![]() |
| Galata Mevlevîhânesi'nde İsmail Rûsûhî Ankaravî Türbesi |
İsmail, daha çocukken ilme âşık oldu. Ankara’nın medreselerinde, âlimlerin dizinin dibinde Kur’an’ı, hadisleri ve fıkhı öğrendi. Arapça ve Farsça’yı öyle bir ustalıkla kavradı ki, bu dillerde şiirler yazacak, eserler kaleme alacak kadar derinleşti. Ama onun kalbi, sadece zâhir ilimlerle yetinmedi. İçinde bir başka arayış, Allah’a yakınlaşma özlemi vardı. Bu özlem, onu tasavvufun büyülü dünyasına çekti.
Genç yaşta Bayramiyye tarikatına intisap etti. Bu yolda öyle ilerledi ki, kısa sürede şeyhlik makamına yükseldi. Ardından Halvetiyye tarikatından icazet aldı, insanları irşad etmeye başladı. Ancak kader, ona beklenmedik bir imtihan sundu: Gözleri, bir anda karanlığa gömüldü. Ne hekimler, ne ilaçlar çare oldu. Okuyamıyor, yazamıyordu. İsmail’in dünyası, sanki bir perdeyle örtülmüştü. Ama o, bu karanlıkta bile umudunu yitirmedi. Kalbinin ışığı, onu Konya’ya, Mevlânâ’nın manevi diyarına götürdü.
Konya’da, Mevlevî şeyhi Bostan Çelebi ile tanıştı. Bostan Çelebi, İsmail’in gözlerindeki perdeyi değil, kalbindeki nuru gördü. “Mevlânâ’nın Mesnevî’sini şerh et,” dedi, “gözlerin açılacak.” İsmail, bu müjdeyle yola koyuldu. Mevleviyye tarikatına girdi ve Mesnevî’nin derinliklerine daldı. Şerhe başladığında, gözlerindeki ağrı hafifledi; şerhi bitirdiğinde, karanlık tamamen dağıldı. Bu, sadece fiziksel bir şifa değil, kalbinin de açılmasıydı. Mesnevî Şerhi, onun en büyük eseri oldu; öyle ki, “Hazret-i Şârih” unvanını aldı. Bu şerh, Mevlânâ’nın sözlerini asırlar boyu anlaşılır kılacak bir hazineydi.
1610 yılında, İstanbul’un Galata Mevlevîhânesi’ne şeyh olarak atandığında, dergâh adeta unutulmuş bir hazine gibiydi. Yılların ihmali, bu kutsal mekânı sessizliğe gömmüştü. Ama İsmail Rusûhî, burayı yeniden bir ilim ve irfan merkezi haline getirdi. Onun şeyhliğiyle, Galata Mevlevîhânesi canlandı; kapıları, ilim öğrenmek, maneviyat bulmak isteyenlerle dolup taştı. İnsanlar, onun sohbetlerinden feyz almak, Mesnevî’nin sırlarını ondan dinlemek için akın akın geldi. Dergâh, bir bahar bahçesi gibi çiçek açtı; sema, zikir ve ilimle doldu. İsmail, sadece bir şeyh değil, bir rehber, bir öğretmen, bir dosttu. Talebelerine, şeriatın zâhirî hükümlerine bağlı kalarak tasavvufun bâtınî güzelliklerini öğretti.
Bir akşam, dergâhın yakınındaki bir bakkal dükkânında ilginç bir olay yaşandı. Bakkal Yusuf Efendi, dükkânını kapatırken, manevi bir halle kendinden geçmiş bir genç içeri girdi. Bakkal, genci kovmaya yeltenmişti ki, kapı sarsılarak açıldı ve İsmail Rusûhî belirdi. “Bu biçare, Allah adamlarının dergâhına sığındı, ona dokunma!” dedi ve kayboldu. Bakkal, bu manevi heybetle sarsıldı, altı ay yatağa düştü. Sonra tövbe etti, malını dergâha adadı ve İsmail’in talebesi oldu.
Başka bir gün, dergâha talebe olmak isteyen bir genç geldi. İsmail, ona istihare yapmasını söyledi. Genç, utancından gece gördüklerini anlatamadı. Ama İsmail, onun kalbindeki samimiyeti gördü: “Sen, bir gecede yirmi yıllık riyazeti aştın, şehvet kirinden temizlendin,” dedi ve onu “Derviş-i Afîf” adıyla talebeliğe kabul etti. Bu olaylar, İsmail Rusûhî’nin sadece bir âlim değil, aynı zamanda keramet sahibi bir veli olduğunu gösteriyordu.
