14 Aralık 2019 Cumartesi

"BİSMİLLAH" öyle bir addır ki... - Mecâlis-i Seb'â


BESMELE-İ ŞERİF

Derler ki: Dünya, Hz. Nûh'un zamanındaki kadar hiç mâmur olmamıştı. İnsanlar o devirde olduğu kadar hiç ün kazanmamıştı. Herkes kendi adına güvenir, adıyla sanıyla övünür, sarhoş olurdu. Nûh (a.s) bu adı onlara söyledikçe onlar kabul etmemişlerdi. Bu adı hor görmüşlerdi. Çünkü görünüşe tapıyorlardı. Bu ad ise, mana denizinden coşmuş bir dalgaydı. Görünüşe tapanların gözleri bu adı göremezdi, gözlerinde o güç yoktu; bu adı görebilmek için yetmiş kez yıkanmaları gerekti: "Ancak temiz olanlar dokunabilirler ona." (Vâkıa, 56/79). Hz. Nûh onlara diyor ki: "Siz bu adın ne kadar yüce, ne kadar azîm olduğunu göremiyorsanız, gözlerinizi gözyaşlarıyla yıkayın, feryâd ü figân ederek ağlayın da körlüğünüzü, görüşten mahrum olduğunuzu anlayın. Siz ağlayıp feryâd edemezseniz ben size ağlayayım, ben feryâd edeyim. Çünkü Allahü Teâlâ, size ağladığım, feryâd ettiğim için benim adımı "Nûh (nevha eden, ağlayan)" taktı. Şu anda sizin hakikatleriniz helak suyuna batmış, boğulmuş olduğundan, kurtulursunuz umuduyla size ağlayacağım, sizin için feryâd edeceğim. Hani hastaya ölüm yaklaştığı vakit feryâd eder, ama yaşayacağından da umudunu kesmez ya, onun gibi işte. Bu helak oluş, bu yok olup gidiş tufanıdır. Ben görüyorum, fakat siz görmüyorsunuz. Gittikçe yaklaşıyor, yüzlerinize dokunuyor. Ben geminin içindeyim ama yine de feryâd etmedeyim. Yalnız bu seferki feryâdım umutsuz bir feryâd!" "Sulara boğuldular da ateşe atıldılar; derken Allah'tan başka bir yardımcı da bulamadılar." (Nûh, 71/ 25). Yani bu adı hor tuttular, bu ada hürmet etmediler. Bu adın devlet tellalı olan Hz. Nuh'a bakmadılar bile. Sonunda bu adın üstünlüğü onları kahretti, adlarını sanlarını batırdı gitti. "Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi ve âlemlerin rabbi olan Allah'a hamd olsun!" (En'âm, 6/45).

"Bismillâhirrahmânirrahîm" sözü, öyle bir padişahın adını taşır ki, kulların kurtuluşları onun rızasına mâtuftur. Kimde bir üstünlük varsa onun lütfunun, ihsanının feyziyledir. Kimde bir alçalış varsa onun adâletinin tecellîsi yüzündendir. Âlemin ayakta kalması onun irâdesindedir. İnsanların yok olması onun isteğiyledir. Nerede üstün bir kişi varsa, onun kerem elbisesini giyinmiş, bezenmiştir de o yüzden üstündür. Nerede bir alçalmış kişi varsa, onun kahrına uğramıştır da o yüzden alçalmıştır. Bazılarının bellerine bağladıkları incecik zünnârın örgüleri arasında şu ses duyulur: "O'dur üstün olan, her şeye gücü yeten." Âriflerin omuzlarına sarkan taylasanın örgüsünden de şu ses işitilir: "O'dur lütfu bol ve her şeyden haberdâr olan." (En'âm,6/103). "Bismillah" sözü, öyle bir sözdür ki, Hz. Süleyman'ın zamanındaki İblis'in vesvese elinden Belkıs'ı kurtaran odur.

Her işe Allah'ın adıyla girişmek lâzım

Ki, odur kullarına fâtih-i bâb-ı esbâb

Râzıyım rahmetine, âtıfet ü şefkatine

Çünkü ihsân-ı ilâhîsine yok hadd ü hesâb

Ben O'nun mağfiret ü rahmetini çok umarım

Günâhım affeder, elbette O'dur et-Tevvâb.

Ey gaflet uykusuyla ömrünü veren yele

Bu hevâya tapma tâ ne zamana kadar? söyle

Açmışsın herkes için cevr ü cefâ-yı ebvâbı

Kapadın herkese ebvâb-ı vefâyı böyle

Hak seninle hani akdetmiş idi bir mîsâk

Yakışır mı veresin ahd-ı ilâhîyi yele

Her zaman renc ü cefâda ne edersin şikâyet

Fakirlik getirir mâsiyet elbette ele

Çekme beyhûde yere hasret-i dil, fâide yok

Bin bir zahmetle girsen de mezâr-ı eleme.

“Bismillah” öyle bir addır ki onun gücüyle İmran oğlu Mûsâ, Rahman’ın salavatı üzerine olsun, Firavun’un yüz bin kılıçlı, yüz bin mızraklı, demirler ezen ateş toynaklı ordusunu bir asâyla altüst etmiştir.

“Bismillah” öyle bir addır ki onunla İmran oğlu Mûsâ, İsrâil oğullarının geçmesi için denizde on iki ana yol açmış ve denizden toz kaldırmıştır.

“Bismillah” öyle bir addır ki Meryem oğlu İsâ onu ölüye okumuş da ölü dirilmiş, başını mezardan kaldırmış, bu adın heybetinden saçı ağarmıştır.

EY, MÜNKER VE NEKİR’İN MEZARDA SORU SORACAĞINI İNKÂR EDEN! İSÂ’NIN SESİYLE ÖLÜNÜN MEZARDAN KALKIŞINA DAİR KISSAYI İNKÂR MI EDİYORSUN YOKSA? MÜNKER VE NEKİR’İN SESİYLE ÖLÜ NİÇİN KEFENDEN BAŞINI ÇIKARIP CEVAP VERMESİN?

“Bismillah” öyle bir addır ki her gün bir çok topal, dertli, hasta ve kör, İsâ’ın, selam üzerine olsun, kilisesine her sabah toplanır, İsâ evrâdını bitirince çıkıp bu kutlu adı onlara okurdu da hepsi de tam bir sağlık ve kuvvetle hastalıksız olarak evlerinin yolunu tutardı.

