17 Kasım 2025 Pazartesi

Hz. Mevlânâ Âşığı Muhammed İkbal ve Pakistan’ın Doğuşu

Allame Muhammed İkbal Portresi

Hz. Mevlânâ’nın 20. Yüzyıldaki En Büyük Âşığı: Muhammed İkbal
(Pakistan’ı kuran şair neden her sabah Mesnevî okuyordu?)

Konya’da Mevlânâ Türbesi’nin hemen yanında küçük ama çok anlamlı bir park vardır: Allame Muhammed İkbal Parkı. Çoğu kişi oradan geçerken “Bu İkbal de kim?” diye sorar. Oysa bu adam, Hz. Mevlânâ’yı öyle sevdi ki, bir milletin uyanışını onun aşkıyla başlattı ve bir ülke kurdu: Pakistan.
1877’de Hindistan’ın Pencab bölgesinde doğan Muhammed İkbal; hukukçu, filozof, şair ve siyasetçiydi. Cambridge ve Münih’te doktora yaptı, Londra’da baroya kabul edildi. Ama hayatının dönüm noktası ne Batı felsefesi ne de İngiliz hukuku oldu. Dönüm noktası, 13. yüzyıldan gelen bir ses oldu: Hazreti Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî.
İkbal, Mevlânâ’yı “manevî babam” ve “mürşidim” diye anardı.
Başucunda iki kitap bulundururdu: Kur’ân-ı Kerîm ve Mesnevî.
Ölüm döşeğinde bile elinden Mesnevî düşmedi.
En büyük eseri Cavidnâme’yi (1932) tamamen Hz. Mevlânâ’ya ithaf etti. Kitap, Dante’nin İlâhî Komedya’sına benzer bir “gök yolculuğu”dur. İkbal ruhlar âleminde dolaşırken rehberi kimdir biliyor musunuz?

Tabii ki Hz Mevlânâ!

Hz. Mevlânâ, İkbal’i sırtına alır, Ay’a, Mars’a, Cennet’e götürür; Nietzsche’yle, Bergson’la, Hallac’la, Said Halim Paşa’yla konuşturur. İkbal’in ruhu Hz. Mevlânâ’nın kanatlarında uçar.
İkbal, Mevlânâ için şöyle derdi:
“Ey Rûmî! Senin aşkın beni yaktı, küllerimden yeni bir millet doğdu.”
İkbal’in gözünde Hz Mevlânâ, pasif ve dünyadan kaçan bir sûfî değildi. Tam tersine, aşkı harekete geçiren, insanı “kendisi olmaya” çağıran dinamik bir devrimciydi. İkbal bu ateşi aldı, 20. yüzyıl Müslümanlarına taşıdı.

1930’da Allahabad’da yaptığı tarihi konuşmada “Müslümanlar ayrı bir devlet kurmalı” dediğinde, arkasında Mesnevî’nin o muazzam enerjisi vardı.
Birkaç dizesi hâlâ yürek yakar:
از خاک ما اگر گل بشکفد، گلشن بشود
در سینهٔ ما اگر شرار است، آتش بشود
(Mazimizden eğer gül açarsa bahçe olur
Göğsümüzdeki kıvılcım alev olur)
Ve Müslümanlara uyanış çağrısı:
خودی کو؟ بیدار شو اے مردِ مسلمان
که خوابِ تو مرگِ امت است، مرگِ قرآن
(Kendin nerede? Uyan ey Müslüman!
Senin uykun ümmetin ölümüdür, Kur’ân’ın ölümüdür!)
Hz Mevlânâ’ya doğrudan seslenişi ise şöyle:
از عشق تو جانم به لب آمد ای پیرِ روم
در سینهٔ من شعلهٔ توست، در دیدهٔ من نورِ تو
(Aşkından canım dudağıma geldi ey Rûm’ün Pîri
Göğsümde senin alevin, gözümde senin nûrun var)

İkbal’in mezarı Lahor’dadır, türbesinin girişinde şu cümle yazar:

“Burada Mevlânâ’nın talebesi yatıyor.”

Türkiye’de pek az kişi bilir:
İkbal Sünnî idi, Hanefî mezhebine mensuptu, Nakşibendî ve Kâdirî tarikatlarına derin saygı duyardı. İran’ı ve Farsça’yı sevmesi onu Şiî yapmaz; tıpkı Hz Mevlânâ’yı Şiî yapmadığı gibi.
Bugün Pakistan bayrağının yeşil zemininde hâlâ İkbal’in, onun arkasındaki Mevlânâ’nın aşkı dalgalanır.
Belki de şu soruyu kendimize sormalıyız:

Yüzyıl önce bir şair Hz Mevlânâ’yı öyle okudu ki, küllerinden bir devlet doğdu. Biz ne zaman yeniden o ateşi yakacağız?
Ey yolcu!
Bir gün Konya’ya gidersen, Mevlânâ Türbesi’nden çıkınca sola dön, küçük bir park görürsün.
Orada otur, bir Fatiha oku. Çünkü orada yatan ruh, Hz Mevlânâ’nın 700 yıl sonra hâlâ capcanlı olan aşkıdır.

(Not: Metindeki alıntı ve bilgiler, Allame Muhammed İkbal’in Cavidnâme ve Payâm-ı Meşrık adlı eserlerinden alınmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.