Bu bölümde, Hz.
Mevlânâ'nın Mesnevî Şerif'in 1. defterinde tefsir ettiği Ayet-i Kerîmeleri ve tefsirlerini
bulabilirsiniz. Daha önce 1. defterdeki Hadîs-i Şerifleri ve tefsirlerini iki
bölüm olarak paylaşmıştım. O yayınları da aşağıdaki etikete tıklayarak
okuyabilirsiniz. Ayrıca bu yayında Hadîs-i Şerif şerhlerindekinden farklı bir
şekilde, tek yayın olarak paylaşıyorum. Bildiğiniz gibi Hz. Mevlânâ Hadîs-i
Şeriflerle birlikte Ayet-i Kerîmelerin bazılarını da Mesnevî-i Şerif içerisinde
şerh etmiş, hatta bunların yanında Senâî'nin ve Attar'ın (ks.) şiirlerinin de
bazı beyitlerini tefsir ederek Mesnevî'nin içerisine almıştır. Son olarak bu
bölümle alakalı şunları söylemem lazım: Hz. Mevlânâ bu tefsirleri yaparken
Âyet-i Kerîmelerin kısa bölümlerini alarak tefsirini yapmıştır. Bendeniz de bu
Âyet-i Kerîmerleri tam olarak okuyucuya göstermek adına hepsini yazmayı uygun
gördüm. Başka bir konu ise ikinci olarak paylaştığım tefsirin padişah ve cariye
hikâyesinin sonunda yapılmış bir yorum olduğudur. Bundan dolayı tefsiri
anlamlandırmak zor olmaması için öncelikle padişah ve cariye hikâyesine göz
atmanızı tavsiye ederim. Bu hikâyeye de aşağıdaki etikete tıklayarak
okuyabilirsiniz.
Allah’ın Kur’an’ına
kaçıp sığınırsan, Peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Kur’an Peygamberlerin
halleridir. Peygamberler, Allah’ın o tertemiz ululuk denizinin balıklarıdır.
Ama sen Kur’an’ı okur da onu kabul etmezsen, ister peygamberleri gör istersen
velileri gör. Hiçbir faydası olmaz. Ancak hükümlerine uyup, kıssalarını okursan
can kuşun ten kafesine sığmaz. Kafeste hapis olmuş kuşun kurtulmayı istememesi
cahilliğindendir.
(Mesnevî I-1538)
Allah’ın Kur’an’ına
kaçıp sığınırsan, Peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Kur’an Peygamberlerin
halleridir. Peygamberler, Allah’ın o tertemiz ululuk denizinin balıklarıdır.
Ama sen Kur’an’ı okur da onu kabul etmezsen, ister peygamberleri gör istersen
velileri gör. Hiçbir faydası olmaz. Ancak hükümlerine uyup, kıssalarını okursan
can kuşun ten kafesine sığmaz. Kafeste hapis olmuş kuşun kurtulmayı istememesi
cahilliğindendir.
(Mesnevî I-1538)
ÂYET-İ KERÎME
Bakara Suresinde, Hakk’a karşı edebin konu edildiği, Hz Mûsâ kavminin aşırıya gitmesinin ve bunun zararlarının anlatıldığı ayet ve Hz. Mevlânâ’nın yorumlaması.
BAKARA SURESİ, 2/61
Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı kötü olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyleyse inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, Peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmek oluşlarıydı. (BAKARA SURESİ, 2/61)
MESNEVÎ, 1/78-90
Allah’tan edepte muvaffak olmayı isteriz. Edepsiz Allah’ın lütfundan mahrum kalıştır. Çünkü edepsiz yalnızca kendisine kötülük etmez, belki edepsizliğinin ateşi her yeri kaplar.
Zahmetsizce, bir zorluk olmadan, gökten sofra iniyordu. Musa’nın kavminin içinden birkaç kendini bilmez, sarımsak ve mercimek nerede? dediler. Bu edepsizlikten sonra, gökten inen sofra kesildi. Onlara ekip biçme zorluğu kaldı. İsa onlar adına özür dileyince tekrar sofra inmeye, çeşit çeşit yiyecekler gelmeye başladı. Küstahlar edepsizliklerini tekrarlayıp, sofra artıklarını almak istediler. İsa bunlara, “Bu daimi bir nimettir, eksilmez, bitmez, size bu nimetleri gönderen ulu zatın verdiklerine karşı yaptığınız küfürdür” dedi. Hakk’ın rahmet kapısı, bu tamahkârsızlar yüzünden yüzlerine kapandı. Senin başına ne sıkıntı, ne dert geliyorsa, bil ki, cüretkârlığın ve küstahlığından geliyor. Dostumuzun yolunda her kim cüretkârlık gösteriyorsa, küstahlaşıyorsa yol kesici odur.