“Bismillah”, öyle bir addır ki Mustafa, selam üzerine olsun, dolunaylı gecede Kâbe’nin etrafını tavâf ederken –Mekke’de aşırı sıcak yüzünden çoğu insan gece dolaşırdı- Ebû Cehil onu görüp de öfkelenmiş, hasedi kabarıp köpürmüş de, “Allah bilir, bu büyücü yine ne hile peşinde?” demişti. Mustafa, selam üzerine olsun, ise ona “Hile nerde, ben nerde? Ben insanları senin gibi sapıkların hile ve tuzaklarından kurtarmak için geldim.” diye şefkat yollu bir cevap vermişti. Ebu Cehil, “Büyücü değilsen, avucumda ne olduğunu söyle.” demişti. O, avucuna kasıtlı olarak çakıl taşları almıştı. Emin Cebrâil yetişip demişti ki “Ey Muhammed, Hak sana ‘Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey peygamber’ selam iletiyor ve diyor ki ‘Sana büyücü deseler de aldırma. Biz sana güzel adlar koyduk.’ Bunların kimilerini insanlara söyledik, kimilerini de insanların anlama güçleri olmadığı için söylemedik: “İnsanlarla akılları ölçüsünce konuş.” O kim oluyor da sana ad koyuyor? Köleye ad koymak efendinin kârıdır. Dışardan gelmiş aşağılık köleye mi kalmış efendiye ve efendi oğluna ad koymak? Onun koyduğu adı onun kendi boynuna asarlar da cehenneme yollarlar. Avucumda ne var diye seni sınıyor. Ona cevap olarak de ki hangisini istersin? Avucunda ne olduğunu söylememi mi, yoksa senin avucunda olanın benim ne olduğumu söylemesini mi? Mustafa, selam üzerine olsun, “Rahman, rahim Allah’ın adıyla” deyip bu kutlu adı dile getirerek onu cevapladı. Ebû Cehil dedi, “Hayır. Benim avucumda olanın senin ne olduğunu söylemesi daha güçlüdür.” Allah’ın tertemiz adı sayesinde Ebû Cehil’in elindeki her bir taş parçası dile geldi: “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed, Allah’ın elçisidir.” [Bunun üzerine] bir grup insan iman getirdi. Ebû Cehil, söylediğine çok pişman olup öfkesinden çakıl taşlarını yere çaldı ve “Gördün mü” dedi, “kendi elimle ne yaptım? Ebû Cehil’in kimi arkadaşları kendisine dediler, “Sihir yere etki eder de göğe etki etmez. Gel, onu bununla sınayalım.” Gelip dediler, “Bu yaptığın sihir değil hakikatse ve Allah’tansa şu dolunayı yar. Çünkü sihir göğe etki etmez.” Emin Cebrâil, anında yetişip dedi, “Endişelenme. Ezelî ve ebedî kadîm Rabbimizin kutlu adını anıp ‘Rahman ve rahim Allah’ın adıyla’ de. Şu iki kutlu parmağını birbirinden ayrı tut da kudretimizi görsünler.” O da öyle yaptı ve “Saat yaklaştı ve ay yarıldı” hükmü üzere ay anında iki parça oldu. Bir yarısı Peygamber’in sağdaki parmağına doğru, bir yarısı da soldaki parmağına doğru gidiyordu. Korkunç bir ses geliyordu. Öyle ki şehirde ve çölde binlerce hayvan öldü. Geri kalan hayvanlar da ot yiyemez olmuş titriyordu. Birçok insan hastalandı. Kimilerinin karınları kanla doldu. Hepsi, “Anlattığın Allah aşkına çabuk ayın parçalarını birleştir ve eski durumuna getirip düzelt. Yoksa anında bütün dünya altüst olur.” Peygamber, selam üzerine olsun, “Rahman ve rahim Allah’ın adıyla” diyerek yine bu kutlu adı andı ve iki parmağını bitiştirdi. Allah’ın emri ve bu cana can katan adın bereketiyle ayın iki parçası birleşti. [Böylece] bir grup insan daha iman getirdi. Ebû Cehil’in üzüntüsü daha bir arttı. Kendini kaybetti. İnatla kendini toparlayarak dedi, “Bu doğruysa göz ve kulak yanıltma ve akıl çeldirme olmamalı. Başka şehirlerin de bundan haberi olmalı.” Bu olaydan sonra dünyanın her yanından, ulaklar, kervanlar, elçiler ve mektuplar geliyordu. “Bu olay neyin nesi? Gökteki ay yarıldı. ‘Gökleri ve yeri yaratan*1’ bu kubbede bu iki mumu ‘Güneşi ışıklı, ayı parlak kıldı*2’ hükmünce tutuşturup karanlıkların perdesini bu iki mücevherin ateşiyle yaktığından beri atalarımızdan, dedelerimizden hiç kimse bu tuhaf ve garip olaya benzer olayı kesinlikle anlatmamış ve hiçbir kitap buna benzer bir olay yazmamıştır.” diyorlardı. Etraftan mektup üstüne mektup geliyordu. Ebû Cehil ve benzerlerinin yüzü “Kalplerinde hastalık olanlarınsa pisliklerini kat kat artırır*3” hükmünce her an daha bir kararıyordu. İman etmiş olanların yürekleri ve imanlarıysa “İmanlarına iman katsınlar diye...*4“ her geçen gün daha bir güçleniyordu.

“Ay ışık saçar, köpekse havlar
Ayın ne suçu var? Köpeğin huyu böyle.
Göğün sütunları ışık alır aydan
Yerde diken dibindeki köpek de kim?”

*1-)Kur’an, Yûsuf (12), 101 ve başka ayetler.
*2-)Kur’an, Yunus (10), 5.
*3-)Kur’an, Tevbe (9), 125.
*4-)Kur’an, Fetih (48), 4.

 Mecâlis-i Seb’a

11 Aralık 2019 Çarşamba

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - KURT VE TİLKİNİN AV İÇİN ASLANIN YANINDA GİTMELERİ (TURKISH & ENGLISH)

KURT VE TİLKİNİN AV İÇİN ASLANIN YANINDA GİTMELERİ

Aslan, kurt ve tilki av aramak için dağa gitmişlerdi. Bu sayede birbirlerine yardım edecek, sağlam tuzaklar kuracak ve üçü birlikte o engin ovada, birçok güzel avlar yakalayacaklardı. Erkek aslan, onlardan ar ettiği halde yine de lütuf gösterip yoldaşlık etti. Böyle padişahın ordusundan yana sıkıntısı vardı, ama “Topluluk rahmettir”(H) diye onlarla yoldaş oldu.

Bu topluluk, o şevketli ve haşmetli aslanın yanında dağa doğru gittiklerinde, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de iri ve semiz bir tavşan buldular; işleri rast geldi. Onları ölmüş, yaralanmış, kanlar içinde sürükleyerek dağdan ormana getirdiklerinde, kurtla tilki, padişahlara yaraşır bir adaletle avların paylaşılacağını umarak ona tamah ediyorlardı. İkisinin de tamahı aslana yansıdı. Aslan o tamahların dayanağını anladı. Aslan, onların kuruntularını anladıysa da bir şey söylemedi; o an içindekileri tuttu ve onları gözetti. 

