DAVUD-İ TÂÎ HZ. (v. 165/781)
Davud-i Tâî hazretleri, silsile-i Mevleviyye'de Habîb-i Acemî hazretlerinin halifesidir. Tam ismi, Ebu Süleyman Davud b. Nusayr Tâî dir. Ehl-i tasavvufun büyüklerinden olan Davud-i Tâî hazretleri, yirmi yıl İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin talebesi olmuş, ondan tahsil ettiği ilim ile de fıkıh ilminde yaşadığı dönemin en önde gelen fıkıh âlimlerinden olmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerine sevgisi, saygısı ve ona olan bağlılığı ile bilinirdi.Yakın talebeleri bile olsa, en küçük bir olayda bile Ebû Hanife hazretlerine uyulmadığı zaman o kişiye karşı muhabbeti olmazdı.
Bununla ilgili şöyle bir hadise anlatılır: İmam-ı Azam hazretlerinin önde gelen talebelerinden olan İmam Ebû Yusuf’la İmam Muhammed, bir meselede ihtilafa düştüklerinde o hakem olurdu, yanına geldiklerinde, yüzünü İmam Muhammed’e, sırtını Ebû Yusuf’a çevirir, İmam Muhammed’le içli dışlı olduğu halde Ebû Yusuf’la konuşmazdı. İmam Muhammed’in sözünü doğru bulunca,
“Doğrusu Muhammed’in söylediği sözdür” der. Ebû Yusuf’un sözünü doğru bulunca da adını söylemeyip, “Doğrusu bu sözdür” derdi. Kendisine,
-İkisi de ilimde uludur. Niçin birine izzet ve ikram gösterdiğin halde, öbürünü yanına bırakmıyorsun, dediklerinde şöyle dedi:
-Şunun için ki, Muhammed b. Hasan birçok serveti olduğu halde (bunları terk edip) ilim muhitine intisap etmiştir, onun nazarında ilim, dini aziz, dünyayı zelil görme vesilesidir. Ebû Yusuf ise yoksulluk ve zillet muhitinden gelip, izzet ve mevki sahibi olmak için ilmi vesile kılmıştır. Hâlbuki İmam Muhammed, üstadımız Ebû Hanîfe’nin (rahmetullahi aleyh) dayak yemesine rağmen kabul etmediği kadılık mevkiini katiyen kabul etmemişti. Ebû Yusuf ise bunu kabul etti. İmdi üstadımın yolundan gitmeyen bir kimse ile benim konuşmam bahis konusu olamaz! Dedi.
Davud-i Tâî hazretleri zühd ve takva sahibi büyük bir Allah dostuydu. Şer-î ilimlerin yanı sıra batınî ilimlere yani tasavvufa dair ilimlerde de üstün olmasından dolayı zamanının önde gelen sufilerindendir. Tarikatta Habîb Rai hazretlerinin mürididir. Onun dönemlerinde yaşamış Fudayl b. İyaz hazretleri, İbrahim b. Edhem hazretleri ve Ma’ruf-i Kerhî (kuddise sırruhüm) gibi büyük zatlar ile de sohbet etmiştir. Tövbe edişi şöyle nakledilmiştir:
Bir gün şöyle bir beyt dinledi:
“Şimdi çürüme senin hangi yanağından başladı?
Önce hangi gözün aktı?
Toprağa düşüp çürümeyen yüz ve saç hangisidir ki,
Yere akmayan göz hangisi ki?”
Bu şiirin manasından, içine muazzam bir dert düştü, elinden iradesi gitti, kararı kalmadı, şaşkınlaştı. Bu hal içinde İmam Ebû Hanîfe’nin (rahmetullahi aleyh) dersine geldi. İmam, onu her zamanki gibi görmeyince,
-Sana ne oldu? diye sordu. O da olayı anlatıp,
-Gönlüm dünyadan soğudu, bende bir şey peyda oldu. Ama peyda olan o şeye giden yolu bilmiyorum, hiçbir kitapta onun manasını bulamıyorum, hiçbir fetvaya dâhil olmuyor, dedi. Davud-i Tâî (ks), halktan yüz çevirip eve kapandı. Aradan bir müddet geçtikten sonra Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) yanına gelip,
-Eve çekilip gizlenmen iş değildir; yapılacak iş, imamlar arasında oturup bilmediklerini onlardan öğrenmen ve bahse konu olan meseleleri onlardan daha iyi bilmendir, dedi.
Davud-i Tâî (ks), Ebû Hanîfe’nin (rahmetullahi aleyh) tavsiyesinin yerinde olduğuna kanaat getirdiğinden bir sene derse devam ederek hiçbir şey konuşmadan imamlar arasında oturdu. Sabretti, hiçbir soruya cevap vermedi, ders dinlemekle yetindi. Bir sene dolunca, “Bu bir sene içinde göstermiş olduğum sabır, evvelce icra etmiş olduğum otuz senelik amele değdi” dedi. Sonra Habîb-i Râî’ye (ks) rastladı. Habîb-i Râî (ks), Davud-i Tâî (ks) için manevi kapıların açılmasına bir vesilesi idi. Şer-î ilimleri tahsil ettikten sonra da Habîb-i Râî’ye (ks) intisab etti. Ondan tasavvuf ilmini tahsil etti. Dünyadan elini çekti ve hücresinde kendisini ibadete verdi. Zühd hayatı yaşadı. İbadet, zühd ve takvada üstün idi. Hiç durmadan dinlenmeden amel ederdi. O derecede ki ekmeği suya koyup aş yapar, öylece içer ve,
-Bu ekmeği çiğneyerek yiyene kadar Kur’an’dan elli âyet okunabilir, neden zamanı zâyi edeyim, derdi. Onu namaza koşarken görüp, “Niçin koşuyorsun?” diyenlere,
-Askerler şehirde olup, beni beklemektedirler, dedi.
