CÜNEYD-i BAĞDÂDÎ HZ. (Seyyid’üt-Taife) (v. 298/910)
Cüneyd (Bağdâdî), onun ordusundan yardım gördüğünden, sayılamayacak kadar çok makama ulaşmıştır. (Mesnevi, II/922)
İlim ve hikmet deryası, Kur’an ve sünnete ittîbâ hususunda asla taviz vermeyen, bu husus da son derce hassas davranan, büyük Hak dostlarından birisi olan Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sırruhû] Bağdat’ta doğup büyüdü. Bağdatlı olan veya o bölgede bulunan sufilerin çoğu onun sohbet halkasından bulundu ve ondan feyz adı. Tam ismi, Ebu’l-Kasım Cüneyd b. Muhammed’dir.(Kuşeyrî Risalesi s.117). Şafii mezhebinin fakihlerinden, şeriatta ve tarikatta devrinin önde geleni ve müctehididir. Künyesi Ebülkasımdır. Lakapları ise şöyle nakledilir: Kavarîrî, Zeccac, Hazzaz.. (Nefahat’ül Üns, 236)
Kavarîrî, babasının cam tüccarı olmasından dolayı söylenmiştir ve kendisi de bu iş ile uğraşmıştır. Zeccac, annesinin sırça satması, Hazzaz ise, ibrişimli elbise dokumasından dolayı verildiği anlatılır. Kendisi ayrıca Seyyid’üt-Taife diye bilinir. Bununla ilgili Ferîdüddin Attar (kuddise sırruhû) Tezkiretü’l Evliya’da şöyle söylemiştir: “Kendisinden, ‘seyyidü’t-tâife ve lisânü’l kavm’ (sufilerin beyi ve bu zümrenin dil)” diye bahsedilir, devamla “Adını, ‘a’bedü’l-meşâyih’ (şeyhlerin en âbidi), ve ‘tâvûsü’l-ulema, sultanü’l-muhakkikîn’ (âlimlerin tavusu ve hakikat ehlinin sultanı)” olarak bilindiğini söylemiştir.
Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû), dayısı Serî-i Sakatî, Haris Muhasibî, Ebu Hakem Attar (Kuddise sırruhûm) ve onlar gibi daha başka büyüklerinde sohbet meclislerinde bulunmuş, onların zâhiri ve manevi hallerinden feyz almıştır. Kendisinin kime tâbii olduğuna dair ise şöyle dediği nakledilir: “Halk sanır ki, ben Serî-i Sakatî’nin (kuddise sırruhû) talebesiyim. Hâlbuki ben, Muhammed b. Ali Kassab’ın (kuddise sırruhû) talebesiyim.” Yirmi yaşında hocasının huzurunda kurduğu ders halkalarıyla ilimde olan üstünlüğünü gösteren Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû) ünü etrafa yayılınca bu hâli gören Serî-i Sakatî (kuddise sırruhû), ona kendisine ayrı bir meclis kurmasını söyler. Ama bu konuda kalbi tereddüt içindedir ve bu isteği kabul edip etmemekte kararsız kalır.
-Şeyh varken benim vaaz etmem edebe uygun olmaz, der.
