2 Mart 2019 Cumartesi

MECÂLİS-İ SEB'A (Yedi Meclis) -BARSİSA-

   
     Bendeniz genelde Mesnevî-i Şerif'ten hikâyeler paylaşıyorum ama bu kez Mecâlis-i Seb'â'dan hikmetli bir bölüm paylaşmak istedim. Mecâlis-i Seb'a nedir diye soran olursa, Mecâl'is-i Sebâ, Cenâb-ı Mevlânâ'nın irad ettiği 7 vaazının yazıya dökülmesiyle oluşmuştur. Ayet, Hadis ve şiirlerle açıklanmak istenen Hadis-i Şerifin şerhi yapılır, bu şerh hikâyelerle desteklenir. Hamd-ü sena, Peygamber Efendimiz ve ashabına salavat-ı şerife ile bitirilir. Aşağıda da bu meclislerden birinin, bir bölümünü paylaştım. Umarım beğenirsiniz.



     “İsrâiloğulları içinde züht ve takvâsıyla ünü doğuya batıya ulaşmış, Bersisa adlı dindar bir kişi varmış. Nerde bir hasta olsa, bu kişiye su gönderirler, o da suya okuyup üfler, hasta anında sağlığına kavuşurmuş. Öyle ki herkes bu iyileşmeyi onun nefesinin ürünü bilirmiş. Çok geçmeden, ilaçların etkisinden kuşku duyulur olmuş. Bu zat öyle ünlenmiş ki o zamanın hekimleri işsiz kalmışlar. Lânetli şeytan, o pusuda yatan hasut, o eski düşman, bir şeyler yapmaya çalışıyor, ama bir çözüm bulamıyordu. Bir gece o lânetli İblis, kendi çocuklarına dönüp dedi ki aranızda beni bu tasadan kurtaracak ve bu eşsiz adamı tuzağa düşürecek hiç kimse yok mu?

     Oğullarından biri bu işi bana yaz, bunu benden bil, onunla ilgili olarak gönlünü ferahlatacağım, diyerek iddialı konuştu. İblis, o zaman, dedi ki, gerçek oğlum sen olur da kör gözümün aydınlığı olursun.

     O şeytan oğlu, lanetlik zihninde bir gezinip dedi ki, insanlar için genç kadınların yüzünden daha üstün bir tuzak yoktur. Çünkü altın ve lokma arzusu tek taraflıdır. Sen altına âşıksındır. Altın canlı değil ki sana âşık olsun. Lokma canlı değil ki seninle söyleşmek için seni arayıp sorsun. Oysa genç kadınların yüzlerine olan aşk iki taraflıdır. Sen onu ister, ona âşık olursun, o da seni ister, sana âşık olur. Sen onu çalmak için hile yaparsın. O tazeyse hırsız olan senin kendisine erişmen için hile yapar. Duvar tek taraftan kazılırsa, iki yandan delmek kadar kolay delinmez. Biri bir yanda durmuş duvarı kazmaktadır. Öteki de öte yandan aynı şekilde kazmaktadır. Ellerine keskin kazmalar almışlar. Çok geçmeden iki kazmanın ucu birbirine kavuşur. Şimdi seninle o kadın arasında olan perde, yani düşmanlardan korku ve başkalarının kınaması perdesi duvar gibidir aranızda. Sen bu yanda o kadının aşkıyla duvarı kazarsın. O kadın da öbür yandan bir yolunu bulup duvarı deler. Sonuçta ister istemez çabuk kavuşulur. Hırsız, gece yarısı dışardan kapıyı açmak için tedbir düşünürken onun içerde bir ortağı vardır ya da bir câriye içerden kapıyı açar. Bu altın peşindeki hırsızın dışarıdan kapıyı açmasına benzer mi? Altın ya da elbise tahtası kalkıp da kapıyı açamaz.