Aslan kendi kendine: A dilenci cimriler cezanızı göstereceğim size, dedi. Benim görüşüm yeterli gelmedi mi size? Benim bağışım hakkındaki zannınız bu mu? Akıllarınız, görüşleriniz benim görüşümdendir. Benim dünyayı süsleyen bağışlarımdandır. Resim, ressama karşı ne düşünebilir? Çünkü ona o düşünceyi ve bilgiyi veren odur. Benim hakkımda böyle alçakça zanda bulunmak size mi kaldı a zamanın utançları? “Allah’a karşı kötü zanda bulunanlar” (Fetih,48/6)’ ın başını kesmezsem, yanlışın ta kendisi olur. Feleği sizin utancınızdan kurtarayım da bu hikâye dünya durdukça dursun dedi.

Aslan kurda giderek:Ey kurt! Bunları paylaştır. A koca kurt! Adaleti tazele, dedi. Paylaştırmada benim vekilim ol da sende nasıl bir gevher var ortaya çıksın.

Kurt: Ey padişah! Yaban öküzü sana layıktır. O da büyük, sen de büyüksün, iri ve çeviksin, dedi. Yaban keçisi benim, çünkü orta boyda; Ey tilki, sen de bu hatasız paylaşımda tavşanı al.

Aslan: Ey kurt! Nasıl dedin, söyle hele. Ben varken nasıl ‘biz ve ben’ dersin? dedi. Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi eşsiz, benzersiz bir aslanın önünde kendisini görüyor? A kendini beğenmiş eşek, beri gel, dedi. Yanına gelince pençe atıp parçaladı. Onda olgun bir akıl ve görüş göremeyince, ceza olarak başını gövdesinden ayırdı. Beni görmek seni kendinden geçirmedi madem, böyle canın inleyerek ölmen gerek, dedi. Madem benim huzurumda yok olmadın, senin boynunu vurmak hak oldu.

O başı dik aslan, iki başlılık ve ayrıcalık kalmasın diye kurdun kafasını kopardı. A koca kurt! Bey’in önünde ölü gibi olmadığın için “Biz onlardan öç aldık” (A’raf, 7/136; Hicr, 15/79…) cezasıdır bu. 

Kurdu öldürdükten sonra yüzünü tilkiye dönüp: Yemek için bunları paylaştır, dedi.

Tilki secde ederek: Ey seçkin padişah! Bu semiz öküz, senin kuşluk yemeğindir, dedi. Şu keçi de, muzaffer padişaha öğle öğünü için yahni olur. Şu tavşan da, lütuf ve kerem sahibi padişahın gece yemeğidir.

Aslan: “A tilki! Adaleti sen parlattın. Böyle paylaştırmayı kimden öğrendin?” dedi. Ey ulu! Bunu nereden öğrendin?

Tilki: Ey cihanın padişahı, kurdun halinden öğrendim, dedi.

Aslan: Bizim aşkımıza rehin oldun ya, üçünü de götür, al, git, dedi. Ey tilki! Madem tümüyle “bizim” oldun; “biz” oldun, seni nasıl incitebiliriz? Biz seniniz ve bütün avlar da senin. Ayağını yedinci kat göğe koy da yüksel. Aşağılık kurttan ibret aldığın için, artık sen tilki değilsin, benim aslanımsın. Akıllı kişi, çekinilip sakınılan belada dostların ölümünden ibret alandır.

Tilki o sırada “Aslan, avları paylaştırmak için beni o kurdun ardından çağırdı” diye diliyle yüzlerce şükür etti. “Bana sen paylaştır”  diye önce bana emretseydi, kim ondan canını kurtarabilirdi.

Öyleyse, bizi öncekilerin ardından dünyaya getirene şükürler olsun. Böylece Allah’ın, geçmiş yüzyıllarda öncekilere verdiği cezaları duyduk. Ola ki tilki gibi, o önceki kurtların halinden kendimizi daha fazla koruyabiliriz. İşte o sözü hak peygamber, bunun için bizi “Acınmış ümmet” (H) diye adlandırdı. Ey ulular! O kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık göründe öğüt alın. Akıllı kişi, Firavun’un ve Âd’ın sonunu duyunca, bu varlığı ve kibri başından atar. Eğer atmazsa, başkaları onun halinden, onun sapkınlığından öğüt alır.

HOW THE WOLF AND FOX WENT TO HUNT IN ATTENDANCE ON THE LION.

A lion, wolf and fox had gone to hunt in the mountains in quest (of food),
That by supporting each other they might tie fast the bonds and fetters (of captivity) on the hunted animals,
And all three together might seize much and great quarry in that deep wilderness.
Although the fierce lion was ashamed of them (the wolf and fox), yet he did them honour and gave them his company on the way.
To a king like this the (escort of) soldiers arean annoyance, but he accompanied them: a united party is a mercy (from God)
When they brought them (the animals which they had caught); from the mountains to the jungle, killed and wounded and dragging along in (streams of) blood,
The wolf and fox hoped that a division (of the prey) would be made according to the justice of emperors.
The reflexion of the hope of both of them struck the lion: the lion knew (what was) the ground for those hopes.
When the lion perceived their bad ideas, he did not declare (his knowledge), and paid (courteous) regard (to them) at the time,
But he said to himself, “I will Show you what (chastisement) ye deserve, O beggarly villains!
Was my judgement not enought for you? Is this your opinion of my bounty,
O ye whose understanding and judgement are (derived) from my judgement and from my world-adorning gifts?
What else (but good) should the Picture think of the painter, since he bestowed thought and knowledge upon it?
Had ye such a vile opinion of me, O ye who are a scandal to world?
I will strike off the hypocritical heads of them that think ill of God.
I will deliver the Sphere (of Time) from your disgrace, so that this tale shall remain in the world (as a warning).”
The lion said, “O wolf, divide this (prey): O old wolf, make justice new (give it new life by thy example).
Be my deputy in the office of distributor, that it may be seen of what substance thou art.”
“O King,” said he, “the wild ox is thy share: he is big, and thou art big and strong and active.
The goat is mine, for the goat is middle and intermediate; do thou, O fox, receive the hare, and no mistake!”
The lion said, “O wolf, how hast thou spoken? Say! When I am here, dost thou speak of ‘I’ and ‘thou’?
Truly, what a curt he wolf must be, that he regarded himself in the presence of a lion like me who am peerless and unrivalled!”
(Then) he said, “Come forward, O thou self-esteeming ass!” He approached him, the lion seized him with his claws and rent him.
Inasmuch as he (the lion) did not see in him the kernel of right conduct, he tore the skin off his head as a punishment.
He said, “Since the sight of me did not transport thee out of thyself, a spirit like this (thine) must needs die miserably.
Since thou wert not passing away (from thyself) in my presence, ‘twas an act of grace tos mite thy neck (behead thee).”
That haught one tore off the head of the wolf, in order that two-headedness (dualism) and distinvtion might not remain (in being)
‘Tis (the meaning of) So we took vengeance on them, old wolf, inasmuch as thou wert not dead in the presence of the Amir.
After that, the lion turned to the fox and said, “Divide it (the prey) for breakfast.”
He bowed low and said, “This fat ox will be thy food at breakfast, O excellent King,
And this goat will be a portion reserved for the victorious King at midday,
And the hare too for supper—(to be) the repast at nightfall of the gracious and bountiful King.”
Said the lion, ‘O fox, thou hast made justice shine forth: from whom didst thou learn to divide in such a manner?
Whence didst thou learn this, O eminent one?” “O King of the world,” he replied, “(I learned it) from the fate of the wolf.”
The lion said, “Inasmuch as thou hast become pledged to love of me, pick up all the three (animals), and take (them) and depart.
O fox, since thou hast become entirely mine, how should I hurt thee when thou hast become myself?
I am thine, and all the beasts of chase are thine: set thy foot on the Seventh Heaven and mount (beyond)!
Since thou hast taken warning from (the fate of) the vile wolf, thou art not a fox: thou art my own lion.
The wise man is he that in (the hour of) the shunned’tribulation* takes warning from the death of his friends.”
The fox said (to himself), “A hundred thanks to the lion for having called me up after that wolf.
If he had bidden me first, saying, ‘Do thou divide this,’ who would have escape from him with his life?”
Thanks be to Him (God), then, that He caused us to appear (be born) in the world after those of old,
So that we heard of the chastisements which God inflicted upon the past generations in the preceding time,
That we, like the fox, may keep better watch over ourselves from (considering) the fate of those ancient wolves.
On this account he that is God’s prophet and veracious in explanation called us “a people on which God has taken mercy.”
Behold with clear vision the bones and fur of those wolves, and take warning, O mighty ones!
The wise man will put off from his head (lay aside) this self-existence and wind (of vanity), since he heard (what was) the end of the Pharaohs and ‘And;
And if he do not put it off, others will take warning from what befell him in consequence of his being minguided.