ÂYET-İ KERÎME
Asıl sevginin Allah (c.c) sevgisi olması gerektiğini anlatan meşhur Padişah ve Câriye hikâyesinin son bölümü ile Kehf Suresinin Hızır (a.s.) kıssasın 71 ve 74. ayetlerin hikmetlerinin birlikte açıklanması.
KEHF SURESİ, 18/71-74
Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi deldi. Musa: Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın! Dedi. 18/71
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın! 18/74
MESNEVÎ
Kuyumcuyu, Hekimin öldürmesinin ne korku yüzünden ne de ümit yüzünden olduğunu sanma. Hekim, Allah’ın ilhamı ve emri gelmeden, padişah istediği için öldürmedi onu. Hızır’ın (a.s.) çocuğun boğazını neden kestiğini herkes anlamaz. Allah’tan vahiy alan kimse ne söylerse o doğrunun ta kendisidir. Sana can veren de, senin canını alan da o’dur. Hüküm sahibi yalnızca o’dur. Hakk’ın emri geldiğinde sen de başını o’nun önüne koy. Güle oynaya, sevinerek can ver. Ver ki Ahmed’in tertemiz canı Ehad ile nasılsa, senin canın da sonsuza dek öyle güleç kalsın. Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Sen suizannı ve çekişmeyi bırak. Sen onun çirkin, pis bir iş yaptığını sandın. Süzülmüşlük, duruluk içinde bulanıklık bırakır mı hiç? Bu riyazetler, bu cefalar ocağın gümüşten posayı çıkarması içindir. İyinin, kötünün sınanması, altının kaynayıp köpüğünün üste çıkması içindir. Yaptığı iş Allah’ın ilhamıyla olmasaydı, o padişah değil, yırtıcı bir köpek olurdu. Onda şehvet, hırs ve hevâ yoktu. Yaptığı iş yanlış görünse de aslında doğruydu. Eğer Hızır gemiyi deldiyse, bu yaptığı işte doğruydu, haklıydı. Musa (a.s) kendinde bulunan onca bilgi ve hünere rağmen, vehme kapıldı, işin aslını görmesini engelledi. O kırmız güldür, kan deme sen ona; ondaki akıl sarhoşluğu idi, delilik değil. Eğer onun isteği Müslüman kanı dökmek olsaydı, onun adını anmak küfür olurdu. Kötü hallinin övülmesi arşı titretir. Bu övme iyi kişiyi de kötü düşüncelere düşürür. O öyle takva ehli bir padişahtı ki, Hakk’ın seçkiniydi. Böyle bir padişahın elinde ölen, yüksek makamlara kavuşur. Bu ölümden kendisine bir fayda görmeseydi, onu öldürmeye kast eder miydi? Çocuk hacamatçının elinde bıçağı görünce korkar, şefkatli anne ise sevinçlidir. Hakk senden yarım can alır, yüz can bağışlar. Senin aklına gelmeyecek şeyleri verir. Sen kendine göre kıyaslıyorsun. Ondan uzaktasın, ona doğru yaklaş. Sen kendi işini temiz kişilerin işleriyle bir tutma, aslan manasındaki “şîr” ile süt manasında ki “şîr” yazılırken aynı yazılsa bile.
