SEMÂ’
Sema’ Arapçada, dinleme, işitme, anlamına gelir. Istılahta ise, musiki nağmelerini dinlemeye, dinlerken de vecde gelerek coşkuyla raks etmeye, dönmeye denir. Sema’ ın nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. Ancak bu dönme hareketi çok eski dönemlere ve kültürlere kadar gitmektedir. Tabii ki bu kültürlerin yaptığı görünüş itibari ile sema’ olsa da mana olarak sadece o anki durumun yansıması olarak verilen tepki idi. Mevlevilerin sema’ ayinine mukabele denir. İki sema arasındaki farkı aşağıda okuyabilirsiniz.
Mevlevîlerce sema’ nâfile bir ibadettir. Belirli bir ritim ile ve musiki eşliğinde yapılan, sağdan sola, kalbin etrafında çark atıp dönerek icrâ edilir. Ruhen yükselmek ve Allah’a gidilen yolda mesafe almak için yapıldığı takdirde caiz olarak görülür. Sema’ ın haram mı veya helal mi olduğu çok tartışılmıştır. Bu tartışma Hz. Mevlânâ zamanında da olmuştur. Böyle bir tartışmayı bizzat yaşayan Hz. Mevlânâ’dan şöyle bir söz rivayet edilir:
“Peygamber devrinde semâ yoktu, bu bid’at de nereden çıktı?” diyenlere sofiler: “Peygamber devrinde minare de yoktu. Semâ’ da minarenin çıktığı yerden çıktı. Şâyet bunlar bid’at iseler “bidat-i hasene” olmuşlardır; İslâmın ruhuna, iman ve aşk yolunda hizmet verme, faydalı olma anlayışına uygun düşmektedirler.” Diye cevap verirler.
HZ. MEVLÂNÂ SEMA’ ETMİŞ MİDİR?
Peki, kendisi sema’ etmiş midir? Evet, Hz. Mevlânâ sema’ etmiştir. Şems hazretlerinden sonra sema’ ettiği biliniyor. Ancak Şems hazretlerinden önce sema’ etti mi yoksa etmedi mi bu belirsiz. Eflâki Dede, “Mevlânâ’nın Şems’ten sonra sema’ a rağbet ettiğini” yazar. Sultan Veled hazretleri ise Hz. Mevlânâ’nın Şems’ten önce zâhit bir er olduğunu, Hz. Şems’in onu sema’ a davet ettiğini, böylece Hz. Mevlânâ’nın bulunduğu halden kat be kat daha ileriye gittiğini söyler. Hz. Mevlânâ’nın sema’ ı ile ilgili en meşhur hikâyesi Selahadddin-i Zerkub’un dükkânının önünden geçerken çekiç sesleri ile vecde gelerek sema’ etmesidir. Yaşadığı dönemde belli bir kurala uymadan, belirli bir mekâna bağlanmadan, cezbe hali olduğunda, sevinçli olduğunda ve bu gibi hallerde sema etmiştir. Hatta Mesnevî yazılırken de kimi zaman sema’ etmiş, bu sırada beyitler, gazeller söylemiş, Hüsameddin Çelebi Hz. de yazmıştır. Sema’ da iken bile, fetvâ isteyen olursa, sorusunu sorar Hz. Mevlânâ’da cevabını yazar veya yazdırırdı. Menâkıbnâmeler de bunun gibi çok hâdise nakledilmektedir. Sema’ bugünkü şeklini de hepimizin bildiği üzere Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled hazretleri ile almıştır.
SEMÂ’IN ÂDAP, ERKAN VE KISIMLARI
Şimdi size, Sema’ ın daha derin manasını, âdap ve erkânını, kısımları gibi çeşitli konuları da aktaracağım. Ancak bunları da hem Sema’ ın sırrına vâkıf hem de Mevlevîlerin yanında özel bir yere sahip olan İsmâil Rusûhi Ankaravî efendimizden aktaracağım.