     O şeytan oğlu, dünyayı dolaşıp bu zâhit için akıllı, soylu, tatlı ve işveli güzel kadınlar arayıp seçiyordu. Şeytanlık hasedinin kuvvetinden kavatlık ve rezillik utancını unutmuş, şehir şehir, ev ev dolaşıyordu. Çok aradı. Arayan bulurdu. ARAMAYA DEĞER BİR ŞEY ARAYANA NE MUTLU! Domuz avı gibi değil yani. (Domuz avına çıkan) hem atını yorar, hem kendini yorar. Zamanını da boşa harcamış olur. Domuz avlamak için güzel avları kaçırır. Sonunda domuzu devirince bakar ki onun hiç bir şeyi işe yaramıyor. Ne derisi, ne eti, ne dişi, ne yünü… Der ki, böyle bir şey için ömrümü boşa verdim, oklarımı telef ettim.

  “Eşeğin kirasına değseydi bari yük
   Yüreğimin acısına değseydi bari yâr”

     Akıllı, bir şey arar da bulamazsa kendi kendisine ar olmaz, bulursa kendi kendine savaşmaz. Avladığı şey sayesinde gözü her geçen gün daha bir aydınlanır ve o sevgili sayesinde zevki daha üretken olur. O sevgilinin güzellik bahçesi onun gözünü kamaştırır, o hazine onun yaralı yüreğini zenginleştirir. Onun kokusunu getiren meltem, onu mest eder. Onun edasını, işvesini görünce kendinden geçer. Ölüm korkusu yok, ayrılık korkusu yok, yaşlanma tasası yok, bir ayak bağı çıkacak diye telaşlanma yok. “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez*1.” Yüce Hak buyuruyor ki gönlünün yalnızlığında Belkıs gibi oturup bekleyen o hoş nefesli kişi, gönül Hüdhüd’ünün her an bir ihtiyaç bildiren mektubu gagasına alıp onun haberini Süleyman’ın huzuruna götürdüğünü ve onu hayat suyuna doğru taşıdığını ne bilsin! Bu şenliğin niteliği anlatmakla biter mi? Dünyada hangi ayak onun menzillerini adımlayabilir? Âlemde hangi öncünün adımları bu adıma sahip olabilir? Onu duyacak kulak hani? Bunu içer gibi kavrayacak akıl hani? Celal sahibi Allah’ın zâtına ant olsun ki benim bunu söylediğim ve sizin de bunu duyduğunuz şu anda, “(Üzerinizde) değerli yazıcılar vardır; onlar yapmakta olduklarınızı bilirler*2.” (hükmünce) gayb âleminin yükseklerden uçan varlıkları, gök perdelerinin ardında (söylenenleri) keskin kulaklarıyla duyuyor ve birbirlerine, ne tuhaf, diyorlar, bunu söyleyen varlık, bundan dem vuran insan, nasıl oluyor da göğe uçmuyor, nasıl oluyor da varlık perdesini yırtmıyor? Bunu söyleyen insan mı, diye gözlerini ovuşturup bakıyorlar. İnsanı bırak, bu sözün esintisi dağa esecek olsa, dağın parçaları coşkudan saman gibi uçar ve o dağın parçaları sevinç havasında zerreler gibi taklalar atar. “Bu Kur’an’ı dağa indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün*3” Bu varlıksa dağılıp paramparça olmuyor. Rabbim, böyle şaşılası şeyler dilinden ve kalbinden dökülen ya da kulağına gelen veya kalemince yazılan insan varlığı nasıl oluyor da darmadağın olmayıp yerli yerinde kalıyor? (Bunun üzerine) şu yüce ilâhî hitap geliyor: Darmadağın olmaya neden olan, şüphe perdesidir.

  *1Kur’an, Secde (32), 17.
  *2Kur’an, İnfitar (82), 11-12.
  *3Kur’an, Haşr (59), 21.

  “Sen canımın içindesin, canımsa senden habersiz.
   Dünya seninle dolu, dünya senden habersiz.
   Gönlüm, canım nasıl bulsun seni? Çünkü sen…
   tümüyle gönüldesin, gönülse senden habersiz.
   Senin izin hayâlde, hayâlin senden nasibi yok.
   Senin adın dildedir, dilse senden habersiz.
   İnsanların senden haberi isimledir, izledir.
   İsme, ize karşılık, hepsi senden habersiz.
   Künhünün denizinde inci arayanlar,
   yakin ve zan vâdisinde senden habersiz.
   Seni nasıl şerh edip anlatayım? Çünkü sonsuza dek…
   şerh senden âcizdir, anlatım senden habersiz.
   Cebrail kanadından sinek nasıl habersizse…
   senden haber veren de senden öyle habersiz*4.”

