Ey nice mürg andelip efgan;
Gülistan içre eyler ah figan..
Bilmeden birbirimizin halin;
Tartarız ikimiz de dil ile can..
Şu kadar vardır ki, her birimiz;
Eylemiştir gam ile bağrını kan..
O yanar kendinin havasında;
Benim odum kılar ciğer büryan.. (Nefahat’ül-Üns, s.414)
Bu şiir, sema’ yapan bir kişin halinden soranlara verdiği cevabıdır. Takip ettiğimiz Mevlevi silsilesi içindeki diğer bütün Allah dostları gibi, Ebû Bekir Şiblî’de (kuddise sırruhû) çağının büyük, âlim, arif ve zâhitlerinden olup aynı zamanda maliki mezhebinin de fâkihlerindendir. Asıl adı, Ebu Bekr Dülef b. Cahder Şiblîdir. (Kuşeyrî Risâlesi, s. 132). Bağdat da doğup büyüdü. Tövbesinden önce Demâvend diye bilinen bir vilayette Valilik yaptı. Otuz yılını hadis ve fıkıh ilimlerini tahsil etmekle geçirdi. Tasavvufa yönelmesiyle beraber Valilik görevini bırakarak, kalbindeki mâsivayı gidermek için riyazet ve mücahede yolunu tuttu ve bununla uğraştı. Denilmiştir ki, “Riyazet ve mücahede de o safhaya geldi ki uykusuzluğa alışmak ve uyumamak için geceleri gözlerine tuz sürerdi.” Hayru’n Nessâc, Cüneyd-i Bagdâdî, Ebu Bekir Saydalanî (kuddise sırrıhûm) gibi büyüklerin sohbetlerine katılıp bu sohbetlerden feyz aldı. Hayru’n Nessâc’ın (kuddise sırruhû) huzurunda tövbe etti. O da Ebû Bekir Şiblî’yi (kuddise sırruhû), talbesi olması için, dergâhında birçok âlîm ve velî zatı yetiştiren devrinin büyük ariflerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sırruhû) götürdü. Onun nefs mücadelesine girişmesinin sebebi şöyle anlatılır: Demâvend emîri iken, Rey emîri vasıtasıyla Bağdat’tan kendisine bir mektup ulaştı. Bir cemaatle beraber, Bağdat’taki halifenin huzuruna vardılar. Kendilerine hil’atler ihsan edildi. Döndüklerinde meğer emîrin aksıracağı tutmuş, giydirilen hil’atin yenine ağzını ve burnunu sildi. Bu durum halifeye intikal ettirilmiş ve “O, işte böyle yaptı” denilmişti. Halife, “Derhal emîrin hil’atini çıkarın, ensesine vurun ve emîrlik görevinden de azledin” diye emir verdi. Bunun üzerine Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) uyandı ve, “Bir mahlûkun hil’atini ve kaftanını mendil yerine kullanan bir kimse eğer azil ve tahkir edilip vilayeti idare yetkisi geri alınmaya müstehak olursa, âlemlerin padişahının hil’atini mendil olarak kullanan bir kimse acaba hangi muameleye müstahak olur?” diye düşündü. Derhal halifenin huzuruna vardı (ve istifasını sundu). Halife,
-Ne oldu, diye sordu. Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) anlattı: “Ey halife! Sen ki bir mahlûk olduğun halde, kadir kıymetinin ne kadar olduğu mâlum bulunan bir hil’atine yapılan saygısızlığı hoş karşılamıyorsun, âlemlerin padişahı olan Hâlik, ihsan etmiş olduğu marifet ve muhabbet hil’atini, bir mahlûkun hizmetinde mendil olarak kullanmamı hiç hoş karşılar mı? Dedi ve oradan ayrılıp Hayru’n Nessâc’a (kuddise sırruhû) gitti, olanları ona anlattı. Hayru’n Nessâc (kuddise sırruhû) onu Cüneyd-i Bağdâdi’ye (kuddise sırruhû) götürdü. Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), onun sohbetine katılmak istiyordu. Cüneyd-i Bağdâdi (kuddise sırruhû) onun talip olduğu bu yolun sabır yolu olduğunu öğretmek için çeşitli imtihanlara soktu. Bir sene kibrit sattırdı, bir sene kapı kapı dolaşıp dilencilik yaptırdı. Bu geçen senelerde, herkesin vali olarak bildiği ve îtibar gösterdiği Ebû Bekir Şiblî’ye (kuddise sırruhû) kimse bakmaz ve değer vermez oldu. Cüneyd-i Bağdâdi (kuddise sırruhû) ise ona içinde bulunduğu hali anlatarak “Artık halktan bir şey bekleyecek halin kalmadı” dedi. Ama Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû), Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) için imtihanı bitmedi. Dedi ki: “Valilik yaptığın yerdeki insanlardan helâllik iste…” Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), bir bir evlere giderek hepsinden helallik istedi. Söylenenlerin hepsini itirazsız yerine getiren Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû) huzuruna vardı. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona baktı ve “Sende hâlâ makam ve itibar görme isteği var” diyerek onu tekrar dilencilik yapmaya gönderdi. Kazandıklarını Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sırruhû) getiriyor, oda o paralar ile dervişlerin ihtiyacını karşılıyordu. Bir senede böyle geçti. Sonunda Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona sohbetlerine katılmasına izin vereceğini söyledi. Ancak ona bir şart koştu. Dedi ki: Dervişlerin hizmetçisi sen olacaksın.” Bir senede dergâh da ki dervişlere hizmet etti. Bir senenin sonunda Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) ona,
-Ey Şiblî! Şimdi nezdinde nefsinin hali nasıldır, diye sordu. O da,
-Ben kendimi Allah’ın (celle celâluhû) mahlûkatının en değersizi olarak görüyorum, dedi. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû), işte şimdi imanın sıhhat bulmuştur, dedi. Böylece yıllarca süren nefs terbiyesinde büyük bir yol aldı. Cüneyd-i Bağdadî (kuddise sırruhû) onu manevi olarak getirmek istediği makama getirmiş oldu.
Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sırruhû) ilim ve hikmet sofrasında bulunmak vesilesi ile talip oldu bu manevi yolda girdiği büyük imtihanları geçmiş olsa da, zâhirde geçireceği sıkıntıları bitmemişti. Hallac-ı Mansur (kuddise sırruhû) gibi, kendisini kaptırdığı ilâhi aşkın sarhoşluğuyla söylediği bazı sözler ve halleri, onun halkın nezdinde deli olarak görülmesine sebep oldu. Bundan dolayı tımarhaneye atıldı. Onu tedavi ettirmek isteyen Halîfe’ye,
-Siz hiç kendinizi üzmeyiniz, boşuna zahmet çekmeyiniz, zira bu, ilaçla tedavi edilen cinsten bir dert değildir, dedi. Her ne kadar halkın nezdinde değer görmüyor olsa da, buna rağmen zindanda ziyaretçileri de eksik olmuyordu. Bir gün kendisini ziyarete gelenlere, siz kimsiniz, diye sordu. Adamlar, biz senin dostlarınız diye cevap verdiler. Bunun üzerine Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) yerden topladığı taşları onlara atmaya başladı. Bu durumu gören adamlar kaçmaya başladılar. Şiblî (kuddise sırruhû) onlara:
-Sizi sahtekârlar sizi! Dost olan, birkaç taş yüzünden dostundan kaçar mı hiç? Anlaşıldı ki siz benim değil, nefislerinizin dostlarısınız, dedi.
Hayatının sonlarına doğru rahatsızlık yaşamaya başlayan Ebû Bekir Şiblî’nin (kuddise sırruhû), son günü hizmetinde olan Bekir ismindeki hizmetlisinden şöyle naklediliyor:
Cuma günü idi; Şiblî’ye hastalığından yana bir rahatlama geldi. Şöyle dedi:
-Camiye gidelim..
Elimden tuttu; gittik. Yol üzerinde biri önümüze çıktı. Şiblî bana şöyle dedi:
-Ey Bekir..
Buyur, dedim; şöyle anlattı:
-Yarın bu kimse ile görülecek işimiz vardır.
Mescide gittik; namaz kıldık. Tekrar eve dönüp geldik. Gece vefat etti. Dediler ki:
-Falan yerde salihlerden bir kimse vardır; cenaze yıkar..
Sabah erken, onun kapısına gittim. Şöyle sordu:
-Şiblî vefat etti mi? Dedim ki:
-Evet..
Dışarı çıktı. Gördüm ki: Cuma günü mescid yolunda karşılaştığımız kimsedir. Şaşırdım: Lâ ilahe illallah.. Dedim; şöyle dedi:
-Niye şaşırdın?
Sebebini söyledim; sonra kendisine yemin verip dedim ki:
Şiblî’nin vefat ettiğini nasıl bildin? Şöyle dedi:
Şundan bildim ki: Şiblî, bugün benimle işi olduğunu söylemişti..
Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû), Hicret’in 334. Yılında Bağdat’ta vefat etti ve orada toprağa verildi.