Hz. Şeyh şöyle buyuruyor:
“Genelde semâ’ın yapıldığı güne ‘mukabele günü derler. Onun için gönül ehli olan bütün ihvân toplanır ve kinden, hileden, düşmanlıktan arınarak, birbirlerinin karşısına, aynaya bakar vaziyette otururlar. Böylece birbirlerinin yüzlerini tam bir cepheyle görürler… Fakat mukabelede esas olan, yüzyüze gelecek şekilde oturmaktır. ‘Mümin, müminin aynasıdır’ hakikatince, kalp kalbe karşı, kin ve nefretten arınmış olarak sanki aynaya bakıyormuş gibi kardeşin kardeşe bakması gerekir. Ki bu sayede birliğin sırlarına ve tevhidin müşahedesine nail olmak mümkün olsun. Mukabele lafzının asıl manâsı ve sırrı budur. Bu lafza başka türlü manâ verenler, bizim kastettiğimiz bu manâdan gafildirler.”
Bu kısa bölümde önce semâ’ ın yapıldığı günün adını ve sırrını öğrendik. Şimdi de semâ’ a başlamadan hemen önce duyduğumuz ney üflemenin anlamını ve sonrasındaki her bir hareketin sırlarına bakalım.
“Allah-u Teâlâ, neyzenlerin Hak aşkıyla gönüllerinden husûle gelen arş-ı a’lâlarından âdeta bir kutlu nefes gibi yarattığı esintilerle, cennetteki ağaçların zilleri mesâbesinde olan neye dokundurur ve ondan çıkan ilâhî nağmeler, âşıkları mest eder. Eğer halktan biri, o leziz nağmeleri âşıkların dinlediği gibi dinleseydi, onun güzelliğinin şiddetinden nefisleri ölür ve böylece derviş olurlardı. Bununla da kalmaz 'Ölmeden önce ölünüz’ sırrına mazhar olurlardı.
Âşıklar topluluğu, cennet bahçelerinden bir bahçe olan beden kabirlerinden, c ennet-i ‘âcilenin lezzetini idrak ediyorken, varlık ve yokluk arasındaki berzah âlemin de hayret makamında oldukları bir esnada aniden ‘Sûra üfürüldüğü gün, işte o gün çok zor olan bir gündür. Hele kâfirler için hiç de kolay değildir.’ (Müddesir, 8-10) âyet-i kerimesinin sadâsı kulaklarına değer değmez, irkilirler. Ve içerisinde bulundukları bu zevkin son bulmasıyla, sanki kıyamet günü ölülerin ellerini yere vurarak ayağa kalkması gibi kıyama dururlar. Ve o an kıyâmet-i suğrayı (küçük kıyameti) bütün görünürlüğüyle idrâk ederler. Ve lisân-ı halle derler ki; ey gaflet uykusunda olanlar, uyanın! Ki, sûr’a üfürüldüğü zaman bütün ölüler kabirlerinden aynen böyle kalkacaklardır. Size lâzım olan, bu sırrı idrâk etmeniz ve bu idrâkin şuuruyla kıyâmet-i kübrâ’ya (büyük kıyamet) hazırlık yapmanızdır. Bunun içinse, etrafındakilerin bir halka şeklinde yekvücûd olduğu bir azizin etrafını dolanmanız gerekir. Âhirette herkes tâbi olduğu kimselerle çağırılıp beraber haşrolacağına göre siz de Allah’ın kendisinden hoşnut ve razı olduğu bir azizin halkasına girin ki; âhirette onunla beraber haşrolasınız. Nitekim Allah-u Teâlâ, bir âyet-i kerimesinde ‘Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle çağıracağız.’ (İsrâ, 71) buyurmuşlardır.
Mukabele tamam olduktan sonra şeyhin tayin ettiği şekil üzere şeyh efendi, ortadan çıkıp makamına geldikten sonra dev r-i saniye (ikinci devre) dönüldüğünde, mebde’ ve mead’ın sırlarına, âlemin ve âdemin zuhuruna (yaradılışına) işaret ederler.”