ÂYET-İ KERÎME
Gözler onu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder. (En’âm, 6/103)
MESNEVÎ
Can, ortada olduğu için, yakınlığından dolayı kayıptır. İnsan küpe benzer; içi su dolu ama dışı kupkuru. Kırmızı, yeşil ve sarı, bu üç renkten önce nuru görmezsen bunları nasıl görebilirsin? Senin aklın renklere takılıp kaldığı için, bunlar senin ışığı görmene engel oldu. Gece olunca renkler kaybolur. O zaman renkleri görmenin ışık sayesinde olduğunu anlarsın. Dışarıdan bir ışık olmadıkça renkleri göremezsin. İçimizdeki hayal rengi de böyle. Dışarıdaki renkler Güneş’in ve Süha yıldızının ışığıyla görünür. İçteki renkler ise, yüce ışıkların yansımasıyla görünür. Gözünün nuru da gönlünün nurudur. Gözünün nuru gönüllerin nurundan meydana gelir. Aynı şekilde, gönül nurunun nuru da, aklın ve duygunun ışığından farklı olan Hak nurudur. Geceleri ışık olmadığı için renkleri göremedin. Onun nurunun zıddıyla şüphesiz anlarsın ki, önce ışık, sonra renk görünür. Bu zıtlıklar sayesinde anlayabilirsin. Allah; gönül hoşluğu meydana çıksın diye zıt olarak sıkıntı ve üzüntüyü yarattı. Demek ki gizli şeyler, zıddı olunca ortaya çıkar. Allah da zıddı olmadığı için gizlidir. Öyleyse önce ışığa sonra renge bakılır. Beyaz ve zencinin belli olduğu gibi, zıt da zıddıyla belli olur. Sen nuru, zıddıyla bildin. Zıt, zıddıyla meydana gelir, görülür. Varlık âleminde Allah’ın nurunun bir zıddı yoktur ki görülebilsin.
ÂYET-İ KERÎME
Onlar; başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz yine ona döndürüleceğiz” derler. (Bakara, 2/157)
MESNEVÎ
Aslan denilince orman bilindiği gibi şekli de anlamdan bil, ya da sesin ve sözün düşünceden geldiğini bildiğin gibi bil. Bu söz ve bu ses, düşünceden meydana gelir. Ancak sen bu düşünce denizi nerededir bilemezsin. Ama güzel bir söz dalgası görünce, onun şerefli bir denizden geldiğini bilirsin. Bilgiden düşünce dalgası meydana çıkınca, o söz ve sesten de bir suret ortaya çıkar. Sözden şekil doğar sonra yine ölür. Dalga geldiği yere, denize yine döner. Şekil, şekilsizlikten ortaya çıkar ve sonra tekrar şekilsizliğe döner. “Şüphesiz yine ona döneceğiz.” O halde sen her an ölüyor ve her an diriliyorsun. Mustafa (s.a.v), “hayat bir andır” buyurdu. Bizim fikrimiz havadaki bir ok gibidir. O havada nasıl durur? Tekrar Allah’a döner. Dünya her nefeste yenilenir. Biz onu duruyor gördüğümüzden bundan habersiziz. Ömrümüz de ırmak gibi tekrar tekrar yenilendiği için kendimizdeki etkisini fark etmeyiz. Ucu ateşli bir sopayı elinde hızlıca çevirdiğinde nasıl tek bir şekil oluyorsa, akıp giden ömrünün geçtiğini de anlamazsın. Ateşli sopayı doğru bir şekilde sallayınca, ateş sana upuzun bir çizgi gibi görünür. Ömrünü uzun gibi görmende Allah’ın sürekli yaratmasındandır. Bu sırrın tâlibi en derin âlim bile olsa, ona yüce kitap olan Hüsameddin’den öğren deriz.
ÂYET-İ KERÎME
Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru iseniz, haydi bana bunları isimlerini bildirin” dedi. (Bakara, 2/31)
MESNEVÎ
“İsimleri öğretti” âyetinin beyi olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanların atası, her şeyin adını, o şey sonuna kadar her nasıl olacaksa o, ona öylece bildirilmişti. O her ne lakap vermişse değişmemiş, çevik demişse tembel çıkmamıştır. O, Mümin olacak olanı da önceden gördü, sonradan kâfir olacak olanı da bilmişti. Her şeyin adını, bilenden işit; “Allemelesmâ” remzinin sırrını dinle. Bize göre her şeyin adı, görünüşüne göredir; Allah katında iç yüzüne, hakikatine göredir. Mûsâ’ya göre sopasının adı asa; Hakk katında onun adı ejderha idi. Bu dünyada Ömer’in adı putperest idi; “Elest” te onun adı mümindi. Bizim meni dediğimiz şey, Hak katında benliğimizi ortaya çıkaran suretti. Bu meni, artıksız, eksiksiz yokluk âleminde vardı, Allah’ın ilminde de mevcuttu. Demek ki, Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte de adımız o olmuştur. Allah, insana sonuna göre bir ad koyar. İnsanların koyduğu geçici ada göre değil. Âdem’in gözü Hak nuru ile gördüğünden isimlerin hakikati ve sırları onun için ortadaydı. Ondaki Hak nurunu gören meleklerin hepsi, onun önünde secde ettiler. Şu adını andığım Âdem’in vasıflarını kıyamete kadar övsem, yine övgüden aciz kalırım. Âdem bunların hepsini bildi.
