*HASAN-I BASRî HZ. (d. 642 - ö. 110/728)
Hasan-ı Basri hazretleri İslam halifelerinin ikincisi olan Hazreti Ömer’in (r.a) hilafetinin son dönemlerinde Medine’de doğmuştur. Bu dönem Peygamber efendimizin (s.a.v) hadis-î şeriflerinde en hayırlı dönemlerden birisi olarak saydığı (sahabe, tabiîn, tebeu’t- tâbiîn) dönemlerden tabiîn dönemidir. Hasan-ı Basrî (k.s.), hayırlı bir zamanda doğmuş ve tabiînin en hayırlılarındandır. Tam adı Ebû Saîd Hasen b. Yesâr el-Basrî dir. Rivâyet odur ki, Hasan-ı Basrî (k.s) hazretleri doğduğunda Hz Ömer’in kucağına konulmuş, yüzü çok güzel olduğu için buyurmuşlar ki, “Güzel yüzlüdür, ismini Hasan koyun”.
Hasan-ı Basri hazretleri Basralı’dır. Dünyaya Yesâr ismindeki Hıristiyan bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Annesinin adı ise Hayre’dir. Hayre Hz. Peygamber’in (s.a.v) eşi ve Kur’an-ı Kerîm’in tabiriyle mü’minlerin anneleri(33/6) dediği Ümmü Seleme (r.anha) validemizin hizmetinde bulunmuştur ve azatlısıdır. Küçük yaşlarından itibaren Hasan-ı Basri hazretleriyle daha çok Ümmü Seleme(r. anha) hazretleri ilgilenmiş, yeri geldiğinde onu kendi sütü ile beslemiştir. Bu sebepten Hasan-ı Basri hazretlerinin zâhirî ve bâtıni tekamülünde Ümmü Seleme (r. anha) hazretlerinin etkisi çok olmuştur. Bu etki daha küçük yaşlarında Kur’an-ı Kerîmi ezberlemesiyle görülmeye başlamıştır. Daha ileriki yaşlarında ise fesâhat ve belâgatta kâmil bir mertebeye gelmiş, etrafına büyük kalabalıkları toplayarak kurduğu çeşitli ilim meclislerde insanlara etkili vaazlar vermiştir.
Hasan-ı Basrî (ks) zühd ehli bir zâhiddir. Zâhid, tasavvufta, dünyaya rağbet etmeyen, dünyadan el etek çekerek kendini bütünüyle âhirete ve Hakk’a veren, mala, mülke, makama ve şöhrete değer vermeyen, âhireti dünyaya tercih eden kimse demektir. (Dini Kavramlar Sözlüğü [D.K.S [D], 2010, S. 702). Hayatını tam bir zâhid olarak yaşayan bu büyük velî, dünya ya hiçbir zaman rağbet etmemiş ve bir dönem kendisine verilen kadılık görevini reddederek ilme yönelmiş, takva ve vera sahibi değerli ve keremli bir zâhid olarak hayatına devam etmiştir. Kendisine zühd sorulduğu zaman şöyle buyurmuştur: “Zühd dünyaya karşı zâhid olmak, dünyacılara buğz etmek ve dünyada bulunan şeylerden nefret etmek” demiştir. Bir gün Hasan-ı Basrî hazretlerinin müritlerine sordular: “Sizin için en çetin şey nedir?” Vera’ ,dediler. Hasan-ı Basrî hazretleri : ”Benim için bundan daha kolay bir şey yoktur” dedi. Bu nasıl olur diye sorduklarında: “Kırk yıldır ki (zühd icabı) nehrinizden kana kana su içmedim.” demiştir.”
Hasan-ı Basrî (ks) aynı zamanda da muhaddistir. Muhaddis, “Hadislerin senet ve metinlerini, râvilerin isim ve durumlarını bilen kimseye muhaddis denir.” (D.K.S [D], 2010, S. 457) Hem asr-ı saadet dönemin de yaşamış olması hem de bizzat görüşüp hadis öğrendiği sahabelerin olmasından dolayı onlardan da hadisler nakletmiştir. Kendisinin hem hadis nakletmesi hem de onları açıklaması ayrıca ilme olan ilgisi de o dönemin âlimleri arasında önemli bir yere sahip olmasını sağlamıştır. Bugün de en önemli hadis kaynaklarının içinde de Hasan-ı Basri hazretlerinin naklettiği hadis-i şeriflerden faydalanılmaktadır.