Geldiğimiz bu noktada ise Şeyh Hazretleri mukabelenin sırrını, semâ’ın hemen başındaki ney üflemenin manasını ve elleri yere vurmak suretiyle ne anlatılmak istendiğini açıkladı. Bundan sonra mebde ve mead (semahanenin ortasına çizilen hayali bir çizgi ile temsile edilen dünyaya doğuş ve ahirete doğuş), birinci devir, ikinci devir, üçüncü devir ve bitişini okuyacağız.
“Meşâyihden bazıları, bu zikrettiğimiz edvârı (devirleri) ve esrarı tâliblere anlatabilmek için, bu âleme mahsus olan şeylere teşbih ederek anlatmaya çalışırlar. Ki bu sayede işin manevi yönünü, misallendirme yoluyla açıklayabilsinler. Meselâ; kimisi zât-ı ehâdiyyeti bir notaya teşbih eder. Ki o nokta süratle döndüğünde daire gibi gözükür. Lakin o daire vehmîdir. Yani görünüşte daire gibi gözükse de, hakikatte vücudu oktur ve asıl var olan bir noktadır, daire değil. Böylece zât-ı ilâhî, mevcudâtın üzerine bu şekilde kıyas edilir. Bazıları ise; bir nokta koyup o noktanın başlangıcından bitişine kadar bütün bir çizgiyle birleştirirler. Ve notanın sağ tarafını âlem-i zuhur, sol tarafını ise âlem- bütûn kabul ederek bu sırları bu şekilde teşbihen göstermeye çalışırlar. Meselâ kenardaki daire gibi.”
1. Devir
“Ama, dünyada ve âhirette yegâne destekçimiz olan nurumuz, güneşimiz, Hz. Pîrimiz, bu zikrettiğimiz esrarı kendi vaz’ettiği âyinlerde göstermiştir. Meselâ; bu âyin tertibine göre şeyh efendi, gelip kendi makamında durduğu zaman, nokta-i mebde’yi (başlangıç noktasını) temsil eder. Sol tarafı âlem-i bütûnun numunesidir. Fukara o taraftan zuhur etmiş mücerred ruhlar gibi hareketsiz ve sakin üslupla gelip mebde-i vücûd mesâbesinde olan şeyhe yaklaştıklarında ellerinin birisiyle işarette bulunarak, tazimde bulunup sağ tarafına geçerler. Ve herkes kendi kabiliyeti nisbetince o tarafta, merkez-i vücûd üzere daire olmak üzere lisân-ı halleriyle izin isterler. Hakk’ın makamında kaim olan şeyh efendiyse başının lisan-ı işâretiyle onlara, “Merkez-i vücûd üzere daire olunuz ve uygun bir şekil alınız.” Diyerek emir buyururlar. Onlar ise; “Emrini duyduk ve itaat ediyoruz. Sabit olan zâtın isteği üzere devrâna başladık. Bütün taifenin bu yol üzere amel ettiği gibi, merkez-i vücûdları, üzere, birer ayak birer ayak ve birer mertebe birer mertebe ilerleyerek yarım daire oluncaya kadar mesafeyi katedip, mecazen mertebe-i insâniye timsali olan şeyhe dahil olurlar. Tarîkimizin şartlarından biri de, gelmiş oldukları o yerde durmayarak ya bölük bölük veya tek tek deveran ederek deveranın başladığı yere ulaşana kadar iilerlemelerine devam etmeleridir. Mertebe mertebe ilerledikten sonra sol tarafı da katederek makam-ı noktaya gelirler. Bu defa Hakk’ın makamında kaim olan şeyh, bunlara Hakk’ın selâmını tebliğ ederek, ism-i Selâmın seyrini gösterir ve der ki; “Allah’ın selâmı muhabbet dairesinde olanların üzerinde olsun. Ey deveran edenler! Rabbim sizin semâ’ınızı ve niyetlerinizi fitneden sâlim eylesin. Ve mebde-i