*Literally, “the trial or calamity against which precautions are taken.”


DİĞER HİKAYELER - OTHER STORİES

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH) YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ 1. BÖLÜM (TURKISH - ENGLISH) 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm BARSİSA HİKAYESİ BAŞKA BİR YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) AZRAİLDEN KAÇAN ADAM (TURKISH - ENGLIH) AV HAYVANLARININ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) TÛTÎ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) HAZRETİ ÖMER (RA) ZAMANINDA ALLAH (CC) İÇİN ÇALGI ÇALAN İHTİYARIN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) NAHİV ÂLİMİ VE KEŞTİBAN (TURKISH ENGLISH) ASLAN DÖVMESİ YAPTIRAN KAZVİNLİNİN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) RUMLULARLA ÇİNLİLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) YILAN AVCISININ HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) ŞEYH AHMED HIDRAVEYH HAZRETLERİNİN KERAMETİ (TURKISH - ENGLISH) TEKKEYE GELEN KONUĞUN BİNEĞİNİ SATAN SÛFÎLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH)

-------

Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

7 Aralık 2019 Cumartesi

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - DOSTUNUN KAPISINI ÇALAN KİMSENİN HİKÂYESİ. (TURKISH & ENGLISH)


DOSTUNUN KAPISINI ÇALAN KİMSENİN HİKÂYESİ. DOSTU İÇERİDEN “KİM O” DEDİ. “BENİM” DEDİ. “MADEM Kİ SEN SENSİN, KAPIYI AÇMIYORUM. DOSTLARDAN ‘BEN’ OLAN HİÇ KİMSEYİ TANIMIYORUM, GİT” DEDİ.

Bir kimse geldi, dostunun kapısını çaldı. Dostu: "Kimsin a güvenilir?” dedi. Kapıyı çalan “Benim” dedi. Dostu: Git, şimdi zamanı değil, böyle bir sofrada ham kişinin yeri yok, dedi.

Ham kişiyi, hicran ve ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, iki yüzlülükten ne kurtarabilir?

O zavallı gitti, bir yıl sefere çıktı. Dostun ayrılığının ateşiyle yandı. O yanıp yakılan pişti de geri döndü. Yine dostun evinin çevresinde dönmeye başladı. Dudağından edepsizce bir söz çıkmasın diye, yüz türlü korku ve edeple kapının halkasını çaldı.

Dostu, “Kapıda kim var?” diye seslendi. Kapıdaki sensin ey gönül alan, dedi.

Dostu: Mademki şimdi bensin, ey ben, gir içeri. Evde iki ‘ben’in sığacağı kadar yer yok, dedi. Ey tamamı ile ‘ben’ olan, gir içeri. Artık çayırlıktaki gülle diken gibi farklı değilsin.

THE STORY OF THE PERSON WHO KNOCKED AT A FRIEND’S DOOR: HİS FRIEDN FROM  WİTHİN ASKED WHO HE WAS: HE SAİD, “TIS I,” AND THE FRIEND ANSWERED, “SINCE THOU ART THOU, I WILL NOT OPEN THE DOOR: I KNOW NOT ANY FRIEND THAT IS ‘I.’”

He answered, “I” The friend said, “Begone, ‘tis not the time (for thee to come in): at a table like this there is no place for the  raw.”
Save the fire of absence and separation, who (what) will cook the raw one? Who (what) will deliver him from hypocrisy?
The wretched man went away, and for a year in travel (and) in separation from his friend he was burned with sparks of fire.
That burned one was cooked: then he returned and again paced to and from beside the house of his comrade.
He knocked at the door with a hundred fears and respects, lest any disrespectful word might escape from his lips.
His friend called to him, “who is at the door?” He answered, “Tis thou art at the door, O charmer of hearts.”
“Now,” said the friend, “since thou art I, come in, O myself: there is not room in the house for two I’s.
His friend said to him, “Come in, O thou who art entirely myself, not different like the rose and thorn in the garden.”

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORİES

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH) YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ 1. BÖLÜM (TURKISH - ENGLISH) 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm BARSİSA HİKAYESİ BAŞKA BİR YAHUDİ PADİŞAHIN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) AZRAİLDEN KAÇAN ADAM (TURKISH - ENGLIH) AV HAYVANLARININ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) TÛTÎ HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) HAZRETİ ÖMER (RA) ZAMANINDA ALLAH (CC) İÇİN ÇALGI ÇALAN İHTİYARIN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) NAHİV ÂLİMİ VE KEŞTİBAN (TURKISH ENGLISH) ASLAN DÖVMESİ YAPTIRAN KAZVİNLİNİN HİKAYESİ (TURKISH - ENGLISH) RUMLULARLA ÇİNLİLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) YILAN AVCISININ HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH) ŞEYH AHMED HIDRAVEYH HAZRETLERİNİN KERAMETİ (TURKISH - ENGLISH) TEKKEYE GELEN KONUĞUN BİNEĞİNİ SATAN SÛFÎLERİN HİKAYESİ (TURKISH ENGLISH)

-------

Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

30 Kasım 2019 Cumartesi

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - BİR KAZVİNLİNİN ASLAN DÖVMESİ YAPTIRMASI VE İĞNE ACISI YÜZÜNDEN PİŞMAN OLMASI

Beyan sahibinden şu hikâyeyi dinle: Kazvinlilerin âdeti şudur ki, bedenlerine, ellerine, vücutlarına, iğne ucuyla zararsızca dövme yaparlardı.