   *4Attar, Divan, gazel: 366, s. 310.



     Geldik Bersisa hikâyesinin sonuna. O lanetli şeytan, o pusudaki düşman birçok aramadan sonra o diyarın padişahının son derece güzel olan kızını seçti. O kızın beynine girerek aklını karıştırıp onu deli ve hasta etti. Padişah, tabipleri ve hekimleri topladı. Hepsi onu tedavi etmekten âciz kaldı. Şeytansa bir zâhit kılığında gelerek, bu kızın, dedi, bu dertten kurtulmasını istiyorsanız, bu kızı Bersisa’ya götürün de okuyup üfleyerek onu dertten kurtarsın. Onlar da başka çare göremeyip onun sözünü dinlediler, kızı Bersisa’ya götürdüler. Bersisa dua etti. Şeytan kızı bırakınca kız sağlığına kavuştu. Böylece padişah, bu şeytanın sözüne bir kez daha güvendi. Kız sağlığına kavuşturulunca sevindiler.
     
     Bir süre sonra şeytan onu tekrar delirtti. Onlar gene âciz kaldılar. Şeytan gelip aynı şeyi söyledi: “Bunu Bersisa’ya götürün, ama hemen geri getirmeyin. Ben iyileştim diye haber gönderinceye dek uzun bir süre kalsın.”

     Kızı tekrar, yüz binlerce güzeli getirdikleri gibi, Bersisa’ya getirdiler. Dediler, “tümüyle iyileşinceye dek bu senin yanında kalsın, çünkü bize böyle dediler.” Kızı zâhidin ibâdethanesine bırakıp döndüler.

     İbadethanede zâhit, kız ve şeytan kaldı. O zâhit, bilen biri olsaydı, ibâdethanede kızla yalnız kalmayı aslâ kabul etmezdi. Peygamber, selam üzerine olsun, buyurur: “Bir evde bir kadın bir erkekle ancak aralarında üçüncü kişi olarak şeytan bulunduğu halde yalnız kalır.” Bir genç kadın, bir erkekle bir yerde baş başa yalnız kalamaz. Mutlaka aralarında şeytan vardır.

     Kısacası zamanla şeytan yapacağını yaptı. Al takke ver külah derken Bersisa kıza gönlünü tümden kaptırıp kızla birlikte oldu. Kız hâmile kaldı. Şeytan, insan sûretine bürünüp Bersisa’nın yanına geldi. Bersisa’yı düşünceli buldu. Dedi, “düşünceye dalmanın sebebi nedir?” Bersisa, olan biteni ona anlatıp kızın hamile olduğunu söyledi. Şeytan, çözüm, dedi, kızı öldürüp gömmendir. Öldü, gömdüm, dersin. Şeytansa bir görünümle (padişaha) gelerek, kız iyileşti, dedi, gelin, götürün. Padişahın hizmetkârları ve mâbeyincileri gelip kızı istediler. Bersisa, kız öldü, gömdüm, dedi. Adamlar dönüp yas tutmaya başladılar. Şeytan, başka bir görünümle padişahın yanına gidip dedi, “kız nerde?” Padişah dedi, “Bersisa’ya götürdük, orada vefat etti.” Şeytan dedi, “kim söylüyor?” Dedi, “Bersisa söylüyor.” Dedi, “yalan söylüyor. Kız onunla birlikte olup hamile kaldı. O yüzden kızı öldürdü. İnanmıyorsan, filan yere gömdü, kazın da bakın.”

     Padişah, öfkeli, kızgın ve ne yapacağını bilemez bir halde yedi kez oturduğu yerden kalkıp başka bir yere oturup tekrar eski yerine geldi. Daha sonra padişah, bir grupla birlikte at binerek Bersisa’nın ibadethanesine gitti.

