir; çünkü sadece haramlar değil, helal olan şeyler bile bir süreliğine terk edilir. Tasavvuf alimleri, orucu üç seviyede ele alır:

    - Âvâmın orucu: Yemek, içmek ve cinsel ilişkiden uzak durmak.

    - Hâvassın orucu: Kalbi ve tüm azaları haramdan korumak.

    - Ehâssü’l-havâsın orucu: Allah’tan başka her şeyden uzaklaşmak.

    Hz. Mevlana’nın Oruç Anlayışı

    Hz. Mevlana, oruca büyük önem veren bir Hak âşığıdır. Kendisine uzun yıllar hizmet eden Feridun bin Ahmed (Sipehsalâr), Hz. Mevlana’nın oruçlarını şöyle anlatır: “İslam’da senede bir ay oruç farzken, takva ehli üç ay oruç tutar. Bazıları üç gün, bir hafta ya da kırk gün (erbain) oruç tutar ve iftar eder. Ancak Hz. Mevlana, açlığı son sınırına taşımış ve ‘Tam kırk sene midemde bir taam uyumadı’ buyurmuştur.”

    Hz. Mevlana, sülûkunun başlangıcında üç gün, bir hafta veya kırk gün oruç tutup iftar ederken, ilerleyen dönemlerde Ramazan’da sadece bayram günü iftar ettiği görülmüştür. İftarlarında ise on lokmayı geçmeyen yemek yemiş, ardından midesini boşaltarak, “Sinemde bir ejderha var, o gıdaya tahammül etmiyor” demiştir.

Bu üstün halleri anlamak için Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname’deki sözleri yol göstericidir: “İki tür açlık vardır: İsteğe bağlı açlık, irfan yoluna yeni girenler içindir. Mecburi açlık ise tahkik makamına ulaşanların açlığıdır. Bu seviyede nefis, aç kalmaz.”

    Hz. Mevlana’nın Oruç ve Ramazan’a Dair Sözleri

    Hz. Mevlana, orucun manevi derinliğini şu hikmetli sözlerle ifade etmiştir:

    - “Orucu elden bırakmayın; çünkü o, kalplerdeki gizli bilgilerin anahtarıdır. Açlık, hikmet bulutu, gözün nuru ve ibadetin kapısıdır.”

    - “Oruç, bedenlerin doktoru ve ruhların koruyucusudur. Vücudu hastalıktan, ruhu tembellikten temizler.”

    - “Ramazan geldi; aşk ve iman padişahının sancağı erişti! Maddi yiyeceklerden el çek, çünkü göklerden manevi rızık geldi.”

    - “Oruç, iyiyle kötüyü ayıran bir mihenk taşıdır. Göklerin ötesinden gelen manevi bir gıdadır.”

    Hz. Mevlana’ya göre oruç, sadece bedensel bir ibadet değil, aynı zamanda kalbin ve ruhun arınmasıdır. Ramazan, nefsin esaretinden kurtularak Allah’a yakınlaşma fırsatı sunar. Bu mübarek ayda, sabır ve açlıkla gönül evine misafir gelen can, ilahi rızka kavuşur.

    Sonuç

    Oruç, Hz. Mevlana’nın öğretilerinde hem bedensel hem de manevi bir arınma yoludur. Onun oruca dair sözleri, günümüz dünyasında nefsin engelleriyle mücadele edenler için bir rehber niteliğindedir. Ramazan’ın bereketiyle, orucun hikmetini anlamaya ve yaşamaya gayret edelim.

Vesselam.  

MESNEVÎ'DEN HİKAYELER - STORIES FROM THE MATHNAWİ