hakîkî’ye erdirmek suretiyle sizi selâmete çıkarsın.” Şayet sorulacak olursa; bu selâm-ı ilâhi ibâdullah’a (Allah’ın kullarına) ulaşma mekânında dururken dahî caizdir. Şeyhin ileri geçmesi demek, aynı zamanda onun geride de durabileceğine işarettir. Şeyhin makamından birkaç adım ileri gelmesi, makam-ı menâzileye işarettir. Meşâyihe göre menâzilenin manası; kulun kendi vücudundan, fena makamına inmesidir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın selâmıyla, rahmet ve ra’fetiyle, makam-ı abde (kulluk makamına) yaklaşmasıdır. Nitekim Hak Teâlâ bu manaya işaret edilirken “Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ yaklaşırım.” Buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfte ise; “Gece yarısı olduğunda veya üçte biri gittiğinde Allah-u Teâlâ semâ’dan yeryüzüne iner ve şöyle der; yok mu bana dua eden onun duasına icabet edeyim.” Buyurulur.
Kendi merkezinden huruç edip (çıkıp) Hakk’ın yanına yönelen ve merkez-i hakîkî’ye yakın olan âşık bir kimseye Cenâb-ı Allah, üç izzetten ve derece-i istiğnadan olmak üzere ona yakın olur.
Şeyhin kendi makamından ayrılıp, selâm vermek için geldiği yere, makam-ı menâzile derler.
İKİNCİ DEVİR
Bu devirde bir önceki devirden farklı olarak söz ve hasâret, vecd ve hâlete ait derûnî inkişaflar hâsıl olur. Ki bu inkişâfların çoğunu ayne’l-yakîn mertebesine eren görür. Bu devir de, bu haletle nihayete erdiğinde, tekrar Hakk’ın halifesi olan şeyh, manası malum olan Hakkı’ın selâmını bütün sırları ve havasa ait hususiyetleriyle edâ ederek der ki: “ Allah’ın selâmı üzerinize olsun ey sevgi ve muhabbet yolunda seyredenler! Rabbim bu devrin ve merkez-i hakikînin sırlarını görmeniz için gözlerinizdeki perdeleri kaldırsın.”
ÜÇÜNCÜ DEVİR
Bu devirde sâlikler, mertebelerinin ölçüsünce ve kabiliyetlerinin elverdiği nisbette istiğraka erişirler.
“Doğu da batı da Allah’ındır. Her nereye yönelirseniz Allah’ın rızası oradadır” (Bakara, 115) âyet-i kerimesini sırrına binâen ; çoğuna Hakka’l-yakîn, nicesine ayne’l-yakîn ve bazısına ise ilme’l-yakîn olarak yüzünü ( rızasını) gösterir.
BİTİŞ
Üçüncü devir de tamam olduktan sonra şeyh, selam vermek üzere , nümune-i makâm-ı menzileye gelir ve bunlara üçüncü selamı tebliğ eder: “ Ey âşıklar ve ârifler topluluğu! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Deverânınız bitmiştir. Rabbim sizi (murâd ettiğiniz) sırlara eriştirsin. Ve Rabbim sizi hakîkatü’l-yakîne ve müşâhede makamına eriştirerek selamete erdirsin…”
Yapılan bu üç devrin ve her devirden sonra verilen selâmın sırrı budur. “
SEMA’ IN KISIMLARI
Dinlemek anlamındaki, yani güzel ses, ney, ilâhi dinlemek anlamına gelen sema’ ın üç kısmı vardır. Bunlar: İlâhî semâ’, Ruhânî semâ’ ve Tabiî semâ’dır. Ayrıca hem dönmek (çark atmak) hem de mûsiki ile yapılan âyin-i şerifin de üç kısmı vardır. Bunlar: Müptedîlerin, avamın semâ’ı, Dervişlerin, müritlerin semâ’ı ve Erenlerin semâ’ı. Yazı uzadığı için bunları açmıyorum.