ÂYET-İ KERÎME
(Âdem ve eşi) dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”
Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” ( Â’RAF, 7/23-16)
MESNEVÎ
(Âdem’in (a.s) “Rabbimiz, biz kendimize zulüm ettik” diye hatayı kendine nispet etmesi ve Şeytan’ın “Beni azdırdın” diyerek kendi günahını Allah’a yüklemesi.)
Allah’ın işlerine de bak, bizim işlerimize de. İkisine de bak ta yaptığımız işleri gör; zaten bu ortada. Bu işler halkın yaptığı işler değilse, sadece Allah’ın yaptığı işleri ise, kimseye “bunu neden böyle yaptın” deme. Allah’ın yaratmasıyla bizim işlerimiz meydana çıkar. Yaptığımız işler, Allah’ın eserleridir. Birisi konuştuğunda ya harfleri görür, ya da mânayı. Aynı anda ikisini birden nasıl görebilir? Anlama giderse sözden gafil olur. Önünü ve arkasını hiçbir göz aynı anda göremez. Şunu bil ki: Öne baktığın zaman arkayı nasıl görebilirsin? Mademki can, sözü ve mânayı aynı anda kavrayamaz, her ikisini nasıl yapabilir. Ey oğul! Allah her şeyi kavramıştır. Onun bir iş yapması, başka bir iş yapmasına engel değildir. Şeytan “Bimâ ağveytenî” dedi; o alçak kendi yaptığını sakladı. Ama Âdem “Zalemnâ enfusenâ” dedi; bizim gibi Allah’ın yaptığından habersiz değildi. Günah işlemesine rağmen edebi gözetti ve günahı kendine yükledi, Allah’a yüklemedi. Bunun sayesinde ihsanlara nail oldu. Âdem tövbe ettikten sonra Allah “Ey Âdem! Senin günahını da mihnetini de ben yaratmadım mı?” dedi. O benim takdir etmem, benim kazam değil miydi; tövbe ederken onu neden dile getirmedin? Âdem, “Korktum, edebi elden bırakmadım” dedi. Allah, “ Bende o yüzden korudum seni” dedi. Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler, temizler için değil midir? Sevgiliyi hoş tut güzellikler gör, incin ama incitme! Ey gönül! Bir misal getir de cebir ve ihtiyarı birbirinden ayır. Titreme illetinden titreyen bir el ve kendi kendine titrettiğin bir el. Şunu bil ki, her iki işi de Allah yaratmıştır. Fakat bu hareketin onunla mukayesesi imkânsızdır. Kendi isteğinle elini oynatırsan pişman olabilirsin; ama titreme illeti olan bir adamın pişman olması mümkün mü? Anlattığımız bu konu, akla dayalı bir konudur. Anlamakta zorlanan kişinin anlaması için.
ÂYET-İ KERÎME
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (HADÎD, 57/4)
MESNEVÎ
Ahmaklığa gelelim, Allah’ın zindanıdır ahmaklık. Bilgi ise O’nun korumasıdır. Uykumuz O’nun verdiği sarhoşluktur, uyanıklığımız onun hikâyelerini anlatmak için. Ağlayınca O’nun rızık dolu bulutuyuz. Gülmemiz O’nun şimşeğidir. O’nun kahrı, bizim savaşmamız ve öfkemiz, O’nun sevgisi, bizim barışmamız ve özür dilememizdir. Şu birbirine karışmış dünyada biz kimiz? Elif gibiyiz. Elif’in tek başına nesi var? Hiç!