Bir gece rüyasında Hz Peygamberin (sallallahu aleyhi vesellem) ona vaaz etmesini söylediği görür. Sabah ilk olarak bu rüyayı Serî-i Sakatî’ye (kuddise sırruhû) söylemek için onun evine gider, eve yaklaştığında Serî-i Sakatî’nin (kuddise sırruhû) onu kapıda beklediğini görür. Ona,
-Vaaz et sözünü başkasından duymayı mı gözlüyordun? Artık vaaz etmen şart. Zira âlemin kurtuluşu için sözünü sebep kılmışlardır. Müridlerin teklifi üzerine vaaz etmedin. Bağdat’taki şeyhler şefaatçi oldu, yine vaaz etmedin, ben söyledim yine konuşmadın, aynı şeyi Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) söyleyince artık nasihat etmen zaruridir, dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) sohbet halkaları, ilim meclisleri kurmaya başladı. Onun sohbetinden feyz almak isteyen muhibleri ve müridleri çoğaldı. Bunların içinde, Ebu Bekir Şiblî, Ebu Muhammed Cerirî, İbrahim b. Sabit (kuddise sırruhûm)gibi büyükler bulunmuşlardır. Onların dışında Hallac-ı Mansur’da (kuddise sırruhû) Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ile görüşmüş ve sohbet etmiştir. Şerî konularda insanların dertlerine derman olduğu kadar manevi yolda da kendilerine bir ışık ve rehber arayanlara da yol gösterici olmuştur. Nakledilmiştir ki, kendisi daha çok ulema kıyafeti giyinir ve sohbetlerde öyle bulunurdu. Müridân ve muhibban’ından bazıları kendisine,
-Ey pîr-i tarikat ne olur, müridlerinin hatırı için hırka giy, dediklerinde şöyle karşılık verir:
-Hırkanın ve yamalı elbise giymenin bir işe yaradığına kâni olsam, demirden ve ateşten elbise yaptırıp onu giyinirdim. Lâkin her an içime, “İtibar hırkaya değil, ancak yanık kalbedir” diye nida olunmaktadır.
Cüneyd-i Bağdâdî (ks.) daha çok Mevlana (ks.) ve Mevlevilikle özdeşleşmiş olan sema’ ı da yapmışlardır. Ona göre sema yapmanın üç şartı vardır ve onlar şöyledir: “Zaman, mekân ve ihvan”. Bu üç şartın olmamasının ve sema’ ın manasının bilinmediği bir ortamda yapılmasının fitneye yol açabileceğini söylemiştir. Bir gün Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sırruhû) sormuşlar: Sakin sakin duran bir kimse semâ dinlediği zaman neden sallanmaya başlıyor? Şöyle demiş: “Allah Teâlâ ‘ezel ve elest bezmi’nde ilk misâkta ruhlara: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye hitap etmiş. Ruhlar’da: ‘Evet, öyle’ demişlerdi. (A’raf, 7/172). İşte o zaman bu kelâmın işitilmesinden (semâdan) hâsıl olan şevk ve lezzet ruhlara yerleşti, semâ (musikî) dinledikleri zaman onu hatırlar ve harekete geçerler.” (Kuşeyrî Risâlesi, 424)
Sufi meşayihin, yaşadığı dönemde dinî sorunları çözmek için ona müracaat ettiği, hayatında yaşadığı bölgeye büyük etkisi olan, sonrasında ise tasavvuf yolunu tutanların her zaman örnek aldığı ve yolundan gittiği Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû), Hicrî 297. (M. 909) yılında bir cumartesi günü, Neyruz Halife’de vefat etti. Vefat ânı Ebû Bekr Atavî’den (kuddise sırruhû) şöyle nakledilir: “Vefat ettiği an Cüneyd’in başucunda idim. Kur’an’ı hatmettiğini, sonra yeni bir hatme başlayarak Bakara suresinden yetmiş âyet kadar okuduktan sonra vefat ettiğini –Allah rahmet eylesin- gördüm” demiştir.
İblîs’in Yalanı
Cüneyd-i Bağdâdî’den (kuddise sırruhû) şöyle nakledilir: Bir gece uyumuştum, uyanınca Şûzîniyye Mescidi’ne gitmem için kalbim beni sıkıştırdı, kalkıp gittim, Mescidde korkunç bir şahıs gördüm ve korktum. Bana,
-Ey Cüneyd! Benden korktun mu yoksa, dedi.
-Evet, dedim.
-Şayet Allah’ı (celle celâluhû) tanıyorsan, niçin ondan başkasından korkuyorsun?
-Sen kimsin?
İblîs’im!
-Allah’tan (celle celâluhû) korkmayandan korkarım. Bende seni görmek istiyorum.
-Benden endişe ettiğin an, hiç farkında olmadan yüce Allah’tan gafil oldun. Beni görmekten muradın nedir?
-Acaba fukaraya hiç el atabiliyor musun, diye bir sual sormak istiyordum sana.
-Hayır, onlara el atamıyorum, etkileyemiyorum!
Niçin?