MESNEVÎ’DEN SEMÂ’ A DAİR…
Tekrar kısaca hatırlatmak gerekirse, semâ’ın en başından, hatta “Mukabele” kelimesinin kelime anlamından ve sırrından başlayarak mümkün mertebe tüm detaylarını yazdım. Şimdi ise Mesnevî-i Şerifte Hz. Mevlânâ’nın semâ’ ile ilgili sözlerini paylaşarak bu konuyu bitirmek istiyorum. Önce ilâhi sözleri işitmek anlamındaki semâ’ dan beyitler paylaşacağım sonra bu işitilen sözlerle cûş-u hurûşa gelerek çark atıp musiki eşliğinde yapılan semâ’ hakkındaki beyitlerden paylaşacağım. Hz Pir şöyle buyuruyor:
“Halkın tamburla çaldıkları ve boğazla terennüm ettikleri, çarhın devranı sesidir.”
“Mü’minler de derler ki cennetin âsârı, her kötü sesi latif bir hâle getirmiştir.”
“Bizim hepimiz Âdem’in eczâsıyız. Ceddimiz cennette, biz de onun sulbünde iken o sesleri duymuştuk. Su ve çamur yani bu unsur-ı turâbî, bize şek verdiyse de o seslerden yine bir miktarı hatırımıza geliyor.”
“Zurnanın inlemesi ve davulun güm güm etmesi, bir parça sûr-ı İsrâfil’e benzer. O hâlde semâ’ âşıkların mânevî gıdasıdır ki onda içtima’ hayali vardır.”
”Ey cesur sâlik, çarhı ayağının altına al da feleğin üstünden semâ’ sesi işit.”
“Hicâblardan çok suret ve çok seda vardır, lâkin kulak ve gözde Allah’ın mührü bulunmaktadır.”
“Cenâb-ı Hak, kemâl, cemâl, cilveden dilediğini göze iliştirir ve gösterir.”
“Yine Cenâb-ı Hak semâ’, beşaret ve cûş u hurûştan dilediğini kulağa işittirir. Herkes doğru işitmeye muktedir değildir, nitekim incir her küçük kuşun lokması olamaz.”
“Hususiyle ölmüş ve çürümüş bir kuş, gözsüz ve hayalperver bir kör.”
“Aşk mutribi terennüm ve semâ’ esnasında şunu çalar: Bendelik bağdır, efendilik baş ağrısıdır.”
“His kulağı o nağmeleri duymaz, çünkü zulümlerden o his kulağı necis olur.”
“Âşıklar coşkun bir sele düşmüşler ve aşkın hükmüne kalben rıza göstermişlerdir. Değirmen taşı gibi gece gündüz bîkarar olarak inleyip dönmektedirler. Değirmen taşının dönmesi, ırmağı arayanlar için şâhittir; ki kimse ‘o ırmak rakiddir’ (harektsiz, durgun) demesin. Eğer gizli bulunan ırmağı görmüyorsan, hariçteki dolabın dönüşünü gör.”
“Mademki o ırmağın çevirmesinden feleğin kararı yoktur, ey gönül sen de yıldızlar gibi ârâm ve sükûn arama. Eğer kaderin döndürmesini görmüyorsan, anasırdaki dönüşü ve cûş-u hurûşu gör. Çünkü köpüklerin ve çer çöp makulesi şeylerin dönmesi, o şerefli denizin galeyanındandır.”
“Güneşle ay iki değirmen öküzü gibi dolaşırlar, vazifelerini muhafaza ederler. Feleğin ayı böyle dönmekte olduğu için bazen karanlık, bazen aydınlık olur.”