ÂYET-İ KERÎME
Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Ancak bunlar dünya metâ’ıdır. Hâlbuki varılacak en güzel yer onun katıdır. (Âl-i İmrân, 3/14)
MESNEVÎ
“İnsanlara süslü gösterildi” ayeti gereğince Allah’ın süslediğinden insan kaçabilir mi? Allah, erkek kadınla sükûnet bulsun diye yarattıysa, Âdem Havva’dan ayrılabilir mi? Erkek, Hz. Hamza gibi önde de olsa, Zaloğlu Rüstem gibi de olsa kadının esiridir. Cihan âlemi sözleriyle kendinden geçiren Hz. Muhammed bile “Konuş ya Hümeyrâ” derdi. Zahirde su gücüyle ateşe üstün gelirse de kaba konulunca ateşe yenilir, kaynayıverir. Ateş ve su arasında bir kap olursa ateş suyu buharlaştırır, yok eder. Görünüşte sen kadına su misali üstünsün ama hakikatte onu istediğin için kadına mağlupsun. Bu insanoğluna ait bir özelliktir. Hayvan sevgi de noksandır, bu onun yaratılışından eksikliktir.
ÂYET-İ KERÎME
İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’a yalnız bir yönden kulluk ederler. Kendilerine bir iyilik dokunursa gönülleri hoş olur, eğer bir musibet uğrarsa çehreleri değişir. O, hem dünyasını hem de ahiretini kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir. (Hacc, 22/11)
MESNEVÎ
Filozoflar, dünyanın bir yumurta, yeryüzünün de onun sarısı olduğuna inanırlardı. Onlardan birisi, “Bu dünya, her yeri kaplayan semanın ortasında nasıl duruyor? Yukarıya da gitmiyor, aşağıya da, sanki havaya asılmış kandil gibi” dedi. Filozof ona, “Gök onu altı yönden çekince o havada durur. Kubbe misali bir mıknatıs döksen, onun ortasındaki demir gibi asılı kalır” dedi. Bir diğeri, “Tertemiz gök, bu kara toprağı kendisine çeker mi? Tam tersine, onu altı cihetten de iter. Bu sayede dünya şiddetli rüzgârların etkisiyle havada asılı kalır” dedi. Mana ehli olan kişilerin gönüllerinden itmeleriyle de firavunların gönülleri gaflet içinde kalır. Bu gafilleri dünya da istemez, hatta onlar her iki cihandan da mahrumdurlar. Yüce Allah’ın dostlarından yüz çevirme ki sende onlardan mahrum kalmayasın. Onlarda kehribar vardır, ortaya çıkarsa seni saman çöpü gibi kendilerine çevirirler. Eğer saklarlarsa seni azgınlıkta bırakırlar. İnsanlığa esir ve yenilmiş olan hayvanlık mertebesi gibi. Hz. Muhammed halkı irşâd ederken “ben kulum” dedi. Hak Teâlâ onu çağırırken “De ki kulum” diye çağırdı. Sendeki akıl deveci, sen de deve gibisin. Sendeki akıl deveci, sen de deveye benzersin. Akıl seni istediği her yöne çeker. Veliler, akla akıldırlar. Geriye kalanların aklı da en sonuncuya kadar deveye benzer. Onlara ibretle bir bak. Bir rehber var, yüz binlerce can! Rehberi de, deveciyi de değil, sen asıl güneşi gören gözü ara. Tüm âlem gecenin karanlığında mıhlanıp kalmış, doğacak güneşi ve gündüzü beklemekte. İşte senin için zerrede gizli bir güneş; kuzu postuna saklı erkek aslan. İşte senin için saman altında gizli bir deniz. Sakın ha, o samana şüphe ile ayak basma. Eğer rehberin içine zan ve şüphe düşerse bu da Allah’ın rahmetindendir. Bütün peygamberler, dünyaya tek olarak geldi. Ama onun içindeki rehber cihana bedeldi. Âlem-i Kübrâ, yüceliğiyle bir büyü yaptı da küçük bir surete sakladı. Ahmaklar onu tek ve çaresiz gördüler. Dostu padişah olan hiç çaresiz kalır mı? Ahmaklar: O, sadece tek bir adam” dediler. Vah, sonunu düşünmeyenin haline!