Kazvinlinin biri, bir tellağa gidip: Bana nazikçe ve tatlılıkla bir dövme yap, dedi.
Tellak:Ne resmi döveyim, a yiğit?” dedi.
Kazvinli: Kükremiş aslan resmi döv, dedi. Benim burcum aslan burcudur, aslan resmi döv. İyice uğraş da dövmenin rengi koyu olsun.
Tellak: “Resmi nerene döveyim?”  dedi.
Kazvinli: Omzumun üzerine döv, dedi.

Tellak, iğneyi batırmaya başlayınca, acısı omzunun üzerine çöktü.

Yiğit:Usta, öldürdün beni, ne resmi dövüyorsun?” diye bağırdı.
Tellak: “Sen bana aslan resmi yap dedin ya”, dedi.
Kazvinli: “Hangi uzvundan başladın?” dedi.
Tellak: “Kuyruğundan başladım,”  dedi.
Kazvinli: A benim iki gözüm, bırak kuyruğu olmasın, dedi. Aslanın kuyruğundan nefesim kesildi; onun kuyruk yeri nefesimi tuttu. Ey aslan yapan! Varsın aslan kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğimin bağı çözüldü.

O adam, çekinmeden, aldırmadan, acımasızca iğneyi başka bir tarafa tutmaya başladı.

Kazvinli:Bu aslanın hangi uzvu?”  diye bağırdı.
Tellak: “Bu kulağıdır, a iyi adam, dedi.
Kazvinli: Ey usta! Kulağı da olmasın, kulağı da bırak, kilimi kısa kes, dedi.

Tellak, Kazvinlinin başka bir tarafına daha iğneyi batırınca, Kazvinli yine bağırmaya başladı.

“Bu üçüncü taraf hangi uzvudur? dedi.
Tellak: Ey aziz! Bu aslanın karnıdır, dedi.
Kazvinli: Karnı da bırak, o da olmasın, acım iyice arttı, iğneyi az çok batır, dedi.

Tellak şaşırdı, hayretler içinde kaldı. Uzun süre parmağı dişinde kaldı. Usta öfkelenip iğneyi yere attı ve: “Bu, dünyada kimin başına gelmiştir?” dedi. Karınsız, kuyruksuz, başsız aslanı kim görmüş? Allah böyle bir aslan yaratmadı.

Ey kardeşim! İğne acısına sabret de kâfir nefsin iğnesinden kurtulasın. Varlıktan kurtulan topluluğa, gökyüzü de, güneş de, ay da secde eder. Her kimin teninde kâfir nefsi ölürse, her bir eşya ona hizmet eder. Eğer gündüz gibi parlamak istiyorsan, gece gibi karanlık varlığını yak. Varlığını, bakırın kimyada eridiği gibi, o var edicinin varlığında erit. Sen iki elinle sıkı sıkı “ben’e, biz’e” sarılmışsın; ancak bütün bu bozukluk, o iki varlık yüzünden.

HOW THE MAN OF QAZVIN WAS TATTOOING THE FIGURE OF A LION IN BLUE ON HİS SHOULDERS, AND (THEN) REPENTING BECAUSE OF THE (PAIN IF THE) NEEDLE-PRICKS.

Hear from the narrator this story about the way and custom of the people of Qazvin.
They tottoo themselves in blue with the point of a needle on body and hand and shoulders, so as to surfer no injury.
A certain man of Qazvin went to a barber and said, “Tattoo me (and) do it charmingly (artistically).”
“O valiant sir,” said he, “what figüre shall I tattoo?” He answered, “Prick in the figure of a furious lion.
Leo is my ascendant: tattoo the form of a lion. Exert yourself, prick in plenty of the blue dye.”
“On what place,” he asked, “shall I tattoo you?” Said he, “Prick the desing of the beauty* on my shoulder-blade.”
As soon as he began to stick in the needle, the pain of it settled in the shoulder,
And the hero fell a-moaning—“O illustrious one, you have killed me: what figure are you tattooing?”
“Why,” said he, “you bade me do a lion.” “What limb (of the lion),” asked the other, “did you begin with?”
“I have begun at the tail,” said he. “O my dearfriend*1 , “he cried, “leave out the tail!
My breath is stopped by the lion’s tail and rump: his rump has tightly closed (choked) my windpipe.
Let the lion be without a tail, O lion-maker, for my heart is faint from the blows of the prong (the tattooer’s needle).”
That person commenced to prick in (the blue) on another part (of the man’s shoulder) without fear, without favour, without mercy.
He yelled—“Which of his members is this?” “This is his ear, my good man,” the barber replied.
“O Doctor,” said he, “let him have no ears: omit the ears and cut the frock short.”
The barber began to insert (his needle) in another part: once more the man of Qazvin set out to wail,
Saying, “What is the member (you are pricking in) now on this third spot?” He replied, “This is the lion’s belly, my dear sir.”
“Let the lion have no belly,” said he: “what need of a belly for the picture that is (already) sated*2?”
The barber became distraught and remained in great be-wilderment: he stood for a long time with his fingers in his teeth;
Then the master flung the needle to the groun and said, “Has this happaned to any one in the world?
Who (ever) saw a lion without tail and head and belly? God himself did not create a lion like this.”
O brother, endure the pain of the lancet, that you may escape from the poison of your miscreant self (nafs),
For sky and sun and moon bow in worship to the people who have escape from self-existence.
Any one in whose body the miscreant self has died, sun and cloud obey his command,
Since his heart has learned to light the candle (of spiritual knowledge and love), the sun cannot burn him.
If you wish to shine like day, burn up your night-like self-existence.
Melt away your existence, as copper (melts away) in the elixir, in the being of Him who fosters (and sustains) existence.
You have fastened both your hands tight on (are determined not to give up) “I” and “we”: all this (spiritual) ruin is caused by dualism*3.

* Literally, “idol.”
*1 Literally, “O my two eyes.”
*2 I.e “it has already imbibed as much of the blue dye as I can bear.”
*3 Literally, “by two existents.”

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORIES

The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH)

--------

Story of the Jewish king who for bigotry’s sake used to slay he Christians Part 1 (-2-)  (-3-)   (-4-)

THE STORY OF ANOTHER JEWISH KING WHO ENDEAVOURED TO DESTROY THE RELİGİON OF JESUS.