Aynullah
Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) ağlıyor, sızlanıyor ve âh âh deyip duruyordu. Onu gören Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû),
-Şiblî, hazret-i ulûhiyet tarafından bir vedia olmak üzere kendisine verilen emanete hıyanet etmeyi istediğinden, onu âh âh deyip nara atma musibetine müptela etmişlerdir, dedi. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) bu sözleri söyleyince, oradakilerin akıllarına bir takım yanlış düşünceler geldi. Ama o, iman nuru ile bundan haberdar oldu ve,
-Zinhar! Şiblî (kuddise sırruhû) hakkındaki düşüncelerinizi iyi olarak muhafaza ediniz ki o halk arasında aynullahtır (Allah’ın gözüdür), dedi. Öyle oldu ki bir gün müridler Şiblî’yi (kuddise sırruhû) överek,
-Şu anda onda olan sıdk ve şevk kimsede yoktur. Sâlikler içinde ondan daha yüce himmeti ve ak yüzü olan bir kimse yoktur, dediler. Şiblî (kuddise sırruhû) tam bu sırada içeri girdi ve söylenenleri duydu. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sırruhû) söz alıp,
Siz onu bilmezsiniz, o merdut, mahzul ve zulmanî biridir. Onu buradan dışarı atınız, deyince, yoldaşlar onu dışarı attılar. Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) gidip eşik üzerine oturdu, arkadaşları sıra sıra dizildiler ve,
-Yâ Şeyh! Ebû Bekir Şiblî (kuddise sırruhû) hakkında söylediğimiz her sözün doğru olduğunu biliyorsun, neden bunu böyle emrettin, dediler. Cüneyd-i Bağdadî (kuddise sırruhû) dedi ki:
-O, söylediğiniz övücü sözlerin bin kat üstündedir. Ama siz onun arkasına keskin bir kılıç koydunuz, ona zarar gelmesin diye biz de o kılıcın önüne siper koyduk! Kılıçla açtığınız yaraların izini sildik!
Suçum Nedir?
Bir gün Şiblî (kuddise sırruhû) uzun uzun, “Allah, Allah!” deyip duruyordu. Orada bulunan bir genç,
-Niçin, lâ ilâhe illallah demiyorsun, diye sordu. Bunun üzerine Şiblî (kuddise sırruhû) derinden bir âh çekti ve,
-Korkuyorum ki, “lâ” der ve “Allah”a gelmeden canım alınır: “İlah yoktur ancak Allah vardır” ifadesinin ilk cümlesini söyler ama ikinci cümlesini söyleyemeden ruhum kabzedilir ve ben vahşete yuvarlanırım, dedi. Bu söz o gence tesir etti, öyle bir şekilde kendinden geçti ki, baktıklarında vefat etmiş olduğunu gördüler. Gencin ailesi gelip Ebû Bekir Şiblî’yi (kuddise sırruhû) hilâfet merkezi olan Bağdat’a götürdüler. Şiblî (kuddise sırruhû) vecd ve galebe halleri içinde sarhoş biri gibi yürüyordu. Sonra ailesi onun aleyhinde kan davası açtılar. Halife,
-Yâ Şiblî! Bu iddiaya sen ne dersin, dedi. Şiblî (kuddise sırruhû),
-Yâ emîrü’l-mü’minîn! O öyle bir ruhtur ki mukaddes olan Hakk’ın celâline kavuşmayı beklerken aşk ateşinin bir kıvılcımıyla yanmış, her şeyden alakayı kesmiş, nefsin sıfatlarından ve âfetlerinden fâni olmuş, takati son kerteye varmış, dayanma gücü kaybolmuş, yüksek huzurdan iki tahsildar sinesine ve bâtınına gelir olmuş, bu sözün müşahedesindeki güzellikten sıçrayan bir şimşek onun canına çarpmış ve neticede onun ruhu bir kuş gibi beden kafesinden çıkıp uçmuştur. Şiblî’nin bunda ne suçu ve günahı var? Bunun üzerin halife dedi ki:
-Şiblî’yi (kuddise sırruhû) en kısa zamanda evine gönderiniz, zira onun sözünden, gönlüme öyle bir hâlet ve sıfat zâhir oldu ki o yüzden şu divanda düşmekten korkuyorum!
Buyuruyor ki:
-Semâ’ dan sorulunca: “Dışı fitne, içi ibret, onun için işaretten anlayana ibreti dinlemek helâldir, aksi halde fitneyi davet eder, belaya sebep olur” demiştir.
-Muhabbet davasında bulunup da sevgilisinden başka bir şeyle meşgul olan bir kimse, hakikatte yüce Allah ile istihza etmektedir.
-İstikamet, O ne buyurmuşsa onu ifa etmektir.
-Tasavvuf, duyu organlarını zapt ve nefesleri kontrol etmekten ibarettir.
-Marifetten sorulunca, "Evveli Allah (celle celâluhû) olur, ahirinin nihayeti bulunmaz" diye cevap verdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.