ÂYET-İ KERÎME
Hani karşı karşıya geldiğinizde Allah, hükmedilen iş gerçekleşsin diye onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu. Sonunda her iş Allah’a döner. (Enfâl, 8/44)
MESNEVÎ
O cahil topluluk Salih (a.s)’in devesinin ayak sinirlerini kesti. Çünkü dışa baktıklarında gördükleri deve idi. Su yüzünden deveye düşman oldular. Bu yüzden toprak onları ekmek, su gibi tüketip yok etti. Allah devesi, ırmaktan akan, buluttan inen suyu içerken, Allah’ın suyunu Allah’tan esirgediler. Salih’in devesi bir tuzaktı, mana ehlinin cismi gibi, kötülerin yok oluşlarına sebep oldu. “Allah’ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun” (Şems, 91/11-14), emri onların başlarına ne dertler açtı, nasıl helak oldular, ona bak! Hak kahrının vazifelisi, devenin kan bedeli olarak bütün şehri istedi. Bu ruh Salih, cisim de deve gibidir. Cisim her zaman bir şeyler istese de, Salih’in ruhu nefsani isteklerden temizlenmiştir. Hakk’ın zatı yaralanmaz. Allah’ın nuruna sahip olan ruh, kâfirlere mağlup olmaz. Topraktan olan bu cismi incitsinler de imtihanı görsünler diye Allah, can ve teni birbiriyle birleştirdi. Küpün suyu ırmağın suyu ile birleşikti. Onu incitince Allah’ı inciteceklerini bilemediler. Allah ihtiyaç içindekiler sığınsın diye bir ruha tüm âlemi bağladı. Evliyanın gönlüne zarar getirmeye kimse hâkim olamaz. Zarar sedefe gelir, inciye gelmez. Sen de bir velinin cisim devesine bende ol, tüm kalbinle hizmet et ki, Salih’in ruhuyla yoldaş olasın. Salih (a.s) gidip kavmine dedi ki: “Bu haset yüzünden üç gün sonra Hudâ’dan size şiddetli bir azap gelecek. Ondan bu şiddetli azap gelmeden önce, üç nişanı olan bir âfet gelecek. Cümlenizin yüzünün rengi değişecek, birbirinize baktığınızda kendinizi renk renk göreceksiniz. Önceki gün yüzünüz safran gibi olacak, ikinci günde yüzünüz erguvan gibi kıpkırmızı olacak. Üçüncü günde bütün yüzler siyah olacak. İşte bu günden sonra, dördüncü gün geldiğinde ilâhi kahır gelecek. Eğer size geleceğini söylediğim azaptan bir nişan isterseniz, devenin yavrusunu dağ tarafına sürün. Eğer onu tutmaya gücünüz yeter ise kurtulmanız için çare vardır. Tutamaz iseniz, ümit kuşu tuzaktan kaçmıştır.” O deve yavrusunu yakalamaya kimsenin gücü yetmedi, dağların içinde kayboldu. Temiz ruhun bedenden ayrılıp nimetlerin sâhibi Allah’ın tarafına kaçması gibi. Hazreti Salih (as.) onlara dedi ki, ”Gördünüz mü, kaçınılmaz olan kaza meydana çıkmış, ümit ortadan kalkmıştır. Deve yavrusu nedir? O Salih’in (a.s) hatırıdır. İhsan ve iyilikle onun hatırını almalıydınız. Eğer onun gönlü alınırsa o zaman ilâhi azap ve cezadan kurtulursunuz. Kurtuluştan ümidiniz yoksa kolunuzu ısırmaktan başka bir şey yapamazsınız. Çünkü bu kötü haber duyulunca, onun ortaya çıkması için beklemeye başladılar. İlk gün yüzlerini sarı gördüler. Ümitsizlikten ahlar vahlar çekiyorlardı. İkinci gün cümlesinin yüzü kıpkırmızı idi. Bekledikleri ümit ve tövbe zamanı da geçip gitti. Üçüncü gün cümlesinin yüzü siyah oldu. Salih’in (a.s) hükmü hiçbir karşılık görmeden gerçek oldu. Ve onların hepsi ümitsizliğe kapılarak kuşlar gibi diz üstü çöküp kaldılar. Bu diz çökmenin ne anlama geldiğini Cibrîl-i Emin Kur’ân’da “dizüstü çöküp kaldılar” (Â’raf, 