------

-------




-------


Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

23 Kasım 2019 Cumartesi

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - NAHİV ÂLİMİ VE KEŞTİBÂN (GEMİCİ) HİKÂYESİ


     Bir nahivci gemiye bindi. O kendini beğenmiş, yüzünü gemiciye dönüp:
     “Sen hiç nahiv ilmi okundun mu?” dedi.
     Gemici “okumadım” dedi.
     NahivciÖmrünün yarısı mahvoldu”  dedi.
   
     Öfkesinden gemicinin gönlü kırıldı. Ama o anda cevap vermeyip sustu. Rüzgar gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahivciye yüksek sesle seslendi:
     “Hiç yüzme bilir misin, söyle?"
   
     Nahivci: “Bilmem, a güzel yüzlü, güzel cevaplı”, dedi.
     Gemici: Bütün ömrün mahvoldu ey nahivci, çünkü gemi bu girdaplarda batacak”, dedi.

     Bil ki burada mahvoluşu bilmek gerekir nahvi değil; eğer sen mahvolmuşsan tehlikesizce suya dal. Deniz suyu, ölüyü başı üzerinde taşır, ama ölü olan denizden nasıl kurtulur? Sen beşer sıfatlarından ölürsen, ilâhi sırlar denizi, seni başının üzerinde tutar. Nahivci hikâyesini, size yok oluş nahvini öğretmek için anlattık. Ey güzel dost! Fıkhın fıkhını da, nahvin nahvini, sarfın sarfını da yok oluşta bulursun.

THE STORY OF WHAT PASSED BETWEEN THE GRAMMARIAN AND THE BOATMAN.

A certain grammaarian embarked in a boat. That self-conceited person turned to the boatman
And said, “Have you ever studied grammar?” “No,” he replied. The other said, Half your life is gone to naught.”
The boatman became heart-broken with grief, but at the time he refrained from answering.
The wind cast the ‘boat into a whirlpool: the boatman spoke loud (shouted) to the grammarian,
“Tell me, do you  know how to swim?” “No,” said he, “O fair-spoken* good-looking man!
“O grammarian,” said he, “your whole life is naught, because the boat is sinking in these whirlpools.”
Know that here mahw (self-effacement) is needed, not nahw (grammar): if you are mahw (dead to self), plunge into the sea without peril.
The water of the sea places the dead one on its head (causes him to float on the surface); but if he be living, how shall he escape from the sea?
Inasmuch as you have died to the attributes of the flesh, the Sea of (Divine) consciousness will place you on the crown of its head (will raise you to honour).
We have stitched in (inserted) the (story of the) grammarian, that we might teach you grammar (nahw) of self-effacement (mahw).
In self-loss*1, O venerated friend, thou wilt find the jurisprudence, the grammar of grammar, and the accidence of accidence*2.

* Literally, “answering pleasantly.”
*1 Literally, “in becoming less.”
*2 I.e. the cream and essence of these sciences.

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORIES

The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH)

--------

Story of the Jewish king who for bigotry’s sake used to slay he Christians Part 1 (-2-)  (-3-)   (-4-)

THE STORY OF ANOTHER JEWISH KING WHO ENDEAVOURED TO DESTROY THE RELİGİON OF JESUS.




------




-------


Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.

21 Kasım 2019 Perşembe

(MS) MESNEVÎ'DEN HİKÂYELER - HAZRETİ ÖMER (R.A) ZAMANINDA ALLAH İÇİN ÇALGI ÇALAN İHTİYARIN HİKÂYESİ


     İşittin mi? Hazreti Ömer (r.a) zamanında çenk çalan, şöhretli bir çalgıcı vardı. Bülbül onun sesiyle kendinden geçer, bir neşeye yüz katardı. Onun nefesiyle, meclisler, topluluklar güzelleşir, nağmesiyle kıyametler kopardı. Onun sesi de İsrâfil gibi hünerler gösterir, ölülerin canlarına hayat verirdi. Belki de İsrâfil’in arkadaşıydı; onu dinleyen fil bile göklere uçardı. Âlem, o çalgıcıyla şenlenir, sesiyle şaşılacak hayaller kurdururdu. Ezgileriyle gönül kuşu uçar, sesinden canın aklı hayran olurdu.

     Zaman geçti ve o çalgıcı yaşlandı. Can doğanı âcizlikten sinek avlar oldu. Küpün arkası gibi onun sırtı da kamburlaştı; kaşları sarkmaktan gözlerinin üzerinde paldum gibi oldu. Cana can katan güzel sesi çirkinleşti, kimsenin yanında bir değeri kalmadı. Zühre’yi bile kıskandıran o ses, bir koca eşeğin sesine döndü. Çalgıcı iyice yaşlanıp güçsüzleşince, kazançsızlıktan bir parça yufkaya muhtaç oldu. Ey Allah’ım! Bana fazlasıyla ömür ve mühlet verdin, çöp kadar değersiz bir kişiye lütuflarda bulundun, dedi. Yetmiş yıl günah işledim; bir gün bile rızkını benden kesmedin. Bugün nasibim yok, senin konuğunum. Çengi senin için çalacağım, senin kulunum. Çengini de alarak Allah’ı aramaya başladı; ahlar vahlarla Medine Mezarlığına doğru gitti. Kendi kendine: Hak’tan kiriş parası isteyeceğim. O kalpleri iyilikle kabul eder, dedi. Mezarlıkta uzunca bir süre çenk çalmakla meşgul oldu, ağlayarak başını yere koydu. Çengi başına yastık etti ve bir mezarın üzerine yığıldı kaldı. Çan kuşu ten kafesinden kurtuldu. Çalgıyı, çalgıcılığı bırakıp sıçradı. Teninden ve dünya dertlerinden azat oldu. Sade ve saf bir âleme, can ovasına ulaştı. Canı, orada macerasını anlatıyordu: Keşke beni burada bıraksalardı. Bu bahar, bahçede canım hoş olurdu: şu ovada, gayp âleminin bahçelerinde mest olurdu. Kanatsız, ayaksız sefer eder; dişsiz, dudaksız şekerler yerdim. Akıl sıkıntısı olmayan bir zikir ve zikirle, felek sakinleriyle şakalaşırdım. Gözlerim görmeden başka âlemler görür; elsiz avuçsuz çiçekler dererdim.

     Bu arada Hak Teala Hazreti Ömer’e (r.a) kendisini alamayacağı bir uyku verdi. Hazreti Ömer (r.a) hayrete düştü. Bu uyku maksatsız değildir, bu uyku gaypten gelen bir uykudur, dedi. Başını koyup uykuya daldı. Hazreti Ömer’e (r.a) Hak’tan bir ses geldi, canı o sesi işitti. O ses, her sesin aslı olan sestir. Ses ancak odur, geri kalanı yankıdır.