İsmail Rusûhî, şeriatı hiçe sayanlara karşı durdu, tasavvufu bidat sayanlara reddiyeler yazdı. Kalemi, bir kılıç kadar keskin, bir bahar kadar yumuşaktı. Mesnevî Şerhi’nin yanı sıra Minhâcü’l-Fukarâ gibi eserleriyle tasavvufun inceliklerini sade bir dille anlattı. İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinden etkilenmiş olsa da, Mevlânâ’nın aşk ve cezbe yolunu takip etti. Şiirlerinde “Rusûhî” mahlasını kullandı; bu mahlas, Galata Mevlevîhânesi’nin inşa tarihi olan “er-Rusûh” kelimesinden geliyordu ve onun kalbine kazınmıştı.
![]() |
| Galata Mevlevîhânesi'nde İsmail Rûsûhî Ankaravî'ye Ait Sanduka |
1631 yılında, İstanbul’da vefat etti. Vasiyeti üzerine, Galata Mevlevîhânesi’nin bahçesine defnedildi. Mezarı, onun ilim, aşk ve irfan dolu hayatının sessiz bir şahidi oldu. Eserleri, asırlardır okunuyor; sözleri, kalpleri aydınlatıyor. İsmail Rusûhî Ankaravî, Kurban Bayramı’nda doğan bir ışık olarak, Galata Mevlevîhânesi’ni yeniden dirilten, ilim ve tasavvufun birleştiği bir yolcu olarak tarihe iz bıraktı.
Sözlerinden:
"Güzel niyet mızrak gibi; şeytandan Allah'a sığınmak ve günahtan sakınmak, kalkan gibi; nefis, şeytan ve nefsanî arzular, azgın düşman gibidir. Mevlevî fakirleri, sevgi meydanında nefis ve şeytanla savaşan mânevî gâziler gibidir. Onlar tembellik ve günâh ehli değildir."
"Bir kimsenin gitmiş olduğu yol ve tarîkatı Allah'ın âyetlerine, âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı habibinin sünnetine ve manevî âlemde şânı pek yüce olan meşâyihin sözlerine dayanmıyorsa, onun tarîk-i müstakîm zannettiği tarîkinin, şeytanın kapısından girilen şeytanî tarîkattan bir farkı kalmaz.”- Mihâcu'l-Fukarâ
“Allah-u Teâlâ, neyzenlerin Hak aşkıyla gönüllerinde husûle gelen arş-ı a'lâlarından âdeta bir kutlu nefes gibi yarattığı esintilerle, cennetteki ağaçların zilleri mesâbesinde olan neye dokundurur ve ondan çıkan ilâhî nâğmeler, âşıkları mest eder. Eğer halktan biri, o leziz nağmeleri âşıkların dinlediği gibi dinleseydi, onun güzelliğinin şiddetinden nefisleri ölür ve böylece derviş olurlardı. Bununla da kalmaz "Ölmeden önce ölünüz" sırrına mazhar olurlardı.”
“Âşık'a lazım olan, göze hor gözükse bile, süslü ve tezyînâtlı olan geçici şeylerden kendini korumasıdır. Ve onlara meyl ve muhabbet etmemesidir. İbn Fârız hazretleri bu mânaya muvafık şöyle buyurdular:
‘Meyletme hayâl gibi cemâl-i sûrete
O zînet ki bir gölgedir hayâl gibi çekip gider.’”
“Bir tarikat ki; onun ilk şartı kalbi Allah'tan gayrı olan mâsivâdan temizlemektir. İkinci şart olarak; kalbi muhabbetullah ve marifetullahta yıkamaktır. En son şartı ise bütün bunların neticesinde, insanı her şeyiyle fenâfillah'a ulaştırmaktır. Böyle bir tarikata bid'at ehli demek akıl sahipleri için kabul edilemez bir şeydir. Resûlullah'ın şeriatınca yaşamaya çalışan nice mezhepler vardır ki, bunlarında içinde nice nice meşrepler ve seviye farkı olan insanlar vardır. Seviyesiz ve hafifmeşrep olan birkaç fertten dolayı, bütün mezhepleri bid'at ehli ilan etmenin imkanı var mı?
Şüphesiz biz ihtiyaç anında, iyiliği emrederek, kötülükten nehy ederek fakihlerin hepsinin sözleriyle amel ediyoruz. Çünkü Mevlevî tarikatı Mesnevî üzerine kurulmuştur, o da en büyük olan Allah'ın fıkhı ve Ezher olan Allah’ın şerîatı, Ezhar olan Allah’ın delilidir ki 'O’ nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil… lambadan etrafa ışık saçıyor. Allah’a hamd olsun biz oyun ve eğlence ehlinden değil, sahv ve mahv ehlindeniz. Siz Mesnevî’de Mevlânâ’ nın (Allah sırrını mukaddes kılsın) ashabına ve takipçilerine oyun ve eğlenceleri konusunda rıza gösterdiğini mi buldunuz ki, tarikatımız oyun ve eğlence tarikatı olsun."'
Târik-i Mevlevî’nin muktedây-ı ser bülendi ve tâife-i sıddîkiyyenin veliyy-i fazîletmendi Şârih-i Mesnevî Şeyh İsmâil Rusûhî Ankaravî Ks.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.