7/77-78) ayetini getirerek bildirdi. Sen de sıkıntılı zamanlarda dizlerinin üzerine çök, yoksa seni de nasihat edenler, vakitsiz yalvaranların diz çökmesi gibi korkuturlar. Onlar ilâhi azaba uğradılar. İlâhi kahır geldi, tüm şehri ve halkını yok etti. Salih (a.s) halvetten çıkıp şehir tarafına doğru gidince, şehrin duman ve ateş içinde olduğunu gördü. Onların alt üst olmuş parçalarından gelen inlemeleri işitti. İniltileri işitiliyordu ancak inilti ve ağıt yakanların üstleri örtülmüş, görünmüyorlardı. Salih (a.s) onların kemiklerinden bile iniltiler işitiyor, çiğ taneleri gibi canlarından kanlı gözyaşları döktüklerini görüyordu. Salih (a.s) bunları işitince ağlamaya başladı. Ağıt yakanlarla birlikte o da ağıt yakmaya başladı. Dedi ki onlara, “Ey bâtıl üzere yaşayan kavim! Ben sizin sapkınlığınız yüzünden Hak huzurunda ağladım.” Hak Teâlâ bana “onların verdiği sıkıntılara sabret, onlara yardım et, zaten onların çok vakti kalmadı” dedi. Ben dedim ki, “Onların cefasından dolayı benim nasihatim bağlandı. Zira nasihat sütü temiz kalplerin güneşiyle kaynar. Ancak siz bana o kadar cefa ettiniz ki, nasihat sütü benim damarlarımda donup kaldı. Hak Teâlâ bana demiştir ki, “Sana fazlasıyla lütufta bulunurum, (gönül) yaralarına merhem koyarım. “Hak Teâlâ sizin bana verdiğiniz sıkıntıları gönülden çıkardı. Benim gönlümü gökyüzü gibi tertemiz etti. Şimdi tekrar, size (ilâhi azaptan kurtaran) nasihatler etmeye, şeker gibi tatlı sözler ve misaller söylemeye başladım. Şekerden daha taze süt sunmuştum size, sözlerimi bal ve şekerle karıştırmıştım. Ancak bu tatlı sözler size zehir gibi geldi. Çünkü sizin nesliniz baştan sona zehirli idi. Ben niçin sizin için hüzünleneyim? Gam bile baş aşağı oldu. Ey asi kavim! Bana sıkıntı veren sizsizin. Gam öldü diye hiç kimse üzülür, inler mi? Baştaki yara geçti diye kıl koparılır mı? Salih (a.s) kendi kendisine dedi ki, “Bu insanlar senin ağlayıp inlemene değmezler.”
Eğri okuma, ey Kur’an’ı doğru okuyan! “Şimdi ben, bu zalim topluluğa nasıl üzülebilirim?" (A’râf, 7/93) Salih (a.s) yine kalbinde ve gözlerinde ağlama ve inilti buldu. Kendisinde sebepsiz bir merhamet ortaya çıktı. Şaşkınlık içinde kaldı. Gözlerinden damla damla gözyaşı akıyordu. Cömertlik ve kerem deryasından gelen sebepsiz damlalar. Salih (a.s) düşünüyordu, “Bu ağlama nedendir? Kendi kendilerini küçük düşürenler için ağlamak layık mıdır?” dedi. “Bu ağlayış nedendir? Onların kötü işlerine mi ağlıyorsun? Kötü askerlerine mi? Onların simsiyah olmuş kalplerinin kötü yol üzerinde olmasına mı ağlarsın? Yılan gibi zehirli sözlerine mi ağlarsın? Onların köpek dişli gibi (yaralayıcı) olmalarına mı? Ya da onların akrep yuvası gibi gözlerine ve ağızlarına mı ağlarsın? Onların inatçı, alaycı olmalarına ve seni kınamalarına mı ağlıyorsun? Sen şükret ki, Hak Teâlâ onları zindana sürgün etti. Onların elleri, ayakları, gözleri eğri (tüm işleri yanlış). Onların muhabbetleri, dostlukları, düşmanlıkları eğri. O kavim kendi ilimlerine ve eskilerin rivayetlerine inandılar, akıl sahibinin sözüne inanmadılar. Bu cahiller birbirlerine riyakârlık yapmak uğruna taklide sarıldılar ve yularlanmış eşeğe döndüler. Hak Teâlâ, halk doğru yolu bulsun diye cennetten bendeler gönderdi.