“Ey gönül, sen bu yüzbinlerce mahlûkatın bir cüz’ü iken Hakk’ın hükmü karşısında nasıl bîkarar olmazsın? Kendini yani nefsin arzusunu kıracağın ve şehvet yarasından pamuğu kaldıracağın bir yerde raks et. Raks ve devrânı meydanlarda yaparlar. Merdân-ı ilâhî ise kendi kanları içinde çırpınırlar.”
“Onların cisimleri rakstadır, canlarını ise sorma. Hele rûh-i mahz olanlardan hiç sual etme.”
“Suya ve çamura yani anasıra bağlanmış olan ruhlar, o su ve çamurdan mesrûrü’l-kalb olarak kurtulunca, Hakk’ın aşkı hevâsında raks ederler ve bedrin kuyusu gibi eksiksiz olurlar.”
“Benliklerinden kurtulunca el çırparlar, kendi noksanlarından halâs bulunca raks etmeye başlarlar.”
“Onların mutripleri içlerinden def çalarlar, denizler onların cûşuhurûşundan köpük saçarlar. Ölümün elinden kurtuldukları için yeşil ve müteharrik dallar ve yapraklar gibi havada el çırpmaya başlarlar.”
“Dallar gören bir göze karşı tevbe edenler gibi neşesinden raks etmekte , yapraklar mutripler gibi el çırpmaktadır.”
“Rüzgâr tesiriyle türlü türlü rakseden söğüt dalı gibi sağa sola oynamaktadır. Güneeş felekte el çırpmakta, zerreler ise âşıklar gibi oynamaktadır.”
Semâ’ ile ilgili başka beyitler de mevcut. Daha fazlasını arayan arkadaşlar Mesnevî-i şerifle birlikte başta Dîvân-ı Kebîre de müracaat edebilirler. Ben bu kadarının kâfi olduğunu düşünüyorum.
ŞEB-İ ARUS
Hz. Mevlânâ’ya biraz ilgi duyan veya vuslat yıldönümlerini takip etmiş olanların muhakkak kulaklarına çalınmıştır bu söz. Zaten ilgili olanların da malumudur. Aslı, “Şeb-i Urs” olan söz daha sonra halk arasında “Şeb-i Arûs”a dönüşmüştür. Şeb, Farsça gece, Urs Arapça düğün ve ziyâfet, Arûs da gelin demektir. Her ne kadar değişim geçirmiş olsa da yine de birbirine bağlı, yakın anlamları vardır. Şeb-i Urs düğün ziyafeti gecesi anlamına gelir. Hz. Pîr’in türbesindeki havuzun ismine de Şeb-i Urs denir. Bu söz daha sonra gelin-gerdek gecesi anlamına gelen Şeb-i Arûs şeklini almıştır. Aralık ayının her 17. Günü (H. 672), Hz. Mevlânâ’nın âhirete doğumu olarak kabul edilir ve gecesinde Şeb-i Ârûs gecesi adı altında Hz. Mevlânâ’yı anma gecesi düzenlenir.
ŞEB-İ ARÛS GÜLBANGİ
Abdülbâki Gölpınarlı’nın Mevlevî Âdâb ve Erkânı*1 adlı kitabında bu gülbang şöyle geçer:
“Vakt-i şerif hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola, Leyle-i Arûs-i rabbanî, vuslat-ı halvet sarây-i sübhânî, hakk-ı akdes-i Hudâvendgârîde, ân-be ân vesîle-i i’tilâ-yı makam ve füyûzât-ı rûhâniyyet-i aliyyeleri cümle peyverânı hakkında şâmil ü âmmola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmâm-ı Alî hû diyelim, Hû.”
Diyerek gülbank tamamlanırmış.
Kaynakça:
*İsmail Rusûhî Ankaravî, Minhâcu’l-Fukara
*1 Abdülbâki Gölpınarlı’nın Mevlevî Âdâb ve Erkânı s. 113
İsmail Rusûhî Ankaravî, Nisâbü’l-Mevlevî
H. Hüsyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.