-Çünkü dünyayı ileri sürerek onları ele geçirmeye teşebbüs edince, ahirete kaçıyorlar, ahreti öne sürüp kendilerini yakalamak istediğimde de Mevlâ’ya kaçıyorlar ve oraya giden yol bana kapalıdır.
-Onlara el atamayınca acaba onları (kötü bir halde) hiç görebiliyor musun?
-Görüyorum, semâ ve vecd haline düştükleri zaman niçin ağladıklarını görüyorum. Kimi Hak için semâ yapmakta, onlara bir şey yapamıyorum; kimi halk için semâ yapmakta, bunların bu halini fırsat biliyorum. Bunu söyler söylemez İblîs kaybolup gitti. Mescide gelince, Serî-i Sakatî’yi başını dizine koymuş bir vaziyette gördüm. Başını kaldırdı ve,
-O Allah (celle celâluhû) düşmanı yalan söylüyor. Çünkü fukara o kadar azizdir ki kendilerine Cebrâil (aleyhisselâm) gösterilmektedir. Şu halde onlara düşman nasıl gösterilebilir, dedi.
Kibir
Müritlerinden biri, ”Artık kemal mertebesine erdim, yalnız kalmama benim için daha iyidir” şeklinde bir hayale kapılmış, bir köşeye çekilip bir müddet burada tek başına oturmuştu. Zamanla öyle oldu ki kendisine her gece bir aslan getiriyor, onu buna bindirip, “Haydi, seni cennete götürüyoruz” diyorlardı. O da aslanın sırtına atlayıp gayet hoş ve güzel bir yere gidiyordu. Burada, genç ve güzel kişiler, nefis yemekler ve gürül gürül akan sular vardı. Seher vaktine kadar burada kaldıktan sonra uyuya kalır, uyandığı vakit de kendini zâviyesinde bulurdu. Neticede onda bir benlik belirdi, kendini büyük görme sevdasına kapıldı, böyle bir dava ile ortaya çıktı ve,
-Beni her gece cennete götürüyorlar demeye başladı. Onun bu yoldaki sözleri Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sırruhû) anlatılınca, kalkıp zâviyesine vardı, onu korkunç bir kibir ve gurur içinde gördü. Halini sordu. O da başına gelenlerin hepsini bir bir anlattı. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona,
-Bu gece seni oraya götürdükleri zaman üç kere,
“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm” de, diye tavsiyede bulundu. Gece olunca, onu yine alıp götürdüler. Diğer taraftan bu zat, Cüneyd-i Bağdâdî’yi (kuddise sırruhû) tecrübe etmiş olmak için, “Lâ havle” duasını okudu. Derhal etrafındaki topluluk bir gürültü koparıp oradan gittiler. Dikkat edince kendisinin de mezbelelikte bulunduğunu ve önüne ölmüş hayvan kemiklerinin konulmuş olduğunu gördü. Hatasını anlayıp tövbe etti. Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû) sohbetine aralıksız devam etti ve mürid için yalnızlığın zehir olduğunu anladı.
Buyuruyor ki:
-Bu yolda (tasavvuf), sağ elinde yüce Allah’ın kitabını, sol elinde Hz. Mustafa’nın (sallallahu aleyhi vesellem)sünnetini tutan kimseler yürür. Şüphe çukuruna ve bid’at karanlığına düşmemek için bu iki meşalenin ışığında yürümek icab eder.
-Nefsiyle yaşayan bir kimsenin canı gidince ölür. Allah’la yaşayan bir kimse ölünce, tabii hayattan aslî hayata intikal etmiş olur. Hakiki hayatta budur.
-Tasavvuf toplu zikir, semâ ile vecd ve tebaiyetle amel etmekten ibarettir.
-Tasavvuf ilk önce zikirdir, sonra vecddir. Daha sonra ne odur ne de bu! Olmadan evvelki gibi olmaktır.
-Kulluk iki hasletten ibarettir. Azîz ve Celîl olan Allah’a hem gizli hem açıktan samimi bir surette ihtiyaç duyma ve yüce Allah’ın resûlünü güzel bir tarzda örnek alma.