ÂYET-İ KERÎME
Birbirlerine kavuşmaları için iki denizi salıverdi. Ancak aralarında engel vardır ve birbirlerine karışmazlar. (Rahmân, 55/19-20)
MESNEVÎ
Sen cennet ehlini ve cehennem ehlinin aynı dükkânda oturduğunu düşün. Ama onların arasında berzah âleminden bir perde vardır. Cehennem ehli ve cennet ehli görünüşte birbirine karışıktır. İşin iç yüzüne baktığında aralarında bir Kafdağı olduğunu görürsün. Bu, toprak ve altının madende karışık olmasına benzer. Ancak toprak ve altının arasında nice çöller ve sapasağlam yapılar vardır. Mesela, aynı gerdanlıkta, karışık bir şekilde, bir gecelik misafir olan inci boncuğa benzer bu. Bir yarısı şeker gibi tatlı deniz, rengi ay gibi parlak. Diğer yarısı yılan zehri gibi acı, yemesi acı, rengi zift gibi simsiyah. Her ikisi, deniz suyunun dalgaları gibi aşağıdan ve yukarıdan birbirlerine dokunurlar. Ruh ve tenin dalgalar gibi birbirine karışması, canların savaş ve barışta birbirine karışması gibidir. Sulh dalgalarının ortaya çıkmasıyla, sinelerdeki kin yok olur. Diğer şekliyle de savaş dalgaları ortaya çıktığında ise, muhabbetleri, dostlukları mahveder. Muhabbet ve dostluk her acıyı tatlılaştırır. Çünkü muhabbetlerin aslı, Hak yola götürendir. Kahır, tatlıyı acılığa çevirir; acı, tatlı ile bir olmaz. Acı ve tatlıyı bu gözle göremezsin. Onu sadece nihayeti (sonu) görenler görebilir. Sonu gören göz doğruyu görmeye başlar; gurur ve kibre kapılan göz ise sadece ahırı görebilir. Şeker gibi tatlı birçok şey vardır; lakin birçoğunun içinde zehir gizlidir. Âlim olan onu kokusundan anlar; ilmi olmayan bir diğeri de onu ancak dişine değdirdiğinde anlayabilir. Şeytan ye diye avaz avaz bağırsa bile; onun dudakları zehir boğazına girmeden önce onu reddeder. Birisi boğazında iken anlar; bir başkası bedeni rüsva olunca anlar. Bir diğeri abdest bozarken verdiği yanmadan; o zehri zevkle yerken, ciğer delici yara ve acı verir. Zehrin etkisi birisinde günler aylar sonra belli olur; bir diğerinde öldükten sonra ortaya çıkar. Hatta mezar dibinde o zehrin sıkıntısı belli olmasa da, şüphesiz mahşer günü onun sıkıntısı ortaya çıkar. Çünkü dünyada her nebat ve şekerin meydana gelmesi için bir zaman ve bir mühlet verilmiştir. Mesela La’lin renginin parlak olması için güneş ışığında yıllarca kalması lazım. Tere iki ayda yetişirken, kırmızı gül iki ayda yetişir. Hak Azze ve celle hazretleri bunu, Suretu’l En’âm’da eceli anlatırken buyurmuştur. Eğer bu ilâhî sözü işittiysen her bir kılın kulak olsun, âb-ı hayattır içtiğin, âfiyet olsun. Sen bu sözü âb-ı hayat gibi oku, sadece bir söz gibi okuma. Ey dost! Bir başka nükteyi daha dinle. O, hem can gibi ortadadır, hem de ince ve zarif. Bir makamda bu, Allah’ın izniyle içmesi hoş yılan zehri gibidir. Bir makamda zehirdir, bir makamda dertlere devadır. Bir makamda küfürdür, bir diğerinde caizdir. Gerçi orada cana zehir gibidir, lakin burada derde derman olur. Koruğun suyu da ekşi olur ama üzüm olup erdiğinde onun suyu tatlı ve hoştur. Küpe girdiğinde de tekrar acı olur ve haram olur. Ama sirke iken “ne güzel katıktır”.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.