Hasan-ı Basrî’nin (ks) bir başka özelliği de müfessir olmasıdır. Sözlükte “açıklayan, izah eden, yorumlayan” demektir. Istılahta Kur’an-ı tefsir eden, yorumlayan kişilere denir. (D.K.S [D], 2010, S.490) Hasan-ı Basri hazretlerinin hem küçük yaşlar da Kur’an Kerim’i okumaya başlaması hem de sahabeler dönemine yetişmiş olması onun Kur’an-ı kerim’in inceliklerini öğrenmesine vesile olmuştur. Okuduğu ve öğrendiği bu bilgileri, tefsir ilmine tatbik ederek Kur’an’ı Kerim’e getirdiği daha derin ve geniş yorumlamalarıyla da kendisinden sonra gelecek olan müfessirler içinde hem öncülerden hem de en başta gelen isimlerden olmuştur.
İslam ordularının savaşlarının bazılarına da şahitlik eden Hasan-ı Basri hazretleri Hz Peygamberin torunlarından Hz Ali’nin (r.a) evladı Hz Hüseyin’in (r.a) de şahadetine tanıklık etmiştir. Hz Ali’nin (r.a) hilafetinin ilk dönemlerine kadar Medine de kalan Hasan-ı Basri hazretleri daha sonra Basra’ya dönerek evlendi. Basra da ilim öğrenmeye devam ederek kendini hem şerî ilimlerde ham manevÎ ilimlerde ilerletti, halka vaaz vermeye başladı. Burada kendisinden ilim öğrenmek isteyen ilim taliplilerine evinde dersler vererek Kur'an ve sünnet yolunda insanlara kılavuzluk etti.
Zahiri ilimlerdeki üstünlüğüyle kendisine haklı bir yer edinen Hasan-ı Basri hazretleri Hz Ali’den (r.a) aldığı zikirle de tasavvuf ilmini tahsil ve tatbik ederek bu yolda gitmek isteyenlere de rehber oldu. Dolayısıyla da tasavvuf ehli içinde de önemli bir yere sahiptir ve tarikat silsilelerinde de ismi başlarda zikredilir.
Hayatını ilim, irfan ve hikmet üzere yaşayan Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) her zaman insanlara örnek bir şahsiyet, yol gösterici bir velî olarak yaşadı. Yüreği hep hüzünlü olurdu, çünkü hüzün ehlullahın vasıflarındandır. Denilmiştir ki, Hasan-ı Basrî hazretlerini görenler; onu, biraz evvel başına musibet gelmiş bir kişi zannederlerdi. Son demlerine kadar böyle sürdü. Tâ ki ölüm anı yaklaştığı zamana kadar… Rivayet odur ki: “Hayatında hiç gülmemişti ama ölümü yaklaştığı zaman gülerek, “Hangi günah?” dedi ve ruhunu teslim etti. Onu rüyasında gören keşif ehli bir velî ona, “Hali hayatında hiç gülmemiştin, can çekişirken o ne hal idi?” diye sordu. Şöyle dedi: “Yâ melekü’l-mevt! Onu sıkı tut, bir günah kaldı!” diye bir ses işittim ve bundan hâsıl olan sevinç sebebiyle güldüm ve, “Hangi günah?” diyerek can vermiştim. Büyüklerden biri, onun vefat ettiği gece rüyasında semaların kapılarının açıldığını ve, “Hudâ kendisinden hoşnut olduğu halde Hasan-ı Basrî, Hudâ’ya vâsıl olmuştur” diye bir tellalın ilan verdiğini işittiği söylenmiştir, vesselâm. “
ESERLERİ
Kendisine ait olan veya kendisine nispet edilen bazı eserleri şunlardır:
1. Risâle ilâ ‘Abdilmelik b. Mervân fi’l-ķader. En meşhur risâlesidir.
2. Risâle fî fażli Mekke: Şehirlerin faziletine dair yazılmış ilk eserlerinden.
3. et-Tefsîr. Bu eserin Amr b. Ubeyd tarafından rivayet edildiği ve daha sonraki kaynaklarda kendisinden iktibaslarda bulunulduğu zikredilmektedir.