     Çalgıcı beklemekten acze düştü. Hazreti Ömer’e ses geldi: Ey Ömer! Kulumuzun ihtiyaçlarını gider, seçkin ve saygın bir kulumuz var. Mezarlık tarafına doğru bir zahmet gidiver. Ey Ömer! Uykundan uyan, halkın malından yedi yüz dinarı eksiksiz olarak onun avucu koy. Parayı onun önüne koy: “Ey bizim şeçkin kişimiz, sen bu kadarcık parayı al da bizi mazur gör. Bu kadarcık para kiriş parasıdır; bunu harca, harcadıktan sonra buraya yine gel” de.

     Hazreti Ömer, o sesin heybetinden sıçradı, bu hizmet için belini bağladı. Sonra, mezarlık yönüne doğru yürümeye başladı. Koltuğunda altın kesesi, koşarak aramaya koyuldu. Mezarlığın etrafında epeyce bir koşuşturdu; orada o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Kendi kendisine: O seçkin kişi bu değildir, diyerek aramaya devam etti. Yorgun düştü, o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Kendi kendine: Hak Teâlâ bana, temiz, layık ve kutlu bir kulumuz var, dedi. Yaşlı bir çalgıcı nasıl Allah’ın seçkin bir kulu olur? Ne güzelsin ey gizli sır, ne güzel. Aslanın çölün etrafında dolaştığı gibi tekrar mezarlığın etrafını dolaştı. İyice anladı ki orada o ihtiyardan başkası yoktu, dedi ki: Karanlığın bağrında nice aydın gönüller vardır. İhtiyarın yanına gelerek yüz edeple oturdu. Hazreti Ömer’in aksıracağı tuttu, ihtiyar sıçradı. Hazreti Ömer’i görünce hayretler içinde kaldı. Gitmek istedi ama bir titreme tuttu. İçinden, Allah’tan yardım istedi. Muhtesip, çalgıcı bir ihtiyarcağıza çattı, dedi. Hazreti Ömer onun yüzüne nazar etti, utanmış ve yüzü sararmış görünce dedi ki, benden korkma; çünkü ben sana Hak’tan iyi haberler getirdim. Hazreti Yezdan, senin huylarını o kadar methetti ki Ömer’i senin yüzüne âşık etti. Benimle beraber otur, uzakta durma da sana ikbal sırlarını söyleyeyim. Hak Teâlâ sana selam etti; sonsuz sıkıntı ve gamlarından hali nasıldır diye soruyor. İşte, sana birkaç dirhem kiriş parası; bunları harca sonra tekrar buraya gel. İhtiyar, bunu işitince titremeye başladı. Ellerini ısırıyor, çırpınıyordu. Ey eşi ve benzeri olmayan Allah! Yeter, zavallı ihtiyar utancından eridi, diye bağırıyordu. İhtiyar çokça ağladı. Derdi ve ıstırabı iyice artınca, çengi yere çalıp un ufak etti. Dedi ki, Ey Allah ile aramda perde olan, ey yolumu doğru yoldan saptıran. Ey yetmiş yıl benim kanımı içen, ey kemal sahibi katında yüzümü kara çıkaran! Ey ihsan edici, vefalı Allah’ım! Cefa içinde geçen ömrüme sen acı. Allah öyle bir ömür verdi ki bana, onun bir gününe bile kimse kıymet biçemez. Ömrümü, her solukta sazın ince ve kalın tellerine vurarak harcadım. Ah! Irak perdesini ve makamını anıp durmaktan, ayrılığın acı zamanı hatırımdan çıktı. Eyvahlar olsun! Onun incelen zir perdesinin letafeti yüzünden gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü. Eyvahlar olsun! Şu yirmi dört perdenin sesiyle kervan geçip gitti, gün akşam oldu. Ey Allah’ım! Feryat, bu feryat edenden! Kimseden değil, bu yardım dilenenden yardım isterim. Kimseden medet istemem, bana ancak benden yakın olandan medet var, dedi. Zira bu benlik bana her an ondan gelir. Bu benlik, benden eksilip azalınca ancak onu görürüm. Mesela, bir kimse sana altın saysa, kendine değil de ona doğru bakarsın ya, bu gibi. Böylece ihtiyar çalgıcı bunun gibi birçok hatasını saydı.

     Hazreti Ömer (r.a) dedi ki: senin bu ağlayıp inlemelerin, aklı başında oluşunun eseridir, dedi. Yok olanın yolu, bir başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da bir başka günahtır. Aklı başında oluş, geçmişi anmaktandır. Geçmişin de Allah ile aranda perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe ver, ne zamana dek bu ikisi yüzünden ney gibi boğumla dolu olacaksın? Neyde boğum olduğu sürece sırdaş değildir; o dudağın, o ezginin mahremi değildir. Tavaf ediyorsun, ama ridâ içinde tavaf etmedesin. Eve ulaştın ama hâlâ kendindesin. Ey haberleri haber verenden habersiz olan, tövben günahından da beter. Ey geçmiş hallerinden tövbe peşinde olan, bu tövbeden ne zaman tövbe edeceksin söyle. Bazen ince ezgileri kıble ediniyorsun, bazen de ağlayıp inlemeyi öpüyorsun.

     Faruk, sırlara ayna olunca, ihtiyarın canı içinde uyandı. Can gibi, ağlayışsız gülüşsüz hale geldi; canı gitti, başka bir canla dirildi. O anda içine bir hayret düştü de yerin göğün dışına çıktı.


THE STORY OF THE OLD HARPER WHO IN THE TIME OF ‘UMAR, MAY GOD BE WELL-PLEASED WİTH HİM, ON A DAY WHEN HE WAS STARVİNG PLAYED THE HARP FOR GOD’S SAKE IN THE GRAVEYARD.