     İçeri girip, kız nerde, diye sordu. Dedi, “vefat etti, gömdüm.” Dedi, “bizi niçin haberdar etmedin?” “Evradla meşguldüm,” dedi, “vakit bulamadım.” Padişah dedi, “bunun aksi çıkarsa ne olacak?” Zâhit, belki işe yarar diye taşkınlıklar yaptı. Padişah, kendisine tarif edilen yerin kazılmasını emretti. Kızı çıkardılar. Öldürülmüştü. Bersisa’nın ellerini bağlayıp boynuna ip geçirdiler. Bir grup halk toplandı. Bersisa kendi kendine, behey uğursuz nefis, diyordu, duan kabul oluyor diye mutluydun. Mutluydun, halkın gözünde değerli ve büyüksün diye. Mutluydun halkın bravo, yaşa, demesinden. Halkın bu kabulü azalmasın sakın diye korkuyordun. Oysa bütün bunlar yılan ve akrepti. Halkın kabulü, zehirli yılandır.

     Kendi kendine âh ediyordu, ama yararı yoktu. Onu yüksek darağacının altına getirdiler. Merdiven kurup urgan sarkıttılar. Urgan onun boynuna geçirildiği sırada aynı şeytan, ona aynı görünümüyle görünerek, “sana tüm bunları, dedi, ben yaptım. Hâlâ güç bende. Çaren benim elimde. Bana secde et, seni kurtarayım.”

     Bersisa, “secde edecek yer mi var,” dedi, “boynum ipte!” Şeytan, “secde niyetine başınla işaret et,” dedi. “Akıllıya bir işaret yeter.” Bersisa, can tatlı olduğundan secde etti. İp boynunu iyice sıktı. Şeytansa “Ben senden uzağım*5” dedi. Celâli yüce Allah buyuruyor, ey insanlar, ey inananlar, kötü bir arkadaş sizi dışarıdan kötülüğe çağırır ve bu işte menfaat var, diye size söz verir. Kötü arkadaşlar size derler ki ölümde de hayatta da sen bizimsin, biz seniniz. Buyuruyor ki buna aldanmayın. Çünkü onlar bu hileyle sizi kendileri gibi bozmak ve fesada sürüklemek isterler. Sizi kirlettikleri zaman sizin ne dostunuz olarak kalırlar, ne de yoldaşınız. Sizden yüz çevirirler. Tıpkı anlattığımız şeytan gibi. Dert ortaklığı edip dostluk gösteriyordu. Böylece onu tuzağa düşürdü. Sonra da ondan yüz çevirdi.

   *5Kur’an, Haşr (59), 16.



  “Sana gönül bağlayan kendine gülmüş olur
   Çünkü ancak senin gibi ehil olmayan, senin gibi bir sevgiliyi beğenir.
   Şuhluğunla bir taze zenginin aşkını elde etsen,
   O, senin yüzünden yırtınır, senin yüzünden olmadık işlere kalkışır.
   Sen sırf can değilsen gönlümü senden öyle alırım ki
   Senin bir gözün ağlar, bir gözün güler.*6”

   *6Senâî, Dîvân, Gazel, s. 380.

  “Sana tasasız umut verene
    Sakın aldanma, o seni kandırmak istiyor
    Mutlu günde herkes senin dostundur
    Gam gecesinde dost olacak az çıkar*7.”

   *7 Mevlânâ, Divân-i Şems, Rubai: 142, c. 2, s. 1232.

     “Gam gecesi dost olan, ilahî dosttur.”

     İlâhî vefa onlardadır çünkü. Nitekim “Müminler elbette kardeştir*8.” Yüce Hak, onlar arasına bir kardeşlik yerleştirmiştir. Hakk’ın birbirine bağladığı kopup ayrılmaz.

   *8Kur’an, Hucurât (49), 10.

   “İnsanlar akıl sahiplerinden rahatsız olmaz
    Akıldan kaynaklanan sevgi azalmaz*9”

   *9 Senâî, Hadîkatu’l-Hakîka, s. 321, beyit: 21.