4. el-Ferâ’iż (Erba’a ve ħamsûn ferâ’iż). Değişik adlarla çeşitli kütüphanelerde nüshaları bulunan eser halk arasında “Elli Dört Farz Risâlesi” olarak bilinir
5. Şürûŧü’l-imâme. Hasan-ı Basrî’ye nisbet edilen ve namazdaki imâmetin şartlarını konu olan bu risâlenin Süleymaniye Kütüphanesi’nde bir nüshası mevcuttur.
6. el-İstiġfârâtü’l-münķıźe mine’n-nâr.
7. ez-Zühd: Hasan-ı Basrî’nin ibadet, ihlâs, tevekkül, doğruluk, tevâzu, kanaat gibi konulara dair sözlerinden derlenen eseri. [2]
([1-2] D.İ.A, 1997, C.16 S. 292-293 Süleyman Uludağ)
Hasan-ı Basri Hz. Buyuruyor ki:
Gönül ehli olanlar, sürekli susmayı itimat edinmişlerdir. Gönülleri dile gelip söz lisana sirayet etmedikçe konuşmazlar.
Âdemoğlu şu üç şeyin hasretini çeke çeke can verir. Biri mal toplamaya doymamış, diğeri ümit ettiğini elde edememiş, üçüncüsü öyle bir yolculuk için gerekli olan hazırlığı yapamamış olarak.
Senden sonra dünyanın nasıl olacağını seyretmek istersen, diğerlerinin ölümünden sonra nasıl olduğuna bak.
Başkasına bir şey emretmek istediğin zaman, onunla önce senin amel etmen gerekir.
Aziz ve Celîl olan Allah’ı tanıyan O’na dost, dünyayı tanıyan O’na düşman olur.
“Huşû nedir?” sorusuna, “Kalpte karar kılan ve kalp tarafından iyice benimsenen korku” diye cevap vermiştir.
Müslüman demezlerdi
Bir gün yâranına ve ahbaplarına, “Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) sahabesine benziyorsunuz” dedi ve onlar da buna sevindi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, “Sadece şekil ve hareket bakımından diyorum, başka bakımdan değil. Şayet siz sahabeyi görmüş olsaydınız, hepsi gözünüze deli dîvane görünürdü. Eğer onlar sizi görmüş olsalardı, sizden hiçbirinize Müslüman demezlerdi. Çünkü onlar önde gidiyor, rahvan at üzerinde yol alıyor ve kuş gibi, yel gibi uçuyor. Biz ise sırtı yağır olmuş eşekler üzerinde oturup kalmışız” dedi.
Mecûsî
Şöyle anlatılır:
Bir gün Hasan-ı Basrî’nin (kuddise sırrıhû) Şem’ûn ismindeki ateşperest komşusu hastalanmış ve hastalığı can çekişme derecesine varmıştı. Hasan-ı Basrî’ye (ks),
-Komşunun imdadına yetiş, dediler. Hasan-ı Basrî (ks) hastanın baş ucuna geldi, adamın ateşin dumanından simsiyah kesildiğini gördü ve,
-Allah’tan kork, zira bütün ömrün ateşle duman arasında geçmiştir. Şimdi Müslüman ol, ola ki yüce Allah sana merhamet eder, dedi. Şem’ûn,
-Beni İslam’dan vaz geçiren şu üç şeydir: Birincisi, bir yandan dünyayı kötülüyorsunuz ama öbür yandan gece gündüz onu talep ediyorsunuz. İkincisi, hem ölüm haktır diyorsunuz hem de onun için hazırlık yapmıyorsunuz. Üçüncüsü, Hakk’ın dîdârını görelim diyorsunuz ama O’nun rızasına aykırı hareket ediyorsunuz, dedi. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) ona şu cevabı verdi:
-Bu, âşinaların nişanı ve âriflerin alametidir. Şimdi eğer müminler böyle diyorlarsa, sen ne diyorsun? Onlar (böyle yapıyorlar ama) Allah’ın vahdaniyetini ikrar ediyorlar. Sen ise bütün ömrünü ateşperestlikle geçirmişsin. Sen yetmiş sene ateşe taptın! Ben ise ona hiç tapmadım. Ama ateş yine de her ikimizi yakmakta. Seni (kayırmamakta ve) hakkını gözetmemektedir. Ama benim Rabbim dilerse, benim bir kılımı bile yakmaya cüret edemez. Çünkü ateş, Allah’ın (celle celâluhû) mahlûkudur ve mahkûk memurdur. Şimdi gel ikimizde elimizi ateşe sokalım, bu suretle ateşin aczini ve yüce Allah’ın kudretini müşahede et. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) bunu söyledi, sonra elini ateşe soktu. Elini ateşten çıkarınca vücudunda zerre kadar bir değişiklik olmadığı ve hiç yanma alameti bulunmadığı görüldü. Bu manzarayı gören Şem’ûn hayret düştü, âşinalık rüzgârı esmeye (ve Müslüman olma alametleri zuhur etmeye) başladı. Hasan-ı Basrî’ ye (kuddise sırrıhû),
-Yetmiş yıl var ki ateşe taptım durdum. Şimdi şurada birkaç nefeslik ömrüm kaldı, benim içim tedbir ve çare nedir, diye sordu. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû),
-Müslüman olman, dedi. Şem’ûn,
-Eğer Hak Teâlâ’nın bana azap etmeyeceğine dair elime yazılı bir vesika verirsen iman getiririm. Lâkin yazı vermezsen iman etmem, dedi. Bunu üzerine Hasan-ı Basrî’ye (kuddise sırrıhû) şu yolda vasiyette bulundu:
-Emir buyur, beni gasletsinler, kendi elinle beni toprağa ver, bu yazıyı da elime koy, tâ ki hüccetim olsun.
Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû), “Bunları kabul ettim” dedi. Adam da kelime-i şehadet getire getire vefat edince, gusledip namazını kıldılar, yazıyı da eline koyarak toprağa verdiler. O gece, Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) gözüne endişesinden uyku girmedi. “Ben ne yaptım! Kendim batmışım, batan biri diğerinin elinden nasıl tutabilir? Benim kendi mülkümde bile hiç tasarruf hakkım yok, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın mülkü hususunda böyle bir vesikayı nasıl tanzim ettim?” düşüncesiyle bir ara uyudu ve rüyasında Şem’ûn’u gördü, yüzü ayın on dördü gibi pırıl pırıl, başında taç, üzerinde hulle, gülerek cennet bahçelerinde salına salına geziyor. Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû)
-Ey Şem’ûn! Nasılsın dedi. Şem’ûn dedi ki:
-Bana bunu neden soruyorsun? Gördüğün gibiyim, lütfuyla kendi civarına konaklamamı emir buyurdu, keremiyle bana dîdârını gösterdi. Lütfunun eseri olarak hakkım da ferman buyurdukları hususlar vasf ve ifade edilemez derecededir. O yüzden şimdi sen de verdiğin teminattan kurtuldun. Şu senedi al, zira artık benim buna ihtiyacım kalmadı.
Hasan-ı Basrî (kuddise sırrıhû) uyanınca, verdiği senedi elinde buldu ve dedi ki: “Rabbim! Bana mâlum olmuştur ki senin muamelen illete, işin sebebe bağlı değil! İşin sırf lütfunun eseridir, senin kapında kim zarar-ziyan görecek? Yetmiş yıllık Mecûsî’ye, bir kelime söylemekle civarına vâsıl olmak için yol verdin. Yetmiş yıllık bir mümini nasıl olur da mahrum kılarsın?”
--------------------------------------------------------------------
*Hasan-ı Basri hazretleri, Mevlevî silsilesinde Hz. Ali (kv) efendimizin halefi olarak bilinir. Ancak bazı silsilelerde Hz. Ali (k.v)efendimizin halefi olarak, en yakın dostu olan Kümeyl b. Ziyad Hazretleri verilir. Bu şekilde olduğu zaman mevlevî silsilesinin başı şöyle olur; Hz Muhammed (s.a.v), Hz. Ali (Kv), Hz Kümeyl B. Ziyad (r.a)… Ancak biz genel olarak kabul edilen silsileyi takip ettiğimiz için Hz. Ali’den (kv) sonra Hasan-ı Basrî (ks) hazretleri ile devam ettik.