Hast thou heard that in the time of ‘Umar there was a harper, a fine and glorious minstrel?
The nightingale would be made beside herself by his voice: by his beautiful voice one rapture would be turned into a hundred.
His breath was an ornament to assembly  and congregation, and at his song the dead would arise.
(He was) like Israfil (Seraphiel), whose voice will cunningly bring the souls of the dead into their bodies,
Or he was (like) an accompanist* to Israfil, for his music would maket he elephant grow wings.
That minstrel by whom the World was filled with rapture, from whose voice wondrous phantasies grew (arose in the minds of those who heard him),
At whose song the bird of the soul would take wing, and at whose note the mind of the spirit would be distraught—
When time passed and he grew old, from weakness the falcon, his soul, became a catcher of gnats.
His back became bent like the back of a wine-jar, the brows over his eyes like a crupper-strap.
His charming soul-refreshing voice became ugly and worth nothing to any one.
The tone that had (once) been the envy of Zuhra (Venus) was now like the bray of an old donkey.
When the minstrel grew older and feeble, through not earning (anything) he became indebted for a single loaf of bread.
He said, “Thou hast given me long life and respite: O god, Thou hast bestowed (many) favours on a vile wretch.
For seventy years I have been committing sin, (yet) not for one day hast Thou withheld Thy bounty from me.
I (can) earn nothing: to-day I am Thy guest, I wil play the harp for Thee, I am Thine.”
He took up his harp and went in search of God to the graveyard of Medina, crying “Alas!”
He said, I crave of God the price of silk (for harpstrings), for He in His kindness accepts adulterated coin.”
He played the harp a long and (then), weeping laid his head down: he made the harp his pillow and dropped on a tomb.
Sleep overtook him: the bird, his soul, escaped from captivity, it let harp and harper go and darted away.
It became freed from the body and the pain of this World in the simple (purely spiritual) World and the vast region of the soul.
There his soul was singing what had befallen (it), saying, “If they would but let me stay here,
Happy would be my soul in this garden and springtide, drunken with this far-stretching) plain and mystic anemone-field.
Without head or foot I would be journeying, without lip or tooth I would be eating sugar.
With a memory and thought free from brain-sickness, I would frolic with the dwellers in Heaven.
With eye shut I would be seeing a (whole) World, without a hand I would be gathering roses and basil.”
The God sent such a drowsiness upon ‘Umar that he was unable to keep himself from slumber.
He fell into amazement saying, “This is (a thing) unknown. This has fallen from the Unseen, His not without purpose.”
He laid his head down, and slumber overtook him. He dream that a voice came to him from God: his spirit heard
That voice which is the origin of every cry and sound: that indeed is the (only) voice, and the rest are echoes.
Turn back and hear the plight of the minstrel, for the Minstrel had (now) become desperate from waiting (so long).
The voice (of God) came to ‘Umar, saying, “O Umar redeem Our servant from want.
We have a servant, a favourite and higly esteemed one: take the trouble to go on foot to the graveyard.
O ‘Umar, spring up and put in thy Hand full seven hundred dinars from the public treasury.
Carry them to him (and say), ‘O thou who art Our cholce, accept this sum now and excuse (Us for offering such a small gift).
Spend this amount on the price (purchase) of silk: when it is spent, come here (again).””
Then ‘Umar in awe of that voice sprang up that he might gird his loins for this service.
‘Umar set his face towards the graveyard with the purse under his arm, running in search (of God’s favourite).
Long did he run round about the graveyard: no one was there but that poor old man.
He said, “This is not he;” and ran once more. He became tired out and saw none but the old man.
He said, “God said, ‘We have a servant: he is a pure and worthy and blessed one.’
How should an old harper be the chosen of God? O Hidden Mystery, how excellent, how excellent art Thou!”
Once again he wandered about the graveyard, like the hunting lion about the desert.
When it became certain to him that none was there except the old man, he said, “Many an illumined heart is (to be found) in darkness.”
He came and sat down there (beside him) with a hundred marks of respect. ‘Umar happened to sneeze, and the old man sprang to his feet.
He saw ‘Umar and stood fixed in amazement: he resolved to go and began to tremble (with fear).
He said within himself, “O God, help, I beseech theel The Inspector has fallen upon a poor old harper.”
When ‘Umar looked on the old man’s countenance, he saw him ashamed and pale.
Then ‘Umar said to him, “Fear not, do not flee from me, for I have brought thee glad tidings from God.
How often has God praised thy disposition, so that He has made ‘Umar in love with thy face!
Sit down beside me and do not make separation (between us), that I may say into thine ear the secret (message) from (the Divine) favour.
God sends thee. Greeting and asks three how thou farest in thy distress and boundless sorrows.
Lo, here are some pieces of gold to pay for silk. Spend them and come back to this place.”
The old man heard this, trembling all over and biting his hand and tearing his garment,
Crying, “O God who hast no like!” inasmuch as the poor old man was melted*1 with shame.
After he had wept long and his grief had gone beyond (all) bounds, he dashed his harp on the earth and broke it to bits.
He said, “O thou (harp) that hast been to me a curtain (debarring me) from God, O thou (that hast been) to me a brigand (cutting me off) from the King’s highway,
O thou that hast drunk my blood for seventy years, O thou because of whom my face is black (disgraced) before (the Divine) perfection!
Have mercy, O bounteous God who keepest faith, on a life passed in iniquity!
God gave (me) a life, the value of every single day whereof none knoweth except Him.
I have spent my life, breath by breath: I have breathed it all away in treble and bass.
Ah me, that in minding the (musical) mode and rhythm of ‘Irag the bitter moment of parting (from this world) went out of my mind (was forgotten).
Alas that from the liquid freshness of the minör zirafgand the seed sown in my heart dried up, and my heart died.
Alas that from (my preoccupation with) the sound of these four-and-twenty (melodies) the caravan passed and the day grew late.”
O God, help (me) againts this (self of mine) that is seeking help (from Thee): I seek justice (redress) from no one (else, but only) from this justice-seeking (self).
I shall not get justice for myself from any one except, surely, from Him who is nearer to me than I;
For this “I-hood” comes to me from Him moment by moment: therefore when this has failed me, I see (only) Him,
As (when you are with) one who is counting out gold to you, you keep your gaze (directed) towards him, not towards yourself.
Then ‘Umar said to him, “This wailing of thine is also (one of) the marks of thy sobriety (self-consciousness).
The way of him that has passed away (from self-conscious ness) is another way, because sobriety is another sin.
Sobriety exists (arises) from recollection of what is past: past and future are to thee a curtain (separating thee) from God.
Cast fire on them both: how long, because of these Twain, wilt thou be full of knots (joints) like a reed?
Whilst the reed is knotted, it is not a sharer of secrets: it is not the companion of the (flute-player’s) lip and voice.
When thou art (engaged) in going about (seeking God) thou art indeed wrapped in (thy) going about*2: when thou hast come home, thou art still with thyself (self-conscious).
O thou whose knowledge is without knowledge of the Giver of knowledge, thy repentance is worse than thy sin,
O thou that seekest to repent of a state that is past, say, when wilt thou repent of this repentance?
At one time thou turnest to the (low) sound of the treble, at another thou dost kiss (art in love with) weeping and wailing.”
When Faruq (‘Umar) became a reflector of mysteries, the old man’s heart was awakened from within.
He became without weeping or laughter, like the soul: his (animal) soul departed and the other soul came to life.
In that hour such a bewilderment arose within him that he went forth from earth and heaven—
A seeking and searching betond (all) seeking and search: I know not (how to describe it); (if) you know, tell!  

*Literally, “accompanists.” Cf. Book III, 1473.
*1Literally, “became water.”

DİĞER HİKAYELER - OTHER STORIES

The Story Of The Greengrocer And The Parrot And The Parrot's Spilling  The Oil In The Shop

BAKKAL VE TÛTÎ (TURKISH - ENGLISH)

--------

Story of the Jewish king who for bigotry’s sake used to slay he Christians Part 1 (-2-)  (-3-)   (-4-)

THE STORY OF ANOTHER JEWISH KING WHO ENDEAVOURED TO DESTROY THE RELİGİON OF JESUS.




------





-------


Daha başka hikayeleri ve Hz. Mevlana ile ilgili çeşitli paylaşımları blogtan bulabilirsiniz.