     Bir amaca yönelik olan sevgi, geçici ve iğretidir. Çürük bir ip gibidir. Tutunacak olsan kopar. Bir amaç gözetmeyip gerçek olan sevgiyse Allah’ın asla kopmayan ipidir: “Kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam ipe yapışmıştır*10.”

     Bilgili bilgisiz, akıllı akılsız, itaatkâr isyankâr ve kâfir mümin herkes çaresizlik anında Allah’ın ipine tutunup şeytanî vesilelerden yüz çevirir. Fakat ilk sıra, işin sonunu iyi bilene, işin başından işin sonunu görene kalır. Boğulacağı anda hangi Firavun, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Allah’tan başka ilah olmadığına inandım, ben de Müslümanlardanım*11.” demedi ki?

*10 Kur’an, Bakara (2), 256.
*11 Kur’an, Yûnus (10), 90.

     Padişah, bir saray yapın, diye buyurdu. Bahar mevsimi geçti yapmadın, yaz mevsimi geçti yapmadın, güz mevsimi geçti yine yapmadın. Âlemin buz kestiği şu saatte mi çamur karacaksın? Şöyle seslenilir: “Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiştin*12!”

*12 Kur’an, Yûnus (10), 91.

“Vakitsiz öten bir horoz görürsün...
Vakitsiz öten horozun başını kesmek gerek.”

     Peygamber, selam üzerine olsun, şöyle buyurur: “Can gırtlağa gelmeden tövbe edenin tövbesini Allah kabul eder.” Fakat mesele şurada: Can çekişme halinde tövbe edilebilir mi edilemez mi? Bir kimsenin sağlık durumunda tövbe yeteneği sâbit değilse… Kişi görünürde muhalif olup içinden muvafıksa, dışyüzü olarak uzak olup içyüzü olarak yakınsa, o kadarcık yabancılık can çekişme anında ortadan kalkar. Fakat ne içi ne de dışı olup tövbeye lâyık olmayan ve kökten eğri bitmiş olanı bir nefes ve rüzgârla düzeltmek mümkün değildir.

“Kardan testi yontmak mümkündür, fakat
İnsan, onu doldururken karşılığını görür”

     İman, kalbin tasdik etmesidir. İman yeri kalptir: “İmanı kalplerine yazmıştır*13.” Fakat dil ve kalp arasında bir ilgi vardır. Kalpte iman temeli olunca dil tesbih ve zikirle meşgul olur, o temel güçlenir. Ottaki ateş zayıfken üflemekle kuvvetlenir, ateş (rüzgârdan) destek alıp yükselir ve rüzgâr ateşle özdeşleşir ya hani. Aynı şekilde kalpte de hidâyet nurundan bir madde bulununca o güzel (ilâhî) kelime dile getirilirse o nur artar:

     “İmanlarını bir kat daha artırsınlar diye…*14” Fakat otta ateş değil de sadece kül varsa, ne kadar üflesen de, külün tozundan başka bir şey yükselmez: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar*15.” Yani, biz üflüyoruz, diye gösteriş yaparlar. Herkes onu üflerken, püflerken görür. Otta ne olduğunu bilmez. Sanır ki o ateş yakıyor. Bilmez ki gönül tandırında külden başka bir şey yok. Buyrulur ki: “Bu onların ağızlarında geveledikleri sözleridir*16.” Ancak tesbih ve zikir isteği olup da kalpte temel olmaması nâdirdir. Bu nâdirdir. Çünkü istek, dilden değil, gönülden doğar.

   *13-)Kur’an, Mücâdele (58), 22.
   *14-)Kur’an, Fetih (48), 4.
   *15-)Kur’an, Mâun (107), 4-6.
   *16-) Kur’an, Tevbe (9), 30.

“Her bilgi sahibinin aklı kabul eder ki
  Döneni döndüren vardır*17.”

   *17-) Nizâmî-yi Gencevî, “Husrev u Şîrîn”, Külliyât-i Nizâmî-yi Gencevî, Haz. Vahîd Destgerdî, İntişârât-i Negîn, 3. bs. Tahran 1378, c. 1, s. 127, beyit: 21.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.