-Hangi askerler, diye sorduklarında,
-Mezarlıktaki ölüler diye cevap verdi. Namazı bitirip selam verince, eve varana kadar sanki birinden kaçıyormuş gibi yürürdü. Böylelikle insanlardan gelebilecek sıkıntılara daha az muhatap olurdu.
Sürekli nefsinin hoşlanmayacağı ve zor gelecek işlerle meşgul olur, nefsi ile mücadele ederdi. Bir gün annesi onu güneşte oturmuş ve ter içinde olduğunu görünce,
-Canım oğlum! Hava son derece sıcak, sen ise aralıksız olarak oruç tutuyorsun, gölgede otursan ne olur, dedi.
-Anneciğim! Nefsimin hoşlanması için adım atma hususunda Allah’tan (cc.) utanıyorum. Ben kendimde de liyakat (ve yürümek kuvveti) görmüyorum, dedi.
Kendisine sunulan ve maddi değeri olan hiç bir şeyi kabul etmez, böyle bir şey hediye olarak verilse dahi almazdı. Kendisine geçiminden soran Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh) hazretlerine “Kendisine miras kalan bir evi satıp ondan kalan para ile sürdürdüğünü söyledi.” Ve her zaman şöyle dua ederdi “Hak Teâlâ’dan dilerim ki bu para bitince canımı alsın. Bu suretle kimseye muhtaç olmayayım. Ümit ederim ki duamı kabul buyuracaktır” dedi. Bir gün Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh), Davud-i Tâî’nin (kuddise sırruhû) ne kadar parası kaldığını sordu. Dediler ki:
-1O dirhem gümüşünün olduğunu söylediler. Her gün parasından çok küçük bir miktar harcıyordu. Hesabını yaptılar, son gün, Ebû Yusuf (rahmetullahi aleyh) sırtını mihraba vermiş otururken,
-Bu gün Davud-i Tâî (kuddise sırruhû) vefat etmiştir, dedi. Soruşturdular, gerçekten vefat ettiğini öğrendiler. Ebû Yusuf’a (rahmetullahi aleyh),
-Bunu nasıl bildin, diye sordular. Şöyle dedi: “Parasını hesap ettim, bu gün hiç parasının kalmaması lazım geliyor. Ayrıca duasının da makbul olduğunu biliyordum” dedi. Davud-i Tâî hazretleri, hicretin 165. (M. 781) yılında vefat etti. Annesine ölmeden önce ki halini sordular. Dedi ki:
-Bütün gece namaz kıldı, gecenin sonuna doğru başını secdeye koyup bir daha kaldırmadı, bu sırada benim gönlüm meşguldü. Yavrucuğum namaz vaktidir, dedim. Dikkat edince vefat etmiş olduğunu gördüm.
Anne Hakkı
Nakledilmiştir ki Harunreşid, “Beni Davud’un yanına götür, kendisini ziyaret edeyim” diye Ebû Yusuf’tan (rahmetullahi aleyh) rica etmişti. Bu maksatla kalkıp Davud-i Tâî’nin (ks) evine geldiler, ama içeri girmek için izin alamadılar, kendilerine bu konuda yardımcı olmak isteyen Davud’un annesi, “Yol ver, içeri girsinler” dediyse de bunu da kabul etmedi ve,
-Dünya ehli ve zalim kişilerle benim ne işim var, dedi. Annesi,
-Sana emzirdiğim süt hakkı için ona müsaade et, dedi. Davud-i Tâî (ks),
-Bu zalimi göremem, dedi. Sonra,
-İlahî! Annenin hakkını gözet, zira onun rızası benim rızamdır, buyurmuşsun. Yoksa benim bu heriflerle işim ne, diye niyaz edip içeri girmelerine müsaade etti. İçeri girip oturdular. Davud -i Tâî (ks), vaaz etmeye başladı. Bu vaaz Harunreşit ve beraberindekileri çok etkileyen bir vaaz oldu.
Öğüt
Ebû Rebî Vâsıtî, Davud-i Tâî'ye (ks),
-Bana öğüt ver, deyince dedi ki:
-Dünyadan uzak durman, orucun; ölüm, bayramın olsun. Tıpkı yırtıcı aslandan kaçar gibi halktan kaç!
Öğüt isteyen bir başkasına,
-Dilini tut, dedi. Adam,
-Biraz daha, dedi.
-Halktan uzaklaşıp yalnız ol, dedi. Adam,
-Biraz daha, dedi.
-İmkânın varsa, gönlünün halkla olan ilgisini kes, dedi. Adam,
-Biraz daha, dedi.
-Nasıl, dünya ehli dünyalarını selâmete çıkarma karşılığında bu cihandan razı oluyorsa (veya dinlerinin fesada uğraması pahasına dünyadan razı oluyorlarsa) (Münâvî, 1/192), öylece dinini selâmete çıkarma karşılığında senin de bu âlemden razı olman (ve dünyanın harap olmasını göze alman) gerekir, dedi

Hiç yorum yok:
Yeni yorumlara izin verilmiyor.